Leyla Zana'yı nasıl hatırlarsınız? 1991'de Diyarbakır'dan seçilerek Meclis'e gelmiş, genç, umutlu, gözleri parlayan bir kadın milletvekili olarak.
Uzun siyah saçlarını abartısız sarı, kırmızı, yeşil bir bantla toplayarak çıktığı kürsüde resmi yemin yanında Kürtçe "Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için mücadele edeceğime yemin ederim" demişti. Dünya başına yıkıldı.
Neydi o renkler? Doğada var mıydı ki, bu densiz kadın başına bağlamıştı. Kürt ne demekti? Bu ülkede Kürt mü vardı? Onlar süfli varlıklarını uzakta yaşabilirlerdi ama bizden uzakta. Hatta olmayan ama onların var zannettikleri ilkel dillerini (pardon, sınır ağzını), milletin kutsal kürsüsünde konuşmak ne haddineydi, kardeşlik adına da olsa. Türk'ün kardeşi ancak Türk olabilirdi. (Haydi biraz esnetip "Türkî" diyelim) Bu kadın sadece kürsüden değil, Meclis'ten de atılmalıydı. Nitekim atıldı. Ama dışarı değil, içeri. Tam on yıl diğer partili arkadaşlarıyla hapis yattı; tamamen intikam duygularımızın hedefi olarak. Kürt siyasetinin başka temsilcisine izin verilmediği için bu rolü kanla ve silahla elde eden PKK ile ilintisi var diye yapıldı bu.
Kendiliğinden bir temsilci
Bugün Leyla Zana aynı Kürt siyasal ikliminden çıkıp Parlamento'ya kendi bölgesinin temsilcisi olarak geldi. PKK oralarda hâlâ en baskın siyasal örgüt. Üstelik silahlı olduğu için kapladığı alandan daha fazla kişiyi ve yeri etkiliyor. Yani bölgenin kaderinde pek değişen bir şey yok. Ama iki çok önemli, değişiklik var.
Artık, bütün tanımları eskitmiş bir yurttaşlar arası kavganın bize kaybettirdiği canlar, servet, zaman, demokrasi ve gelişme açığının daha fazla sürmemesi arzusu tüm yurtta paylaşılıyor. Bu işin çözümlenmesi genel bir istek haline gelmiş bulunuyor.
İkincisi, resmi güvenlik politikaları nedeniyle rakipsiz bir siyasal-silahlı örgüt hale gelen PKK'nın artık ulusal birlik içinde Türkiye'de Kürtlerin eşitliğine dayalı bir çözüm isteyip istemediği pek net değil. Örgütün tüm Kürtleri yönetmek istediği açık. Bunu elde edinceye kadar mücadele edecek mi? Bu mümkün mü? Diğer yandan, Türkiye'de barışçı bir çözümü engelleyip Kürt halkının istediği kavgasız, gürültüsüz bir hayatı geciktirdikçe örgütün gündeminin Türkiye şartlarınca değil Ortadoğu'nun kaypak zemininde ve ülke dışı aktörle mi kotarıldığı kuşkusu doğdu.
İşte Leyla Zana tam bu konjonktürde ortaya çıktı. Artık deneyimli bir politikacı ve halkının akil kadını olarak onun sözcülüğünü yapabilecek manevi bir konuma sahip. Bir yaptırım gücü belki yok ama inandırıcı bir şeyler söyleyebilmek ve kendisini dinletebilmek yetisi var. O da bunlara dayanarak süren yurttaş kavgasını durduracak güçte gördüğü Başbakan'la görüşmek istedi.
İstekler-beklentiler
Görüştüler ve Kürtlerin ne kadar "mümkün" istekleri olduğunu bir kez de onun ağzından duyduk. Oslo'da başlayan ve üç buçuk yıl sürdükten sonra bir sürü mutabakat noktasını içeren bir metinle sonlanan görüşmelerin devam etmesi isteniyor. Bu istek artık anlaşılmış olan iki gerçeğe dayanıyor. Uzun yıllar süren "sosyal anlaşmazlıklar", sorunun parçası/ortağı olan taraflar müdahil olmadan çözülemez. Sorunun ortakları, çözümün de ortağı olmalıdır.
Diğer yandan çoğunluk azınlığın onur, hak, özürlük, adalet ve refah isteklerinin garantörü olmalıdır. Bu, güçlülüğün getirdiği toplumsal bir sorumluluktur. Bu sorumluluk yeterince karşılanmadığı takdirde toplumun dengeleri bozulur ve çoğunluk da güvenlik, hak, özgürlük, adalet ve refah hedeflerine ulaşamaz. Modern çağın ilkesi, "yaşat ki yaşayasın, donat ki donanasın, adil ol ki adalet herkes için mümkün olsun"dur.
Bir de Kürtler kendi anadillerinin özellikle yaşadıkları yerlerde eğitim, yargı ve kamu hizmetlerinde kullanılmasının bir evrensel insan hakkı olduğunun kabulünü ve uygulanmasını bekliyorlar.
Zana özerklik ve de yönetimde yerindenlik taleplerini bu aşamada dile getirmemiş görünüyor ki, akıllı bir tutumdur. Görüşmelere azami isteklerle başlanmaz.
"Kürt sorunu"nda vardığımız nokta budur ve Leyla Zana bu nedenle Başbakan'a gitmiş ve bu gerçekleri paylaşmıştır. Gerisi çağdaş hukuk ve yönetim ilkelerini ülkemizde ne kadar istediğimize ilişkin bir çoğunluk iradesinin oluşması meselesidir. Bakalım bu irade tez zamanda ortaya çıkacak mı?