Güçler Birliği Ülkesi; Türkiye…

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın güçler ayrılığı prensibine inanmadığını artık çok iyi biliyoruz. Pek çok yönden eleştirdiğimiz ABD'de bir Başkan'ın kendisi değil özel kaleminin Yargının başında kabul edilen Başsavcıyı örneğin bir soruşturmaya ilişkin olarak ziyaret etmesi bile, başlı başına bir skandal nedenidir ve bu şekilde değerlendirilir. Güçler ayrılığı ilkesi ülkenin ve cumhuriyetin teminatı olarak kabul edilir. Demokrasi noktasında topyekûn Batı dünyasını deli gibi kıskandıran ve imrendiren Türkiye'de ise Cumhurbaşkanı (veya "Başkan") yargının en yüksek makamlarının başındakileri bizzat yönetiyor, yönlendiriyor ve tayin ediyor. "Cumhurbaşkanı kararnamesi çıkarırken Danıştay'a soracaksak, o zaman ben bu makamda durmayayım ya! Böyle şey olur mu?" çıkışını daha dün gibi hatırlıyoruz. Bizim artık alıştığımız ve gündelik sıradan bir hadise olarak gördüğümüz bu gibi işler, şeyler ve sözler Avrupa ve ABD siyaset arenasında anlaşılması olanaksız birer vaziyettir.

Akil İnsanlar Heyeti Oslo’da yeniden buluşuyor. Bunun yanında, Ravza Kavakçı başkanlığındaki bir Ak Parti heyeti Almanya’dan “Federal Yapı” hakkında bilgi almak için görüşmelerde bulunduğunu belirtiliyor. Bütün bu gelişmeler ile kamuoyunun ilgi ve merak duygusu uyandırılırken, AB yetkili temsilcileri (Mogherini ve Kahn) ile yapmış olduğu son görüşmesinde, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’na Türkiye’nin Suriyeli mülteciler için yapmış olduğunu iddia ettiği 35 milyar Euro meblağını bulan harcama tutarını çok abartılı buldukları ve buna ilişkin herhangi bir bütçelendirme çalışmasının da kendilerine sunulmamış olduğu gayet açık ve net bir şekilde bildirildi. AB’nin mültecileri barındırmamıza destek olmak üzere bize söz verdikleri üçer milyar Euro’luk yardım paketi dilimlerini serbest bırakmak sürecinde kendi yapılarından kaynaklanan birtakım çok ciddi bürokratik güçlükler ve gecikmelerle uğraştıkları gerçeği bir yana, alenen Türkiye’yi mülteciler için sağlanan harcama tutarını abartmakla suçluyorlar. Nitekim Çavuşoğlu da verdiği sert cevapta adeta resti gördü ve AB’nin sürekli ikircikli ve dürüst olmayan bir şekilde davrandığını ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bütün olarak AB’yi güvenilir bir ortak ve dost olarak kabul etmediklerini ifade etti. Anlaşılan o ki, “Türkiye mi AB’ye muhtaç yoksa AB mi Türkiye’ye?” tartışması halen alttan alta sürdürülüyor. AB ayrıca Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine ilişkin olarak herhangi bir ilave faslın açılmasının gündemde olmadığını da yeniden teyit etti.

Maalesef Türkiye’de muhalif veya aykırı bir düşünceye sahip olmakla bunu birazcık olsun dile getirmek doğrudan teröre destek olmak şeklinde anlaşılıyor ve bu sosyal mühendislik harikası algı çalışması çoktan yaratılmış durumda. Dolaylı yoldan teröre destek olduğu, cehaletten ötürü veya kasıtlı olarak memleketin zararına söz ve davranışlar sergilediği halde iktidar ile söylem düzleminde herhangi bir çelişkili duruma düşmeyen bireyler ve taraflar ise sosyal, ekonomik ve akademik yaşamlarında herhangi bir zorlukla karşılaşmıyorlar. Kendi düşüncesini ve ifade özgürlüğünü kısıtlamak suretiyle (kesintisiz ve kaçınılmaz bir otosansür ile) yaşama zorunluluğu ülkemizdeki akademik yaşam ve ortamın çekiciliğini en alt seviyelere dek çekti. Somut ekonomik nedenlerin yanında, son yıllarda yaşanan hızlı beyin göçünün en önemli gerekçelerinden biri de bu, yani kısacası, sürekli kasarak, sakınarak ve korkarak yaşama ve hatta hayatta kalmaya çalışma durumu eğitimli kesime pek cazip gelmiyor.

40 sene önce nüfusun ancak 40 milyon olduğu Türkiye'de basılan ulusal gazetelerin tirajı 2,5 milyonken, 81 milyonun yaşadığı günümüz Türkiye'sinde tüm ulusal gazetelerin tirajı 3 milyondur. Bir zamanlar milyona yaklaşan tirajlara sahip olmuş olan, basın dünyamızın amiral gemisi Hürriyet de el değiştirip Demirören medyasına geçtikten sonra, 300 binin altında kalan tirajlarla giderek sıradanlaştı. Haber duymak ve bilgi edinmek isteyen insanlar gerek uydu kanalarından ve gerekse internet yoluyla yabancı haber ajanslarını takip ediyorlar...

Atilla Yeşilada’nın ifadesiyle, “Sanayi üretimi tepe taklak giderken işsizlik ve enflasyon artıyor. Cari açıktaki düşüş ise sanayi üretimindeki düşüş ile birlikte düşünüldüğünde olumlu olmaktan çok olumsuz bir gidişin göstergesi olarak çıkıyor karşımıza. Bu ikisinin ardından ciddi bir büyüme düşüşü gelecek.” Şimdiden 2019 yılını “seçimden önce” ve “seçimden sonra” olarak ayırmakta fayda var. Zira seçimden sonra 2023’e uzanan uzun yolda, hükümet IMF’ye muhtaç olmamak için bütçe disiplinini sağlamak üzere biraz can acıtacak…

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >