Türkiye'deki adı konmamış savaşın yanlıları savaşı körükleyen yazılar ve yayınlar yaptıkları esnada ve 'Çakıl Taşı Edebiyatı'yoluyla Türk-Kürt Yurttaşlar arasına kirli kelimeleriyle nifak sokma yarışı sırasında, PKK ile MİT görüşmeler yapıyordu.
Başta söylemek isterim ki, ÖCALAN’ın, ‘Devletle görüşüyoruz’ sözünü duyduğumda heyecanlanmıştım.‘Görüşmeler’in olduğu biliniyordu ama kamuoyu bundan zerre kadar bilgilenemiyordu. Yani en azından, kimin-kiminle görüşüyor olduğunu bilmek bile iç ferahlatıcı olabilirdi. Tamam bu tür durumlarda genellikle gizlilik ön koşuldur belki ve bunu anlayabilirim. Ama görüşmelerin ayyuka çıktığı bir dönemde en azından ciddiyetini kavramak açısından kimlerle görüşme yapıldığı bilinmeliydi kanımca.
Yani kamuoyu birazına ‘Tanık’ olsa, bir süre sonra taraflardan biri oyunbozanlık yaparsa şayet, kimin yakasına yapışacağımızı bilmemiz gerekirdi. Neyse ki olmadı, büyük gizlilik içinde görüşmeler yapıldı.
Gizli-saklı görüşmelerin yapıldığı ve PKK- MİT yetkililerinin bu sorunu çözme noktasında tartıştığı bir dönemde, hala insanların ölmesine bir anlam veremediğimi söylemek art niyetli bir yaklaşım olmasa gerek. Bununla birlikte, her iki tarafın temsilcileri ‘Barış’ için neler yapabileceklerini, sekteye uğramaması için nasıl davranacaklarını konuştukları sırada, her iki tarafın başka yetkilileri karşılıklı tehditlerde bulunmaktan da uzak durmuyorlardı.
Politikayı biraz da olsa anladığımı sanıyordum ama meğer yanılmışım. Hem anlamıyormuş ve hem de benim işim değilmiş meğer politika denilen cadı kazanı.
Gizli ya da açık her ne olursa olsun, konuşmanın ve görüşmenin muhakkak bir faydası vardır.
Birçok kişi ve kesim, 'bu görüşmeleri kim basına sızdırdı'nın’ peşine düşedursun biz umutlarımızı koruyup kollayalım. Tam sevinçli ve sevimli haberler almaya hazırlamışken kendimizi, gene bir yerlerden talimatlı gizli bir el, dokunuverdi BARIŞ ÇİÇEĞİMİZE.
Bu durumda her iki taraf da birbirini eleştirip durdular. Ancak totalde SAVAŞ’ı lanetlemek erdemlilerin işi olsa gerek.
Kimden gelirse gelsin, şiddet, kan ve gözyaşı kabul edilebilir değil. Özgeçmişleri pek de temiz olmayan Türk tarafının İdeolojisi, Yönetimi, İdaresi ve buna bağlı olan Medyası boğazlarına kadar pisliğe batma alçaklığını az görmüş olacak ki hızla çukurlaşmak için çaba içine giriyor.(Tabi burada tenzih edeceğim Kalemler ve Yayın Gurupları vardı.)
Maalesef ki Kürt tarafında da görüşmelerin yapıldığı sırada hiç anlaşılmayacak bir dil kullanıldı. Yani Kürt basınını okuyup takip ettiğimizde, tam da PKK-MİT görüşmeleri sırasında hiç de iç açıcı bir dil kullanılmadığı görülüyordu. Tamam bizim gibi sıradan yurttaşların bu görüşmelerden haberinin olmaması mümkün ancak bazı yetkili ve medya gruplarının bundan habersiz olması mümkün görünmüyor. Muhtemelen görüşmelerden haberi olan Kürt Medyasının da kullandığı dil yapıcı ve sakinleştirici bir dil olmamıştır. İnanmayan açar bakar o süreçte ki yayınlara.
Elbette ki burada sorumluluğun büyüğü Devlet ve İktidara düşmektedir. Kürt tarafından daha fazla, uygun bir dil ve strateji uygulayabilmeliydi.
Sonra aniden, benim için hala karanlık olan Silvan olayı yaşandı. ÖCALAN, avukatlarıyla görüşmesinde; ’Silvan olayına bir anlam veremediğini’ söylemişti. Ve hemen akabinde, kirli savaşın bir ayağı olan tecrit baş gösterdi. Devlet yetkililerinin defalarca görüştüğü ve kendisine SAYIN diye hitap edilen (ki bu Sayın sözcüğü için yüzlerce Kürt davalık durumdadır) ÖCALAN’ın sesi kıstırıldı aniden. Yaklaşık 2 aya yakındır kendisiyle herhangi bir görüşme yapılmaması Kürt tarafınca haklı bir hassasiyetle takip ediliyor.
Oysa artık sağır sultan bile biliyor ve kabul ediyor ki, Türk-Kürt savaşının son bulması için ÖCALAN’a muhakkak surette ihtiyaç vardır. Ancak ÖCALAN, PKK’yi durdurabilir ve onurlu bir birlikteliğin kapısını aralayabilir.
Zaten Devlet, geç de olsa bunun farkına vardığı için ÖCALAN ile görüşmelere başlamış ve bu görüşmeleri tarafların diğer yetkilileriyle de devam ettirmiştir.
Amacım, bu görüşmeleri kimin ve niçin durduğunu irdelemek değil. Amacım, görüşmeler yani diyalog son bulunca nelerin meydana geldiğine dikkat çekmektir.
Ne oldu? KCK operasyonu adı adlında Sivil Kürt Siyasetinin tasfiyesi son hızla devam etti. Kürt seçilmişler ipe sapa gelmez mazeretlerle tutuklanıyor ve Kürt halkının hassasiyetleriyle dalga geçiliyor adeta. Savaşın durması için kendisine muhakkak ihtiyaç duyulan ÖCALAN, ağır bir tecrit ile cezalandırılıyor.
Başbakan adına PKK ile görüşenler, uygun bir zamanda ÖCALAN’ın ev hapsine alınmasını konuşabiliriz ya da uygulayabiliriz mealindeki sözlerine rağmen, bu talepte bulunan Kürtler olmadık eziyetlerle karşılaşıyorlar. Aynı zamanda, basından tutun da B.M Genel Kurulunda dünyanın en sorunsuz ve sorumlu kişisiymiş gibi konuşan Başbakan’a kadar herkes, BDP’ye kabul edilemeyecek şekilde saldırıp duruyorlar. Oysa ‘önce kendi eziyetlerine bir son ver’ derler adama. Davos’a gidip gitmemenin ve One Minute çıkışlarının bir kıymeti harbiyesi olmaz.
Bunlar olurken, her iki tarafın radikalleri (Osman BAYDEMİR, bizi şahin ve güvercin diye ayırmayın dediği için RADİKAL lafını kullanıyorum) adres sormadan kurşunlayıp duruyor bedenlerimizi. Bir taraftan TSK, Kürt Dağlarını bombalayıp barışı savunan PKK Gerillalarını katlediyor, diğer taraftan PKK’nin radikal tarafı adressiz kurşunlar yağdırıyor. Daha dün Siirt’te yaşanan ve 4 Kadının ölümüyle sonuçlanan saldırının tek sorumlusu PKK değildir. Bunun sorumlularından biri de bu savaşı körükleyen ve barışla sonlanmasına kapı aralamayan Devlet’in kendisidir bence.
Ancak gene de hangi taraftan gelirse gelsin, sivilleri hedef alan hiçbir eylem kabul edilebilir değil. Hatta kınanması gerekir.
Son zamanlarda, özellikle de görüşmelerin ve sivil siyasetin önü kapatılıp yeniden çatışma ortamının yaygınlaşmasını isteyen ve fakat aynı zamanda kendilerini barışçı diye yutturmaya çalışan bazı kesimler Kürtler’e ; PKK’yi eleştirin ve baş kaldırın gibi söylemlerle ortalık yerde dolanıyorlar. Aslında bir ilerleme kaydedilmiş durumda, zira çok önce ; PKK Terörist mi değil mi? sorusuyla meşgul ediliyordu Kürtler ve Dostları.
Tamam bir Kürt olarak (Hasbel kader bir Kürt olarak demek daha doğru olacak benim açımdan) PKK’nin özellikle son dönemlerde sivillere yönelik saldırılarını kınıyorum ve diyorum ki; PKK’nin sayın yetkilileri lütfen acilen silahlarınızı bırakın ve sivil siyasetin önünün açılmasına yardım edin.
Bu arada başka bir sorun daha var ki en önemlilerinden biridir bence. Diyelim ki yarın PKK, silah bırakacağını söyledi. Acaba bunca silahı bırakacakları bir adres gösterecek mi Devlet? Yoksa ‘Teröristle Konuşmam’ diyen Devlet, ‘Terörist’in silahını nereye koymasına da karışmam’ mı diyecek? Evet diyecek. Sonra ne diyecek; Devletin şefkatli adaletine gelin teslim olun diyecek. Adaletin şefkatini de kamuoyunun takdirlerine arz ediyorum.
Bizi, bunları söyleyemediğimiz hatta korktuğumuz için eleştirip Demokratlığımızı sorgulayan özellikle bazı köşe başı yazarları olmak üzere diğer Savaş severlere de benim söyleyeceklerim var; Siz de TSK’nin dağ taş bombalayıp, savaş hukukuna uymayan saldırılarını kınar mısınız? Yoksa bana Devlet kendini korumak zorundadır diye nutuk mu atacaksınız? Sonra; TSK’nin sayın yetkilileri lütfen hemen operasyonları durdurun ve sivil siyasetin yolunu açın, Sayın Başbakan Kürtler’in hassasiyetleri ile oynanan oyunları ret edip başta BDP olmak üzere diğer Kürt kurum ve şahsiyetleriyle barışı konuşmak için çabalayın diyebilecek misiniz?
Eğer diyebilecekseniz, ben(Biz ) buradayım(z) ve bir sesinize bakar kollarınıza girmemiz.
Çok geç kalmamalıyız, PKK ve ÖCALAN ile bugün görüşmeler tekrar başlarsa, birçok gencin hayatını kurtarmış oluruz. Aksi takdirde ATEŞ GENE SADECE DÜŞTÜĞÜ YERİ YAKACAKTIR.