Astana üçlü zirvesi kapsamında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İran’ın başkenti Tahran’da bir araya geldi.

Gazeteci Yazar Fehim Taştekin, ortak bildiri ve liderlerin açıklamalarını işaret ederek, Erdoğan’ın ısrarla operasyon seçeneğinin kaçınılmaz olduğunu söylemesine rağmen, “Ciddi bir açılım ya da çözüm iradesi veya yakınlaşma söz konusu değil” dedi.

Taştekin, “Rusya ve İran’ın ortaklaştığı nokta Türkiye’nin terör sorunu olarak görerek askeri harekatı bir çözüm olarak gördüğü noktada Rusya ile İran’la ayrışıyor. Üçlü zirvede verilen mesajlarda taraflar 180 derece farklı yerlerde duruyorlardı” ifadesini kullandı.

KPSS oturumları için sınav merkezi tercihlerinin güncellenme tarihleri belli oldu KPSS oturumları için sınav merkezi tercihlerinin güncellenme tarihleri belli oldu

Fehim Taştekin Evrensel’den Şerif Karataş’ın sorularını yanıtladı.

İRAN VE RUSYA’DAN ABD’YE KARŞI DURUŞ

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik işgal girişiminin olduğu bir dönemde ve ABD Başkanı Biden’ın Ortadoğu’ya yaptığı ziyaret sonrasında, Putin’in de içinde yer aldığı üçlü zirve İran’da yapıldı.  Böylesi bir zamanda toplanan zirveye ilişkin değerlendirmeniz nedir?

Putin’in iki Orta Asya ziyaretini bir kenara koyarsak, Ukrayna savaşından bu yana ilk kez İran ve Türkiye liderleriyle buluştu. Tahran buluşması, Biden’ın İran karşıtlığıyla bölgesel ortaklara ayar verme ve ortak bir cephe yaratma hedefiyle çıktığı Orta Doğu ziyaretiyle tenakuz arz ediyor. Hem Astana ortağı hem NATO müttefiki olarak ikili oynayan Erdoğan’ın özel durumu bir kenara, İran ve Rusya açık bir şekilde Amerikan hegemonyasına ve Orta Doğu siyasetine karşı duruş sergilerken Ukrayna’da da hiç olmadığı kadar dayanışma gösterdiler. İran Ukrayna krizi bağlamında bir yandan Batı ile barışma müzakerelerinin canlanması ve elinin güçlenmesi açısından avantajlı bir konuma gelirken diğer yandan Rusya ile ilişkilere stratejik boyut katma şansını yakaladı. Bu yakınlaşma ABD’nin Orta Doğu kurgusuna aykırı.

Rusya-İran ilişkileri iki ülkenin bazı dosyalarda birbirini gözeten yakınlıkları ya da nükleer enerji ve Suriye meselesinde olduğu gibi pratik ortaklıkları bir kenara bir müttefiklik ilişkisi olarak tanımlanamaz.

Fakat ilk kez stratejik değeri yüksek bir ortaklık gelişiyor. Tahran zirvesi vesilesiyle Gazprom, İran’ın doğal gaz ve petrol sahalarına yatırımı öngören 40 milyar dolarlık bir anlaşmaya imza attı. Bu İran açısından görülmemiş düzeyde bir ortaklık. İran’ın ne doğu ne batı sloganında doğu parolasında değişiklikler görülüyor.

Çin’le stratejik anlaşmalardan sonra Rusya ile ortaklık ya da İran’ın Şanghay İşbirliği Örgütü gibi uluslararası ortaklıklara dahil olma çabası bunun göstergesi. Klasik İran refleksinde Rusya eski bir işgalci güç olarak paçanın kaptırılmaması gereken bir güç olarak yer ettiğini, Amerikan-Batı karşıtlığının bu refleksi gerilettiğini ama yine de İran’da tarihin gölgesinde demlenen itirazlar olduğunu görmek lazım.

Bunun yanı sıra spekülasyon olarak tartışılan bir başka potansiyel ortaklık alanı var: Savunma sanayinde alışveriş. Amerikalılar ilk bombayı İran’ın Rusya’ya yüzlerce SİHA satacağı iddiasıyla patlattı. İran bunu reddetti fakat beri tarafta İran’ın dışarıya silah satmama konusundaki tutumunu değiştireceğine dair açıklamalar da geliyor. İlginç bir durum. Tersinden Rusya’nın da İran’a füze sistemleri temin ederek ABD karşısında İran’ın caydırıcılığını yükseltip oyunun kurallarını değiştireceğine dair spekülasyonlar yapılıyor. Teyit edilen bir şey yok ama herkes oyunu yeniden kurguluyor. Ukrayna sonrası hiçbir denge eski parametreler üzerinde duramıyor.

"CİDDİ BİR ÇÖZÜM İRADESİ SÖZ KONUSU DEĞİL"

Üç ülke arasında yapılan ikili anlaşmalar ne ifade ediyor?

Tahran’da Astana zeminindeki üçlü zirvenin yanı sıra Rusya-İran, İran-Türkiye ve Türkiye-Rusya ikili zirveleri de oldu. Her ülke bir diğeriyle biriken sorunlarını masaya yatırdı. Türkiye’nin hükümetler arası üst düzeyli toplantısı da gerçekleşti. Türkiye ile varılan mutabakatlar pratikte rakamlara dökülecek anlaşmalar değil. Yani stratejik ve ekonomik değeri olan bir atılım yok. Aslında ticaret ve yatırım potansiyelinin çok altında bir iktisadi ortaklık var. 7.5 milyar dolar ticaret hacmi hiçbir şey değil. Bunu 30 milyar dolara çıkarmaktan bahsediyorlar ama nasıl?

Yaptırımların dışında İran’ın stratejik yatırım alanlarına yabancı sermayenin girmesi konusunda kendi iç açmazları var. Türkiye ciddi yatırımcı olamadı, bu önemli ölçüde İran’ın kuşku ve tercihlerinden kaynaklanıyor. Enerjide ortaklık çıkarıldığında geriye çok bir şey kalmıyor. Bunun ötesinde iki ülke arasında Irak, Suriye ve Kafkasya’da yaşanan sorunların yanı sıra göç, sınır aşan nehirler, terörle mücadele gibi gerilimli dosyalar var. Bu konularda ciddi bir açılım ya da çözüm iradesi veya yakınlaşma söz konusu değil. Yine sorunlar ötelendi, dostluk görüntüsüne karşın ağır mesajlar da verildi.

Neydi bu ağır mesajlar?

Hamaney’in Erdoğan’a “Suriye’ye yapılacak herhangi bir askeri saldırı bölgeye zarar verecek ve teröristlere fayda sağlayacaktır” diyerek yeni askeri harekata karşı açık bir tavır koyması bu mesajlardan biriydi. Açıkça ‘Suriye’nin güvenliğini kendi güvenliğiniz olarak görün’ dedi. Bir de Karabağ’la ilgili “Elbette İran ile Ermenistan arasındaki sınırın engellenmesine dönük bir siyaset mevcutsa İran buna karşı çıkacaktır” uyarısında bulundu.

Rusya ve İran’ın ortaklaştığı nokta Türkiye’nin terör sorunu olarak görerek askeri harekatı bir çözüm olarak gördüğü noktada Rusya ile İran’la ayrışıyor. Üçlü zirvede verilen mesajlarda taraflar 180 derece farklı yerlerde duruyorlardı. Fakat tarafların hassasiyetleri ortak bildiriye daha usturuplu bir şekilde yansıdı. Bir kere İran ve Rusya’nın terör örgütleri olarak gördüğü gruplarla Türkiye’nin işaret ettikleri aynı değil. Terörle mücadele ortak vurgusu bir ortaklığa işaret etmiyor.

"TÜRKİYE’NİN YENİ ASKERİ HAREKATINA BİR YEŞİL IŞIK ÇIKMADI"

Ortak bildiriye ilişkin değerlendirmeniz nedir? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun süredir dile getirdiği Demokratik Güçlerinin kontrolündeki Suriye’nin kuzeydoğu (Rojava) bölgesine yönelik olası sınır ötesi operasyona ilişkin nasıl bir sonuç çıktı?

Ortak bildiri 16 Haziran’da Kazakistan’da dışişleri bakan yardımcıları düzeyinde yapılan toplantıdan çıkan bildirinin daha yumuşatılmış haliydi. Bu bildirinin ruhu, Kürtlerin liderliğindeki özerk yapıya, bölgedeki Amerikan varlığına karşı üç ülkeyi de aynı çizgide buluştursa da çözüm konusunda dile getirilenle fiilen istenenler arasında ciddi uyumsuzluklar var. Rusya ve İran bölgeye Suriye hükümet güçlerinin dönmesini yegane çözüm olarak görüyor. Türkiye ise kendi askeri güçleri ve önü sıra götürdüğü milislerle toprak ele geçirerek YPG-PYD varlığını ve özerk yapıları bitirmek istiyor. İdlib’de de kör dövüşü devam ediyor. Erdoğan zirvede İdlib’de terör gruplarının kalmadığını iddia edecek kadar gerçeği yamultma yoluna giderken ortak bildiride İdlib’deki terör örgütlerinin elimine edilmesi hedefi tekrarlandı. Ortak bildiride YPG-SDG-PYD’yi kasteden ve bunların varlığının bitirilmesi gerektiğini belirten ifadeler var. Pratikte ne Rusya ne İran sorunu böyle görmüyor.

Sonuç itibariyle bildirinin genel çerçevesi Türkiye’ye bu işin çözümü askeri operasyon değildir diyor. Elbette bu vurgu İdlib için de geçerli. Aynı şekilde Soçi ve Moskova mutabakatlarının yerine getirilmesine yönelik tekrarlar var. Türkiye’nin ev ödevini hatırlatan tekrarlar. Liderlerin verdiği mesajları da bildiriyle birlikte okuduğumuzda Türkiye’nin yeni askeri harekatına bir yeşil ışık yakıldığı sonucu asla çıkmıyor. Ama Erdoğan ısrarla operasyon seçeneğinin kaçınılmaz olduğunu söyleyip durdu. Tabii canlı yayımlanan bir zirveydi ve mesajlarının kamuoyuna olduğu da aşikardı.

SURİYE’YE YANSIMASI HIZLI OLMAYACAK

Üçlü zirveyi Suriye’nin sorunları ve geleceği açısından değerlendirecek olursanız neler ifade edersiniz?

Zirvenin Suriye’ye ivedilikle yansımaları olmaz. Fakat Türkiye’nin fiili olarak baskıyı canlı tuttuğu, ateşi kesmediği bir saha gerçekliği var ve bu da güç dengesini yavaş yavaş değiştiriyor. Türkiye’nin hedefe koyduğu yerlere Suriye askeri birlikleri sevkiyat yapıyor. Bir anlamda YPG-SDG’nin hakimiyet alanlarına Suriye ordusu giriyor. Bu sefer ağır silahlar da bölgeye taşınıyor. Rusya da belli üslere savunma sistemleri taşıdı. Bu gelişmeler Astana bildirilerine yansıyan sorunun Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünün tesis edilmesi yoluyla çözüleceği vurgusuyla uyumlu. Ankara mutlu olmasa da Türk askeri baskısı böyle bir sonuç doğuruyor. Tabii bu Kürtlerin müzakerelerle bir statü elde etme beklentisini zora sokan bir gelişme. Yani Kürtler açısından henüz ciddi bir müzakereye girmeden ve bir şey elde etmeden sahadaki koşullar değişiyor.

"TÜRKİYE İDLİB’DE ELİNİ RUSYA’YA KAPTIRMIŞ DURUMDA"

Ağırlıklı olarak cihatçı grupların kontrolündeki İdlib’e yansıması nasıl olur?

Türkiye İdlib’de cihatçı kümelenmeyi koruyan bir kalkan pozisyonunda duruyor. Erdoğan Suriye’de istediğini almadan bu pozisyondan çekilmek istemeyecektir. Kendi terör örgütleri listesindeki HTŞ’nin ana hakim güç olması gerçeğini de gözardı ederek böylesi bir politikada ısrar sürüyor. Bu alanda Türk-Amerikan tercihleri örtüşüyor. Dikkat edilirse ABD İdlib’de asla HTŞ’yi vurmuyor, HTŞ’nin rakibi olan el Kaide ve IŞİD uzantılı yapıları hedef alıyor. Çok seçici bir yaklaşım. Kürtler konusunda ayrışsalar da Türkiye ile ABD’nin ortaklaştığı alan burası. Ama İdlib’de Türkiye’nin taahhütleri var ve bir anlamda elini Rusya’ya kaptırmış durumda. Moskova bu baskıyı sürdürecektir.

UKRAYNA HESAPLAŞMASININ YANSIMASI SURİYE ÜZERİNDEN

Ukrayna üzerindeki ABD-Rusya hesaplaşmasının Suriye’ye yansıması için ne söylersiniz?

Cenevre süreci de bir türlü yürümüyor ve Astana’ya vurgu yeniden öne çıkıyor. Aslında Ruslar Astana’yı Cenevre’yi arkadan itecek bir zemine oturtmaya çalıştı ama o zemin hâlâ bir şeye yaramadı. Şimdi Rusya-ABD kapışması Ukrayna’dan dolayı tırmanışa geçerken hesaplaşma Suriye’ye de yansıyor. Haliyle Suriye hareketliliği sürecek. Son bildiride sığınmacıların kendi yerlerine döndürülmesi bunun için altyapı hazırlıkları ve yardımların yapılması gerektiği vurgulanırken BM dışı yaptırımlar da eleştirildi. Yani ABD ve Batılı müttefiklerin Suriye’nin normalleşmesi ve düzlüğe çıkmasını önleyen politikaları hedef alındı. Ankara’nın buna eşlik etmesi önemliydi. Bu Erdoğan’ın Suriye’nin yeniden inşasında beklentilerine de denk gelen bir nokta.