Bir AKP milletvekili bir torba kanuna bir madde ekledi ve Türkiye’de havacılık sektöründe grev hemen yasaklandı. İlave edilen iki kelime: “6- Havacılık hizmetlerinde.” İlave edildiği kanun, 1983’te yayımlanmış, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu 29. maddesi. Kapsamı 1988’de genişletilen bu maddede beş işte grev yapılması bugüne kadar yasaklanmıştı. Bunlar, ‘can ve mal kurtarma işleri; cenaze ve tekfin işleri; su, elektrik, havagazı, termik santralları besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, üretimi nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işleri; banka ve noterlik hizmetleri; kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, şehir içi deniz, kara, demiryolu ve diğer raylı toplu ulaştırma hizmetleri’ idi. Şimdi bütün havacılık hizmetleri grev yasağı kapsamına alındı. Cumhurbaşkanı da bu yasağı hiç bekletmeden onayladı.
Yasanın bir sonraki maddesinde grev yasağı olan işyerleri de belirtiliyor. Aşı ve serum imal eden müesseseler, her türlü hastaneler, eczaneler, eğitim ve öğretim kurumları, mezarlıklar ve ‘Milli Savunma Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı’nca doğrudan işletilen yerler’. Yasanın bu iki maddesi, bugüne kadar büyük ölçüde Dünya Çalışma Örgütü (ILO) ilkelerine bariz biçimde aykırıydı. Tam tersi yönde düzenleme yapılması gerekirken şimdi daha da aykırı oldu. Anayasa Mahkemesi’nin bu vahim temel hak ihlali karşısında nasıl bir karar vereceği Türkiye’de hukuk devleti açısından önemli bir sınav olacak.
Maliye Bakanı, “Türkiye’nin turizmine, havacılık sektörüne, Türkiye ekonomisine darbe vuracak hiçbir girişime biz izin vermeyiz. Bunun için ne gerekiyorsa yaparız” diyerek yasağın gerekçesini açıkladı. Amaç sadece Türkiye ekonomisini değil, ‘ülkemizin yüz akı, büyük performans gösteren bir şirketini’ de korumaktı. Ülkemizin yüz akı başka birçok şirket olduğuna göre, başka grev yasaklarının da torba yasaların içinden birer birer çıkmaması için bir neden kalmıyor.
Türkiye, ILO Sözleşmesi’ni kabul etmiş bir ülkedir. ILO kararlarında, grev hakkının yasaklanması için üç koşuldan en azından birinin varlığı aranır: “Hizmetin durmasının halkın tümü veya bir kısmının hayatını, güvenliğini ve sağlığını tehlikeye atacak olması.” Bunlar hastane, elektrik üretim ve dağıtımı, su dağıtımı, telefon, hava trafik kontrolü gibi hizmetlerdir. Buna karşılık, ILO Sendikalar Komitesi’nin aldığı tüm kararlarda, örneğin bankacılık, genel olarak ulaşım, liman veya inşaat hizmetlerinin yukarıda sayılan ‘tehlikeye atma’ niteliklerini içermediği belirtilir.
Sosyal haklar konusunda Mehmet Şimşek’in zihniyetini paylaşan başka ülke hükümetleri, geçmişte ILO’ya başvurarak bazı işlerde grevin ulusal ekonomiye ağır zarar verdiği gerekçesiyle yasaklanmasının kabulünü talep etti. ILO’nun kararı hep aynı oldu. Yukarıdaki tehlikeleri içermediği sürece grevin yasaklanmasının kabul edilemez olduğunu belirtti. Havacılık sektöründe olası bir grevin halkın hayatını, güvenliğini veya sağlığını tehlikeye atacağını iddia etmek mümkün mü? Benzer durum, 12 Eylül zihniyetinin grevi yasakladığı eğitim, petrokimya, bankacılık ve şehir içi ulaştırma hizmetleri için de geçerli. MSB ve jandarmaya bağlı işletmeler için de keza.
Grev, işvereni, gerekirse hükümeti ve elbette o hizmeti alanları sıkıntıya sokarak çalışanların taleplerini kamuya duyurma yöntemidir. Anlaşılan o ki bugün Türkiye’de hükümet ne işverene ne ekonomiye ne tüketicilere ne de hizmet alıcılara rahatsızlık veren bir pazarlık sistemiyle çalışanların yetinmesini arzuluyor. Amaç, işvereni karşısında eli kolu bağlı bırakılan ‘benim memurumun’, ‘benim çalışanımın’, ‘benim işçimin’ egemen gücün bahşettiğiyle yetinmesini sağlamak. Bunun ‘ülke ekonomisi’ adına yapılmasıyla ‘patronun menfaatleri’ adına yapılması arasında sadece kelime farkı vardır. Otoriter kapitalizm tam da böyle bir şeydir. ILO Sözleşmesi de, uzun sendikal mücadeleler sonunda, ‘ülkenin yüksek çıkarları için’ emekçilerin haklarını feda etmeye hazır egemenlere karşı, ücretlilerin örgütlenme, pazarlık gücü ve sosyal haklarını asgari güvence altına almak için hazırlanmıştır. Günümüz dünyasında ILO kararlarını açıkça ve fütursuzca çiğneyen hükümetler, ekonominin o görünmez tanrısının ve aslında sermaye sınıfının bir ‘maşası’ olduklarını ilan etmiş olur.