Dipsiz Kuyu

Abone Ol

Dipsiz Kuyu namındaki bu sütun, 31 yıllık gazeteciliğimin 10’uncu, kendisinin dördüncü gazetesi Habertürk’te 17 yaşına vardı.

Üstünde benim adım yazıyor, tabii ki imzamla sorumluluğunu alıyorum ama…

Yüzlerce, hatta binlerce, temsili dikkate alırsam belki yüz binlerce kişi de bu sütunu yazdı.

Bazen benim kalemimle, bazen kendi sesleri, nefesleriyle.

Öyle oldu ki…

Esasında birbirine diş bileyen, bir ötekine düşman kılınan, dilim varmıyor ama, bir diğerine ölümüne yollananlar dahi bu “Kuyu”da buluştu.

Belki el ele vermediler ama, buradan peş peşe ses verdiler. Hep birlikte güvendiler.

 

***

 

Şöyle desem size:

Hani “50 bin ölümüz var” deniyor ya…

50 bin ölümüz” için de burada yer oldu.

Şehit” çocukların yoksul analarının ağıtları da…

Canlısı insan yerine konmamış binlerce asker de.

Mezarsız kalmış, bir toplu mezara tıkılmışlar da.

Binlerce kaybın çığlığı da.

Delik deşik Uğurlar da.

Öğretmenlikleri çok görülen öğretmenler de, ekonomi sayfalarının patronlara, genel müdürlere taparken görmezden geldiği on binlerce banka ve çağrı merkezi çalışanı da, aşağılanan ölü tersane işçileri de, üstünde bir üniformayla iliği emilen özel güvenlikçi de, tabut tabut sıralı madenciler, çadır çadır direnmiş Tekel’ciler, grevci gazeteciler, kovulan ünlü, ünsüz meslektaşlar da, kamyon kasalarından dökülen süt kokulu minik tarım işçisi kızlar da.

Bedeni ve ruhu köleleştirilmiş, köleleştirmeye isyanı olmuş hemen herkes.

 

***

 

Gün oldu, bazıları ilk kez bu “kuyu”dan çığlık attı; ama dirisi, ama ölüsü.

Gün oldu, bu “kuyu”daki sesleri bir duyan oldu, hiç olmazsa yapraklar kımıldadı.

Gün oldu, kimilerinin sabırlı, onurlu mücadelesine bir kuyu dolusu selam da buradan gitti.

Gün oldu, belki kimsenin umurunda olmadı ama bir kayıt düştü, bir çentik atıldı.

Gün oldu, kendi sesini bile duymak istemeyenler, kendi sesine yabancılaşmış olanlar, kendi kalbinin tıklamalarını ıskalayanlar buradaki titreşimlerle kıpır kıpır oldu, kendi ruhunun tozunu siliverdi.

Gün oldu, bu nevi yazılarla ödül aldım; gün oldu bu nevi yazılarla yargılandım, mahkum da oldum.

Gün oldu, kovuldum; gün oldu muhabbetle kabul edildim, çağrıldım.

Gün oldu, iki ay arayla, kalbim sıkı bir yokladı, damarların inceldiğini gördüm, şükretmeyi daha bir öğrendim.

Gün oldu, en yakınlarımda en sevdiklerimin en amansız hastalıkla mücadelelerinde seferber ve nefer oldum; eli elimde kaybımı ellerimle toprağa verdim, eli elimde yoldaşımla çocuklarımızın kalbi, vicdanı, aklı dolu yolculuğunu eksik bırakmamaya bilendik, direndik.

 

***

 

Bir yazı, gazetecilik, edebiyat, öğretmenlik ailesine doğmuş ve neredeyse en başından babasız kalmıştım.

O doğuştan mirası kendimce ama dürüstçe üstlenip ihanet etmemeye çalıştım.

Büyümüş, kalbimin solda attığını fark etmiş, soldan atmıştı vicdanım da; o sonradan mirasın özünü de incitmemeye uğraştım.

6 yaşımda yetim, yatılı okula adım attığımda, ilk duam kimsenin beni ezmemesi üstüneydi.

Yetiştim, ilk büyük temennim ve hayalim kimsenin kimseyi ezmemesi üstüne oldu.

Vatanımı, insanını sevmeden sevmeyi hiç anlayamadım…

Onca inanç, ahlak, namus, bayrak, kutsallık iddiaları ardındaki yağmayı, arsızlığı, hırsızlığı, şiddeti, haset ve fesadı, kalleşliği anlamaya ve anlatmaya gayret ettim.

Güçlülerin zaten güçlü bir sesi, itirazsız otoritesi vardı; altında kalmamayı ilke edindim.

Güçsüzlerin sessizliği bu sütunun her kelimesinde haykırsın istedim.

Boyun eğmeyi hiç sevmemiştim…

Çok genç yönetici oldum, belki bin tür hata yaptım, bin tür sevap bin tür günahla yoğruldum ama kimseye de boyun eğdirmek istemediğim için, yönetilmemeye ve yönetmemeye karar verdim.

 

***

 

Şimdi çocuklarım üstüne titrediğim kadar, tüm çocukların üstüne titremeye çalışıyor, en azından kelimelerim.

Bir anne İğneada’da evladının hiç değilse akıbetini öğrenebilse, teselli bulacağım…

Bir ana ile ölüm orucundaki evladı, Dersim’de toplu mezardaki diğer oğlun bir kemiğini bulup bir mezarını kazabilir, oraya dualarını, çiçeklerini bırakabilirse, bulabildikleri teselliyle azıcık soluklanacağım.

 

***

 

Pek alışık olmadığınız üzre, böyle “bencileyin” niye yazıverdim durup dururken.

Kuyu mu kurudu, dipsizliğin dibine mi vardım?

Yok, öyle değil.

Herkes gibi “izin” yapacağım, müsaadenizle.

Önce, “herkes gibi” yazıları kesecektim.

Sonra yarım aklım şöyle çalıştı:

Madem senin kısa öykün budur, madem burası sadece sana ait olmayan bir kuyudur, madem binlerce insan da buraya yürek, kelime, bir virgül koymuştur hiç değilse…

O zaman, sen yazma, tamam, ama onlar yazsın.

O yüzden, müsaadenizle ben azıcık kenarda durayım.

Üstünde imzam, aklaşmış suretim yerinde dursun.

Siz buyurun.

Belki sevinçlerinizle de, ama galiba, daha ziyade dertlerinizle.

Kim olursanız olun, buyurun.

Dipsizlik sizin, Kuyu sizin!

Kendimi siz, sizi de kendim bildiğimden.

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }