İdris Baluken: Siyasetle söyleyeceğimiz sözün üzerine duvarlar, kapılar, kilitler yığıldı

“Güneş, toprak ve gökyüzünün sınırsız, engelsiz buluştuğu bir günü, sevdiklerimle birlikte geçirmeyi özledim”

İdris Baluken: Siyasetle söyleyeceğimiz sözün üzerine duvarlar, kapılar, kilitler yığıldı

HDP'nin eski Grup Başkan Vekili İdris Baluken'le ilk romanı Üç Kırık Dal’ı anlattı.

Baluken, " Geçmişi, günceli, tasavvur edilen geleceği kayıt altına alır. Edebiyat bireyin ve yaşamın ruhuyla, özüyle ilgilidir denebilir. Bu açıdan bakıldığında, yaşamı siyaset üzerinden değiştirme iddiası taşıyanların, yaşamın özünü yakalamaya çalışan edebiyatı ıskalaması beklenemez. Sanırım benim çabam da biraz bu anlayışla açıklanabilir. Kaldı ki, siyasetle söyleyeceğimiz sözün üzerine duvarlar, kapılar, kilitler yığıldı. Koca bir dünyanın sınırları, bizler için daraltılmaya çalışıldı. Bu durumda, yeni arayışlar, yaşama dair derdi olanlar için bir nevi kaçınılmaz oluyor. " dedi.

Baluken, Duvar’dan Soner Sert’in sorularını yanıtladı.

Geçtiğimiz günlerde Dipnot Yayınları’ndan “Üç Kırık Dal” isimli ilk romanınız çıktı. Hikâyenin ana karakterlerinden biri olan Deniz, her ne kadar Diyarbakır’da tıp okusa da yaşamının bir kısmını Ankara’da geçiren bir doktor aynı zamanda… Ankara’da yaşam ve tıp, sizin de hayatınızın odak noktalarından… Romanda, kendinize dair ne kadar öğe var? Kişisel bir hikâye anlattığınızı söyleyebilir miyiz?

Deniz’le yolumuz birçok noktada kesişmiş olsa bile “Üç Kırık Dal” kişisel bir hikâye ya da otobiyografik bir çalışma değil. Romanın diğer karakterleriyle de kesiştiğim noktalar, rastladığım duygu ortaklıkları var. Bu, özgün bir çabadan çok, hikâyenin yarattığı bir gerçeklik. Ben, birçok okurun da, kitabı okurken farklı karakterler üzerinden kendilerine ait pek çok yaşanmışlık ve duyguyla karşılaşabilecekleri fikrindeyim.

Romandaki karakterler, yaşama dair birçok duygunun kapısını aralama gayretindeler. Kapıyı açan okur, kendi dünyasına ait kesitlerle karşılaşırsa, o zaman yaşama dair bir hikâyenin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bireysel ve toplumsal bazda, spontane yaşanmışlıklar o kadar benziyor ki, bunun edebi bir çalışmaya yansımaması düşünülemezdi.

‘HEDEF VARLIĞI HİÇLEŞTİRMEK, BENLİĞİ VE İRADEYİ ÖLDÜRMEKTİ’

Diyarbakır’da üniversite okuyan üç arkadaş üzerinden, hüzün, umut, öfke ve aşk gibi birtakım duyguları aktarırken, anlattığınız hikâyenin alt metnine savaş, hukuk, siyaset ve medya gibi kavram ve olguları yerleştiriyorsunuz. Bu kokuşmuş düzeni, bir hikâye üzerinden yapısal olarak bu şekilde anlatmaya nasıl karar verdiniz?

Hakkımda hukuksuz olarak verilen mahkeme kararından hemen sonra kitabı yazmaya karar verdim. Çünkü hukuksuz karar, içinde bulunduğumuz hücrenin karanlığını bir mezar karanlığına çevirmeyi amaçlıyordu. Varlığı hiçleştirmek, benliği ve iradeyi öldürmekti, temel hedef. Oysa bizim gibi irade ve erdeme sahip gelenekten gelen insanlar, en ölümcül karanlığa karşı bile direnme hususunda tereddüt etmezler. Benim yaşadığım duygu da birkaç metrekarelik bir hücrenin ölümün çürümüş kokusuyla değil, yaşamın doğum duyusuyla dolu olduğunu gösterme isteğiydi. Ruhumun aydınlığa duyduğu inançtı, duyumsadıklarım. Cervantes “Kalem ruhun aynasıdır” der. Ben de kalemin bir ayna işlevi ve parlaklığıyla, harekete geçme zamanı gelmiş, diye düşündüm.

Kitapta, bir barış mitinginin bombalarla kana bulanmasını yoğun ve etkileyici bir anlatımla aktarıyorsunuz. Tanıklığınızın ve gözlem gücünüzün detaylı bir panoramasını sunduğunuz bu bölüm, kişisel bir geçmişe dayanıyor mu? 5 Haziran 2015 Diyarbakır ve 10 Ekim 2015 Ankara mitingleri sırasında patlama alanına yakın mıydınız?

5 Haziran 2015’te Diyarbakır’daki Büyük İnsanlık Mitingi’ndeki patlamalar, deyim yerindeyse burnumun dibinde gerçekleşti. Platformda konuşma yaptığım esnada, ilk patlama yaklaşık 500 metre, ikinci patlama ise 150-200 metre ötemde peş peşe yaşandı. Kitaplara sığmaz bir vahşetti yaşanan. Acısı, karmaşası, kaosuyla, yaşamın en iğrenç yüzüyle karşılaştı herkes, o gün Diyarbakır’da. Benim “Üç Kırık Dal”a aktardığım duygu ve yaşanmışlık boyutu, bu korkunç tablo hakkında fikir veren, mikroskobik bir kesit olabilirdi ancak! Tamamını yazmaya can dayanmaz. Ancak kitabı okuyan okur resmin tamamını zihninde, duygusunda ve ruhunda hissederek tamamlar düşüncesindeyim.

Alican karakteri üzerinden aktardığınız, “Kanun demek hukuk demek değil, hukuk demek adalet demek değil” sözleri, dava sürecinizi de özetleyen, günümüz hukuk ve adalet anlayışına dair bir tarif niyeti taşıyor mu?

Temel derdi ve gündemi adalet olan bir ülkede, kimi kapsamaz ki o sözler. Kanunun ve hukukun, adaletsizlik üzerinden mağdur etmediği kimler kaldı ki bu ülkede. Öğrencisinden akademisyenine, gazetecisinden siyasetçisine, beş aylık bebeğinden barış diye haykıran öğretmen anneye kadar, hepimizin yaşadıklarının özetidir, o sözler.

‘KAPİTALİZMİN RUHUNU İRDELEMEMİZ GEREKİYOR’

Dikkate değer bir başka bölümse, suç kavramının diyalog aracılığı ile sosyolojik bir tahlilini yaptığınız, “Paraya, güce, iktidara tapan bir toplum, bunlara gidecek her yolu da mubah sayıyor, meşrulaştırıyor” sözleri… Bu tarif üzerinden, kapitalizmin toplumun ahlaki değer yargılarını ve bu yargılar üzerinden hukuki yargıları etkilediğini söylemek mümkün mü? Suç, kapitalizmde diyebilir miyiz?

Bu konuda kapitalizmin mekaniğinden çok, kapitalizmin ruhunu irdelememiz gerekir. Neticede kapitalizm, o ruhu birkaç asır önce tanımlı bir sistem halinde, ete kemiğe kavuşturdu. Oysaki ezen-ezilen, yöneten-yönetilen diyalektiğinin ve bununla doğrudan ilişkili olarak mülkiyet hırsının tarihi çok daha eskilere dayanır. Komünal toplumdan, devletli uygarlık sistemine geçiş ya da devlet aygıtının tarih sahnesinde yer almasıyla tanımlarsak, daha doğru olur inancındayım. Bu da Milattan önce 4-5 bin yıllık tarihsel dönemlere kadar bizi götürür. Devletin sahibi olan ruhban, bürokrasi ve militarist sınıf ile sömürülmesi amaçlanan toplumun ya da bireyin karşı karşıya gelmesiyle başlar, tahakküm saplantısı ve ahlaki yozlaşma. Tahakküm toplumu teslim aldıkça, toplum o ahlaki aşınmasının parçası haline gelir. Kraldan çok kralcı kesilir bir anlamda. Her gün, muktedirlere kurban arayan ya da sunan toplum, aslında hem yoksuldur hem sömürülüyordur hem de eşitsizliğin pençeleri altında kıvranıyordur. Bu durum, bir nevi kapitalizmin proto nüveleri olarak tanımlanabilir. Yani, ahlaki yozlaşmanın tarihini, kapitalizmi embriyo halinden alıp bugünkü global kuşatmasına kadar getirmek daha doğru olur.

‘ÇÖZÜMÜ SİLAHTA ARAYAN DEVLETLER MASADA SORUNLARI ÇÖZER’

“Bu gidişle mezarlıkların büyüklüğü mahallelerin büyüklüğünü aşacak” sözleriyle savaşın periyodikleştiği bir dönemin tarifini yapıyorsunuz. İmralı Heyeti’nde de bulunan bir barış görüşmecisi olarak, o zamanlarda sürecin bugünlere geleceğini düşünür müydünüz hiç? Sizce, yeni bir barış görüşmesi olasılığı var mı?

Mahalle veya mezarlıkların büyümesi, devrede masa mı, silah mı olduğu sorunsalıyla doğrudan ilişkilidir. Masa yaşama ait mahalleleri, silah ise ölüme ait mezarlıkları büyütür. Bu gerçek, benzer örneklerin yaşandığı her yerde aynıdır. Bundan dolayıdır ki 50 yıl, 100 yıl boyunca çözümü silahta arayan devletler sonunda masada sorunlarını çözmüşlerdir. Tek seferde masaya oturup sorununu çözen hiçbir devlet yoktur. Masalar defalarca devrilmiş daha yakıcı bedelleri bütün toplum ödemiş, sonra yeniden masaya geri dönülmüştür. Bunu evrensel bir siyasi realite olarak ifade ediyorum. İngiltere-IRA, Kolombiya-FARC, İspanya-ETA, Filipinler-MORO vb yüzlerce örneğin hiçbirinde ne ilk defa masaya oturunca sorun çözülmüştür, ne de masanın yerini silah aldığında. Hal böyleyken, bizde de ilk defa yaşanan bir deneyimden, ne mucize beklemek gerçekçiydi ne de masayı mahkûm edip silahı kutsamak gerçekçidir. Hüner ve maharet, devrilen masanın altına insan cesetlerini yığmak değil, masanın etrafına insan aklını yeniden oturtabilmektir. Meydanın ve medyanın, savaş şakşaçılarının eline düştüğüne bakarak umudu yitirmemek gerekir. Bunun yerine, umudun gereği olarak tüm barış severlerin, cesur bir sorumluluk üstlenmesi gerekir. Ne zaman ki, ekranda stratejist ya da uzman kılığında belli simalar görüldüğünde binlerce ölümün yaşanacağı gerçeğini topluma gösterebilirsek, o zaman yeniden yol almaya başlarız. Bunun için kan damlayan sayıları ve ruhsuz istatistikleri bile halka doğru anlatmak yeter. Örneğin Çözüm Sürecinde kaç can kaybı yaşandı, Çözüm Süreci öncesi ve sonrası kaç bin insanımız yaşamını yitirdi, gerçeğini ısrarla ve cesaretle anlatmak, zor olmasa gerek. İşin toplumsal barış, iç ve dış politika, ekonomik veriler vs kısmına girmiyorum bile! Ayrıca çözüm sürecinden sonra yaşanan can kayıplarını, sürece bağlamak da hem büyük bir arsızlık hem de vicdandan yoksun bir ahlaksızlıktır. Binlerce insanımız, son üç yıl içerisinde, çözüm sürecinden dolayı değil, o süreç bittiği için yaşamını yitirmiştir. Hala ölümler çözüme ve barışa dair bir gündem oluşmadığı için devam etmektedir. Çözüm sürecinin bitirilmesine gerekçe gösterilen Ceylanpınar davasının sonucunun bile, birkaç vicdanlı yazar dışında gündemleştirilmemesi, bence halklarımıza yapılan en büyük haksızlık ve kötülüktür.

Bu konuda, sayfalar dolusu görüş açıklayabilirim, onu yapmayacağım. Ne var ki, iki yıldır söz hakkı gasp edilmiş birisi olarak, HDP Heyeti hakkında yapılan yorum ve değerlendirmelere dair birkaç hususu belirtmezsem, görüşlerim eksik yansır. HDP Heyetinin süreçteki rolünü ‘postacılık’ olarak tarif eden basitlikleri ve basiretsizlikleri ibretle takip ediyorum. Bu sığlıklara saplananlara, bilgi yoksunu zavallılara heyetin üç temel işlevini hatırlatmam gerekir. Aslında onları değil, yönlendirmeye çalıştıkları halkımızı muhatap aldığım için bunları ifade ettiğimi de belirteyim. Birinci görevimiz, Ankara, Kandil, İmralı hattında arabuluculuk yapmaktı, postacılık değil! Postacı sadece iletendir. Tek işi iletidir. Arabulucu ise taşıdığı mesajı sadece iletmez. Mesajın gereği ve açık olan makası kapatmak için en sert tartışmaları, en can alıcı katkıları yapmaktan çekinmez. O süreçte yer alan tarafların tümü HDP heyetinin gittiği her yerde (Ankara, İmralı, Kandil) en güçlü tartışmaları yaptığının tanığıdır.

İkinci görevimiz, Mecliste çözüm ve barışı getirecek yasal düzenlemeler ve anayasal çözümleri hazırlamaktı. Buradaki rolümüz, arabuluculuğun ötesinde doğrudan muhataplıktı. Bu konuda şu kadarını söyleyeyim: Taraflar yarın barışa karar versinler, hazırladığımız çalışmalar ve oluşturduğumuz külliyatla işin yasal kısmı on gün içinde halledilir.

Üçüncü görevimiz ise barış talebini toplumsallaştırma, toplumsallık kazanan bu talebin siyasallaştırılmasıydı. En çok eleştiriyi hak eden ve bizim de özeleştirel yaklaştığımız durum budur. İlginçtir, bunu da tartışan kimse yoktur. O dönem, barış sürecinin toplumsallaşmasına katkı sağlamayanlar, bugüne sürece en çok sopa sallayanlardır. Şöyle bitireyim; bizim için süreç, yürütülmesi gereken bir barış çabasıydı. Onurlu, kıymetli ve anlamlıydı. Yeni bir sürecin başlaması da, bir o kadar onurlu, kıymetli ve anlamlı olur.

‘SİYASETİN SÖZÜ DAHA ÇABUK TÜKETİLİR’

Siyasetin bir söz söyleme alanı olduğunu düşünürsek, tutuklanmanız ve hemen akabinde milletvekilliği adaylığınızın engellenmesi süreci sonrasında, söz söyleyecek yeni bir alan bulduğunuz ve edebiyatı tercih ettiğiniz söylenebilir mi? Siyaset ve edebiyat arasında ne tür farklar var sizce?

Söz söyleme ısrarımı, varoluşun bir gereği olarak değerlendiriyorum. Çünkü söz, insan duyularıyla topladıklarını, düşünceleriyle yoğurarak ifade etmesidir. Yani, duyu, duygu ve düşüncenin kolektif bir üretimidir, söz. Tabi ki bilgi, sezgi, öngörü vb birçok koldan beslenme durumunu yadsımamak gerekir. Tüm bunlardan vazgeçmek, yaşamın hakikatinden vazgeçmek anlamına gelir. Yazmak veya yazı ise sözü kalıcılaştırma eylemidir. Mitolojik örgülerden destanlara, felsefeden kutsal kitaplara kadar hep sözün, yazının, okumanın hikmetine ve erdemine dikkat çekilmesi de aslında insana dair ayırt edici bir tılsıma dikkat çekmedir. Bu yönüyle siyasetin de, edebiyatın da önemi yadsınamaz. Ne var ki siyaset güncele daha çok yoğunlaşır, geçmiş ve geleceği de güncel üzerinden ele alma arayışındadır. Yeri geldiğinde popülist, pragmatist hatta oportünist yöntemlere başvurmaktan çekinmez. Siyasetin sözü, bu nedenle daha hızlı değişime, dönüşüme açıktır, daha çabuk tüketilir. Edebiyatın sözü ise daha kalıcıdır, tarihe kazınma şansı daha fazladır.

Geçmişi, günceli, tasavvur edilen geleceği kayıt altına alır. Edebiyat bireyin ve yaşamın ruhuyla, özüyle daha ilgilidir denebilir. Bu açıdan bakıldığında, yaşamı siyaset üzerinden değiştirme iddiası taşıyanların, yaşamın özünü yakalamaya çalışan edebiyatı ıskalaması beklenemez. Sanırım benim çabam da biraz bu anlayışla açıklanabilir. Kaldı ki, siyasetle söyleyeceğimiz sözün üzerine duvarlar, kapılar, kilitler yığıldı. Koca bir dünyanın sınırları, bizler için daraltılmaya çalışıldı. Bu durumda, yeni arayışlar, yaşama dair derdi olanlar için bir nevi kaçınılmaz oluyor. Yani, yeni dünyalar yaratma arayışı ya da daraltılan sınırları ortadan kaldırma ısrarı beliriyor. Victor Hugo “ Bir kitap dünyadan daha büyüktür. Çünkü maddeye düşünceyi katar” derken sanırım tam da bu arayışı özetliyor.

Cezaevindeki yaşam koşullarınızı anlatır mısınız? Bir gününüz nasıl geçiyor?

Birkaç aylık çok kısa iki periyodu saymazsak, 20 ayın büyük bölümünü tek başıma geçirdim. Şahsıma yönelik Tecrit’te “taktire şayan” bir ısrar içerisindeler! Buna rağmen bu sorunuz, benim için en zor soru. Sayım, spor, dilekçe-mektup, kahvaltı, gazete, avukat görüşü vs gibi tek düze bir yaşantı cevabım olsaydı, sorunuzda zorlanmazdım. Ama her günü Tolstoy’dan Yaşar Kemal’e, Sokrates’ten Dostoyevski’ye çok eşsiz insanlarla dostluk geliştirerek birlikte geçirince, o günü anlatmak da imkansız oluyor. Düşünün ki bir gün Bingöl dağlarında ab-ı hayat suyunu aramaya çıkmışsınız, ertesi gün Sierra’larda Che’nin astım atağına müdahalenin derdine düşmüşsünüz. Bir gün Çukurova’da pamuk toplamaya çıkmışsınız, ertesi gün Vietnam’da pirinç tarlalarında terinizi dökmüşsünüz. Yani, benim için bir günümü anlatmam gerçekten mümkün değil diyebilirim.

Yaklaşık 20 aydır cezaevindesiniz. Cezaevindeyken en çok neyi özlediniz?

Güneş, toprak ve gökyüzünün sınırsız, engelsiz buluştuğu bir günü, sevdiklerimle birlikte geçirmeyi özledim.

‘UTANCIN ZİRVESİDİR’

Selahattin Demirtaş’ın tutuklu bir cumhurbaşkanı adayı olarak kampanya yürüttü. Bu husus hakkında ne dersiniz? Eğer dışarıda kampanya yürütüyor olsaydı, seçim nasıl etkilenirdi sizce?

Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı adayı olarak tutuklu kalması ve bir partinin Eş Genel Başkanı olarak tutuklanmış olması utancın zirve noktasıdır. Cumhurbaşkanı adayı olarak tahliye edilip çalışmalarını yürütebilseydi, elbette ki rehinelik utancı ortadan kalkmazdı. Ama iyi niyet göstergesi olarak görmezden gelinebilirdi. Ancak bu fırsat bile, yüksek bir toplumsal talebe rağmen heba edildi. Bu konuda, mevcut yasalar, anayasa, evrensel hukuk, demokratik teamüller vb gibi yürürlükte olan tüm kural, kaide ve etik değerler çiğnenmiştir. Kendisi, buna bilgisi, iradesi, umudu, inancı ve yaratıcılığıyla, yine tarihe geçecek bir cevap vermiştir. İmkânsız koşullarda önce sineği bulup sonra yağını çıkarmayı becermiştir.

Bizler böyle bir yoldaşa sahip olduğumuz ve halkımız böyle bir evladı olduğu için bir kez daha gururlanmıştır. Seçim sürecinde, dışarı da kampanyayı yürütebilseydi, yanıltıcı dip dalgaların hayal kırıklığını değil, gerçek halk dalgalarının gücünü açığa çıkarırdı. O dalgaları düşlerle, hayallerle, buluşturmayı başarırdı. Haydi hepsinden geçtik, seçim gecesi kendisine oy veren tek bir yurttaşın bile hukukunu, umudunu çiğnememe adına sırra kadem basmaz, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi ortaya çıkmazdı. Doğru ve gerçek bilgilerle, süreci şeffaf bir şekilde halkla paylaşması bile toplumda oluşan heyecanı ve özgüveni korumaya yeterdi.

24 Haziran seçimi sonuçlarını nasıl yorumluyorsunuz? Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın ilerleyen süreçte hedefi ne olacak sizce?

Her şeyden önce, HDP’nin Türkiye partisi olduğu ve halklarımızın umudu olmaya devam ettiği gerçeği, tüm karşıt kampanyalara rağmen ortaya çıkmıştır. HDP, sadece bir bölge partisi ya da Kürt partisi oldu diye mangalda kül bırakmayanlar, seçim sonuçlarından sonra 180 derece dönüş yaparak Batıdan alınan oyları hiçleştirme çabalarına girmişlerdir. Evet, HDP bölgenin 1’inci partisidir. Kürtlerin siyasi iradesidir. Bununla birlikte ülkenin tüm ezilenleri muktedirlerin ezberlerini ve kirli planlarını bozma erdemini göstermiştir. Bu durum oldukça kıymetlidir. HDP çınarı altında gölgelenen kitlelerin çeşitliliğini gördükçe, insanın coşkun bir umuda kapılmaması mümkün değil.

24 Haziran bu yönüyle, aradaki tüm yönelimlere rağmen 7 Haziran umudunu adeta güncellemiştir. Erdoğan, AKP, MHP ve diğer muhalefet açısından, uzun uzun değerlendirmeler her gün yapılıyor, daha da yapılacak. Ayrıntılara girmektense seçim heyecanını da hesaba katarak gördüğüm bütünlüklü resmi ifade etmem daha doğru olur. Rejim değişikliği üzerinden statükonun devam ettirilmesi çabası Cumhur İttifakı üzerinden somutlaşmış durumdadır. Oysa ülkenin ihtiyacı olan, toplumda heyecanla arzulanan talep ise değişim ve demokratik dönüşümdür. Erdoğan ya da Cumhur İttifakı bu talebe değişim yerine statükoda ısrarla cevap verirlerse –ki yüksek olasılıktır- toplumsal, siyasal, ekonomik vs problemlerin artması sonucu ortaya çıkar. Mevcut sıkıntılara yeni sıkıntılar eklenir, istikrarsızlık gün be gün derinleşir. Bu durum iktidarın yönetebilme veya mevcudu sürdürebilme şansını kısa sürede tartışmaya açar, kanaatindeyim.

Söyleşinin tamamı burada.

Güncelleme Tarihi: 12 Temmuz 2018, 18:06
YORUM EKLE