Geçen hafta Gaziantep Üniversitesi'nde göç konusunda bir sempozyum vesilesiyle öğrendik ki ülkemiz, bir göç ve göçerler ülkesi olmasına rağmen bu konu ile ilgilenen o kadar az merkez ve uzman var ki...
Kurucu ideolojimiz bizim (Türkler'in) Asya içlerinden geldiğimizi söyler. O halde biz de bu toptaklara göçmüş bir halkız. Yaşadığımız yerleşme yerlerinin isimlerinden bu zaten anlaşılır. Sonra büyüyen bir imparatorluk olarak yeni ülkelere göç etmişiz ve ettirmişiz. Dağılan ve büzülen bir imparatorluk olarak tersine göçe şahit olmuşuz. Ulus-devletin sadece etnik arılık üzerine kurulacak bir süreç olduğu inancıyla kapsamlı bir göçertme politikası izlemişiz. (Ermeni, Rum, Süryani vs.) 50'li yıllardan sonra köylerden kentlere, 60'lardan sonra Avrupa'nın genişleyen sanayileşmesi için gerekli işgücünü sağlamışız.
Modernleşme tersi yönde olacaktı
Bütün bunlara rağmen bizim kapsamlı bir göç politikamız olmamış. Neden mi? Öncelikle göçü bir güvenlik politikası olarak görüp devlet merkezli bir uygulama benimsemişiz. Cumhuriyetin kuruluşunu içine alan 10 yıl içinde başta Ermeniler güvenlik adına göçürülmüş (tehcir edilmiş), cumhuriyet kurulur kurulmaz Yunanistan'la nüfus mübadelesi yapılmış.
1980'lerden sonra yine güvenlik nedeniyle Kürt köyleri ve mezraları boşaltılmış. Nüfusu kaderine terk edilmiş. Kısaca, bizde millet oluşturmak oldukça acılı ve çatışmalı olmuş. Beklenen daha istikrarlı, uyumlu, özgür ve müreffeh bir toplum yaratmak. Bunu ne ölçüde yaptık?
Saydığım göç örnekleri zora dayananlar. Bir de kendiliğinden olanları var. 50'lerden sonra kırdan kente doğru başlayan ve hâlâ devam eden göç ile yurtdışına daha iyi hayat koşulları arayışı nedeniyle gerçekleşen göç. Maalesef bunlar güvenlik kapsamına girmediğinden devlet (siyaset) onlarla pek ilgilenmedi.
Kente gelenler kısa bir süre önce üretim araçlarına sahip ve kendine yeterliydiler. Artık net bir tüketici, evsiz ve köksüzdüler. Onlara yardım edecek akrabalarından başka hemen hemen hiçbir resmi kurum yoktu. Bu topraksız insanlar, kentleri çevreleyen arazileri "insansız topraklar" olarak görüp el koydular.
Gelişigüzel yerleşimler gelişti. Hiçbir uygarlık referansı olmayan bir yapılaşma ile köyler kente taşındı. Oysa moderleşme tersi yönde olacaktı. Bugün "muhafazakârlaşma" veya "gelenekçilik" tartışmalarının kökeninde kır nüfusunun kentlerde kentlileşme olanağı bulamamasının payı olduğu unutulmamalıdır. Onların (kentte yaşayan birinci ve ikinci kuşak kır kökenli nüfus) sayısı hep kentlilerden fazlaydı.
Fırsatçı bir tavırla yaklaştık
Devletin umarsızlığı göç edenler ile siyaset arasında olağanüstü rantın paylaşılmasında "ahlak dışı" bir ilişkisinin kurulmasına ve Türkiye siyasetini zehirlemesine neden oldu. Siyasal kadrolar, kır nüfusunun kent topraklarını gasp etmesine kendilerine oy vermesi karşılığında göz yumdular. Bu ahlak kirlenmesi kademe kademe toplum yaşamına yansıdı. Ekonomiyi ve siyaseti zehirledi. Bu durum daha yeni yeni toplu konut projeleriyle düzeltiliyor.
Avrupa'ya giden "konuk işçiler"in orada kalacakları anlaşılınca bir Alman bilge şunu dedi: "Biz işçi istedik, insanlar geldi." Bu durum göçün her iki tarafındaki devletleri de şaşırttı. Avrupa ülkeleri uyum sorunlarıyla boğuştu. Biz ise para gönderen, zaman zaman aldatılan insanlardan oy istedik ama yaşadıkları yerde oy verebilecekleri bir düzen bile kurmadık. Bu durumun artık son bulacağı sözü verildi.
Kısaca göç, sürekli ve kaçınılmaz bir süreç olmasına rağmen biz ona hep devlet merkezli ve insanların duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını kaale almayan güvenlikçi ve fırsatçı bir tavırla yaklaştık. Artık insan merkezli bir göç politikasına ihtiyaç var.