12 Eylül darbecilerine yargı yolunun açılmasıyla ilgili farklı kesimlerin beyanatlarını okuyorum/izliyorum.
Darbecilerin yargılanması ile ilgili olarak, "göstermeliktir, semboliktir ama hiç yoktan iyidir" mealindeki beyanatlarla yapılan değerlendirmeler, geçmişte söylenmiş sözleri yutmama adına, bugün ‘dalaşmadan çeperi dolaşmayı’ ifade etmenin bir yolu haline geldi. Bu yaklaşımın kimseye faydası yoktur. Bu tutum, sadece mücadele etmeme halini yaygınlaştırır. “Bu davadan bir şey çıkmaz” demek baştan pes etmek demektir. “Olur da bir şey çıkarsa zaten iyi bir gelişmedir” demek ise, kafa karışıklığının tam da şaşkınlığa dönüşmesi halidir.
Adaleti AKP’den beklemeyin
Darbecilerin yargılanması göstermelik, sembolik bir yargılama olsa dahi, gerçek bir yargılamaya dönüşmesi için çaba harcamaya gerek duyulmaması, oluruna bırakılması, devrimci bir tutum olamaz. Gercek demokrasinin olmadığı ülkelerde yargının adil davranmayacağını biliyoruz. Yargının, geçmişte siyasi kararlar verdiğini, bu tutumunu bugün ve yarın devam ettireceğini de biliyoruz.
AKP nin darbeler silsilesinin ürettiği bir siyasi parti olduğunu da biliyoruz. Bu nedenle, kimse AKP’den ve onun yürütücüsü olduğu bu sistemden bir beklenti içinde olmamalıdır. Böyle bir beklenti olmanın tersine, her zemini ve her durumu sürekli bir hesaplaşma sürecine dönüştürmek gerekmektedir. Ancak mevcut durumdan ve mevcut sistemden bir beklenti içinde olanlar “buradan bir şey çıkmaz” diyebilirler. Mesela Yaşar Okuyan gibi olanlar böyle söyleyebilirler. Zaten onlar, 12 Eylül darbecilerine duydukları “kırgınlıkları” daha önce de değişik gerekçelerle dile getirmiş ve mevcut sistemin üreteceği “adaletin” kendileri bakımından kabul edilebilir bir sonuç olduğunu ifade etmişlerdir. Fakat devrimciler, demokratlar, sosyalistler, asla böyle düşünmez, mücadeleyi boyutlandırmak için her türlü olanağı sonuna kadar değerlendirirler. Ve eğer yürütülecek olan bir hesaplaşma durumu ise, hesaplaşmayı bir tek güne, bir tek davaya, tek bir davadan çıkacak tekil bir sonucun durumuna indirgeyemezler. Devrimciler, demokratlar ve sosyalistler, hesaplaşmayı sürekli kılacak sürecin bir parçası olabilmeyi başarabilirlerse, tarihin onlara yüklemiş olduğu sorumlulukları yerine getirmiş olacaklardır.
Yargının sahibi kim?
Bir süredir her fırsatta ifade edilen durumlardan biri de, son referandumla birlikte HSYK, Danıştay, Yargıtay ve Anayasa mahkemesinin “ele geçirildiği” söylemidir.
Bu söylemin, yani “ele geçirme” durumunun doğru olduğunu varsayarak soruyu şu şekilde sorduğumuzda alınacak cevap ilginç olacaktır: HSYK, Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi, daha önce kimin elindeydi de, onların elinden alındı ve bu da kötü bir sonuca yol açmış oldu? Bu kurumlar kimindi de onlardan “ele geçirilmiş” oldu? Yoksa bizim bilmediğimiz bir şekilde, HSYK, Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, daha önce devrimcilerin, demokratların, sosyalistlerin denetiminde olan bir tür ‘kurtarılmış kurumlar’dı da sonradan ele geçirilmiş mi oldular?
Bu kurumların “ele geçirilmiş” olmasından, olsa olsa bu kurumun eski sahipleri rahatsız olacaklardır. Bu durumdan duyulan rahatsızlığı, kendi muhalefet çizgisine temel eken olarak alanlar, büyük bir olasılıkla zihinsel arka planlarında bu kurumların eski sahibi olmak gibi bir rüyayı görüyor olmalıdırlar ki bunun tadını kaçıran her durumu, kâbus görmüş gibi karşılamaktadırlar. Biz, bu tür düşüncelerin sahipleri olarak hep CHP ile MHP eksenindeki siyasal yapıları tarif ediyorken, ne yazık ki bu koalisyonun ayak seslerini çok daha yakınlardan duyar olmaya başladık
Yargı sisteminin “ele geçirilmiş” olmasından rahatsızlık duymanın anlamsızlığı, mevcut durumu onaylama ve onun taraftarlığını yapmak şeklinde değerlendirilmemelidir. Geçmişte devletin yapılanmasını ‘oligarşi’ olarak tanımlayan devrimciler, ‘sömürge tipi faşizm’ tespiti yapan bizler, bu sistem içindeki yargının, sistemi yürüten mekanizmanın bir parçası olduğunu zaten biliyoruz. Fakat resmin bir tarafını kapatarak manzaranın tamamını doğru bir şekilde tarif etmek olanaksızdır. Bu nedenle, AKP ye karşı çıkmak adı altında, yargı sisteminin eski çarpık haline sahip çıkmak bizim yapacağımız bir şey değildir. Diğer yandan, mevcut sistematik durum içindeki yargının siyasal kimliğine atıfta bulunarak, cunta dönemi ile hesaplaşmaya dönüştürülmesi gereken bir süreci baltalamanın aktörlerinden biri de olmayacağız.
Yargıyı ‘koruyup kollama’ görevi
12 Eylül sürecinde binlerce insanın işkenceye uğramasına, on binlerce insanın gözaltına alınmasına, yaşı tutmayan gençlerin yaşları büyütülerek asılmasına sesini çıkarmayan yüksek yüksek tepelerdeki hâkim ve savcıları mı koruyacağız?
Yoksa devrimcilerin yıkmaya çalıştıkları sistemin anayasasını koruyan Anayasa Mahkemesini mi?
Ya da 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra mahkemelerde tamamını veya bir kısmını tahkir, tezyif ve ilgaya cebren teşebbüs etmekten yargılandığımız Anayasayı mı?
Bunları koruyup kollamak devrimcilere mi kaldı?
Yoksa 12 Eylül faşist darbesinde yüksek yüksek tepelerdeki hâkim ve savcılar, darbe hukukuna karşı çıkıp cübbelerini çıkardılar da biz mi bilmiyoruz?
Toplu mezarlara insanlar gömülürken, faili meçhuller, “bin operasyon”lar yapılırken, HSYK çok doğru bir yerde duruyordu da o yüzden mi değişmesini istemediniz?
Dev-Yol davasının zaman aşımına uğratılmasında HSYK'nın hiç mi suçu yok?
19 Aralık katliamı olurken, Gazi Mahallesi olaylarının davası Trabzon'a götürülürken HSYK ses mi çıkarmıştı?
"Mağdur değil muhatabız", "Göstermeliktir ama iyidir" gibi hiç bir şey söylemeden bir şey söylemiş gibi yapmaya daha ne kadar devam edeceksiniz?
12 Eylül darbecilerinin yargılanmasından bir şey çıkmayacaksa bu davayla uğraşmayalım mı yani?
“Kenan EVREN ve Ogün SAMAST aynıdır, ikisi de figürandır” derken ne demek istiyorsunuz?
Darbe yapan generallerle, Ergenekon'un kullandığı tetikçiyi bir mi tutuyorsunuz?
Kenan Evren'in yargılanması, basit bir figüranın sembolik bir yargılanmasından ibaret bir durum mudur? Bu kadar mı hafif, bu kadar mı kolay her şey? Oldu olacak “yaşına saygı” göstererek bırakalım bir kenarda unutulup gitsin. Devrimciler, demokratlar, sosyalistler ve bütün mağdurlardan bunu hangi yüzle isteyeceksiniz?
İyi ki…
İyi ki Hrant'ın arkadaşları sizin gibi düşünmüyor. Yoksa taşınan pankartlar da "Bu Dava Böyle Bitmez!" değil "Zaten Sembolikti!" yazıyor olurdu.
İyi ki Cumartesi Anneleri sizin gibi düşünmüyor. İyi ki, “Bu zaten sembolik bir eylem, devletin bizim yakınlarımızı bulacağı yok” demiyorlar.
İyi ki Kürt halkı dağlarda canlı kalkan olarak yürüyorken, “Nasıl olsa savaşı durduramayız” demiyorlar.
İyi ki Kürt siyasetçiler ve biz sizin gibi düşünmüyoruz. KCK davasında binlerce seçilmiş insan içerideyken, tutuklamalar ve hukuksuzluk sürerken nasıl olsa mahkemeler siyasi karar verecek diye mücadeleyi örgütlemekten vaz mı geçelim?
Hiç olmazsa en az, cuntadan sonra bir dönem Erzurum-Ağrı-Kars ve Artvin Sıkıyönetim 2 Nolu Askeri Cezaevi müdürü olarak görev yaptıktan sonra yaptığı işi bırakıp giden, ardından cuntanın hışmına uğrayan ve şimdi 12 Eylül cuntası ile ilgili davaya müdahil olmak isteyen ve bir yandan da “yargılanmak, hesap vermek istiyorum” diyen Bektaş Tufan GÜNEŞ kadar duyarlı olun.
Kimse ‘bir numara’ değildir
Sevgili dostlar, geçmişte Devrimci Yol mücadelesi içerisinde mücadele eden birisi olarak, bu gün binlerce arkadaşımızın farklı yerlerde farklı düşünceler sahip olmasını anlayabiliyorum. İhanet içinde olanlar hariç herkese saygım var. Bugün gelinen noktada kimse bu büyük mücadeleyi sürdürenler adına bu kadar hoyratça konuşamaz, kimse bu saygısızlığı yapamaz. Hiç kimsenin 4 Nisan'da Ankara’daki davanın müdahili olmak isteyenlerin önünü kesici tutum alamaya hakkı yoktur.
Kimse ‘bir numara’ değildir.
Bu davanın "göstermelik, sembolik" olmasına izin vermemenin tek yolunun binlerce insanla Ankara'yı doldurmak olduğunu inanıyorum.
4 Nisan'da, 12 Eylül faşist generallerinin yargılanacağı gün, bütün darbe mağdurlarını Ankara'da darbecilerden hesap sormaya çağırıyorum.
Mücadele edenlerin her zaman kazanamadığını ama kazananların daima mücadele edenlerden çıktığı unutmayalım.
4 Nisan'da Ankara'ya!