Hani bazen nasıl oluyor da böyle oluyor, diyoruz ya…
Oluyor işte.
Herkes bir ötekine, karşıtına filan da benziyor.
O yüzden, özünde hakikaten kökler aynı!
***
“Beyazlar”, en azından Refah Partisi’nin yerel seçimlerde başlattığı yükselişten itibaren “onlara” oy veren “zenciler”i küçümsedi
Pardon, hafif kaldı: Aşağıladı, demeliydim.
Küçümsemenin dersi, 28 Şubat fasılasından sonra, 2002’den beri her sandıkta alınıyor.
Aşağılama edebiyatı ise, göbeğini kaşıyan adam, beton kafa, onun oyu neden benimkiyle bir gibi büyük eserler verdi.
Ne hikmetse, “çok okunan” bu eserler, herkesin yazlıktan gelip “aşağılık oy verenler”i süpüreceği gibi gazlara rağmen, hikaye çıktı.
***
O zamanın mağdurları vardı.
Alttakiydi, ötekiydi; aşağılanıyordu; siyasi tercihi, kimliği hor görülüyordu.
Giyim kuşamından kafasının içine kadar örümcek aranıyordu.
Gel zaman git zaman…
İnsanoğlunun en kadim hikayesidir ya…
Tek harflik bir değişiklik altüst eder vicdanı ve ne hikmetse, esasta neysen, biraz da o çıkar, turnusol misali!
Mağdur aldı d’yi; altta ve aşağıda gördüğü başkalarının kafasına fırlattı; kendisi de, “beyazlar”dan kaptığı “kibir”in r’sini yerleştirip d’nin yerine; mağrur oldu.
Oysa, padişaha mı denirdi ne; çok mağrur olma, aşırı gururlanma, senden büyük Allah var, diye.
***
Şimdi, dünün oyları ve kimliği aşağılananı; başkasının oyunu aşağılıyor.
Onları değersiz saymakla kalmıyor; bir de katil yardakçısı sayıyor.
Öyle ise, neden “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” diyorsunuz ki?
Neden kapıları, açılımları açmaya çalışmıştınız ki?
Neden MİT filan öyle görüştü ki?
Kimlikler, inançlar var; sizinkiler gibi.
Beğenirsiniz, beğenmezsiniz.
Başınıza geldiği gibi.
Ama aşağılayamazsınız.
Oylarını hor göremezsiniz.
Verdiği oyla gösterdiği tepkiyi yahut edindiği umudu yok sayamazsınız.
Nasıl sizi de mürteci, Hizbullahçı, El Kaideci filan aynı kaba koymaya uğraşmıştı başkaları…
Siz de, öyle ya da şöyle oy verdi diye herkesi “terörist” sayamazsınız!
***
30 yıldır kanayan bir yara var. 30 yıl önce açılmadı elbet.
Sadece çok kanlı bir mecraya aktı. Özellikle darbenin Diyarbakır işkencehanesinden de ivmeyle.
Yoksa tarihte, bu birlik ve kardeşlikte hep sorun da vardı; hakikaten birliktelik de.
Ama, devlet olsam, hükümet, MGK filan olsam; sadece “teröre terör demek”le kalmaz; “9 yıldır iktidarız. Son yıllar tam muktediriz. Ortadoğu’ya barış, demokrasi tavsiyesi koşturuyoruz. Peki burada ne hata yaptık; neyi eksik, neyi gedik bıraktık” diye özeleştiri yapardım.
Ve sırf oy verdiler diye; kendileri de kanayıp duran, binlerce çocuğunu kaybetmiş insanları toptan yerin dibine batırmazdım. O zaman zaten böl gitsin!
Çünkü, bilirsiniz…
Size de yapmışlardı!
Sizi de ayırmış…
Sizi de aşağılamışlardı!
Sansür…
Haklı gibi görünen bir eleştiri mevcut:
Güneydoğu’da halk, korkudan, sinmişlikten; bir bebek ölüsünde bile örgütü kınayamıyor, diye.
Elbet doğru. Korkudan yıllarca kendi dilini, kendi kalbini konuşamadığı, kendini göçlere, evladını dağlara, çok sayıda çocuğunu kör kurşunlara, mayınlara, yaylımlara kaptırdığı gibi.
Olabilir de, olmayabilir de.
Ama, rahat evler, ofisler ve araçlarda mukim gazetecilerin de; başka korkular, endişeler, tahakkümler ve otorite gölgelerinden ötürü her şeyi yazıp konuşmadığı ve sadece bugün değil, geçmişte de böyle, hatta daniskasını davrandığı ülkede…
Bırakın da, güçsüz, sıkışmış, güvencesiz insanların da bir korkusu olsun.
Delik deşik yatan evlatları başında bile!
Belki tam o anda, orada!
Emekçi…
PKK çok sayıda öğretmen (teknisyen de) kaçırdı.
Öğretmen işsizlik, kölelik baskısı arasında, ölüm tehdidini yok sayarak her köşeye koşmuş silahsız bir emekçi.
On binlerce öğretmenin işsizliğe mahkumiyete isyan ettiği, birleşerek mücadeleye çabaladığı yerde; gönül isterdi ki, özellikle “sosyalist kimlikleri”yle BDP’den “bağımsız” seçilmiş milletvekilleri, emekçiler adına ciddi dert edinsin!
Çocuklar vurulurken, çocuklarla haşır neşir yoksul emekçileri!