'Dil! Dil!' Diye Bağıranlar!

Kafka’yı Kafka yapan şey onun hikâyesidir, yarattığı dünyadır.

Uzun süredir zihnimi kurcalayan sorudur bu: Bizimki gibi bir kültürde, bir toplumda yazının varoluşu nedir? Şeylerle aramızda duran, şeyleri daha net görmemizi sağlayan bir türdür aynı zamanda yazı. Burada edebi türden bahsettiğimi herhalde söylememe gerek bile yok, yoksa bir parlamentonun tutanaklarının işlevinden bahsediyor değilim.

Kimsenin Çek asıllı Kafka’nın Alman diline yaptığı katkıdan bahsettiğini okumadım (Alman dilinin en büyük yazarlarından biridir Kafka, demek dışında).

Kafka’nın yabancı dillerde daha fazla okunmasının bir nedeni de bu olsa gerek: yarattığı dünya. Tabii nasıl anlatıldığı da önemlidir. Kafka sadece dil ya da hikâye değildir; biçemdir, üsluptur ve dahasıdır. Elbette Almanlar Kafka’nın yarattığı kaotik dünyadan uzak durmak istiyor da olabilirler bu gün. Ama Ortadoğu adalet, iktidar ve ailenin hâlâ ilk sıralarda sorun olduğu bir yer, tam da Kafka’nın en çok okunmayı hak ettiği yer belki de.

Bizim gibi liseye kadar bile doğru dürüst Türkçe konuşmayı beceremeyen Kürt asıllı (Evinde, bahçesinde ana dilini konuşmaya mahkûm edilmiş) kişilerin daha sonra oturup bu dilde eser vermeye kalkışması, hemfikiriz ki hiç de kolay değil. Kendi adıma söyleyeyim bırak liseyi, üniversite yıllarımda bile doğru dürüst Türkçe konuşamıyordum. Sınıfın en arka sandalyelerinde oturup susardım, hiçbir derse doğru dürüst katılamamamın en büyük nedeni de dildi.

Anlıyordum ama karşımda su gibi akan Türkçeleriyle konuşan bu kişilerle yarışmak zordu (Oysa çok iyi bir okurdum).

Doğrusu şimdi dilin bir yarış olmadığını düşünüyorum.

Hiçbir İngiliz’in Salman Rüsdi’nin ya da Naipaul’un kitaplarından daha iyi İngilizce öğreneyim diye okuduğunu sanmıyorum (Bu tamamen benim kişisel görüşüm, istatistiklere bakmadım). Hint asıllı bu yazarların da böyle bir iddialarının olabileceğini düşünemiyorum bile.

Ki öyle bile olsa, bu kural her yerde ve herkes için geçerli olmamalıdır.

Öyleyse benim hikâyemi merak etmeyip benden öz Türkçe öğrenmeyi bekleyen, yazım kurallarına özen gösterip göstermemem dışında yazımın başka hiçbir yönüyle ilgilenmeyen, hatta burun kıvıran bu kişi ya da kişilere ne demeli? Yıllarca televizyon dizilerinde ve sinemalarda üslubumla alay edilip küçümsenmesi de cabası. Sonradan öğrendiğim bir dilde konuştuğumu akıllarına bile getirmediler. Elbette ki yazdığım dilin kurallarına uymak en doğrusudur, sonuçta yazım kuralları ve benzeri koşullar okurun eseri daha doğru anlayabilmesi için vardır.

Tam da şu anda zihnimde eline binlerce yıllık bir öykü nüshası geçen Borges canlanıyor (Ah Borges, hayalinle bile avutuyorsun beni).

Öyküdeki de-da’lara takılmıyor Borges (Bazı çokbilmiş editörlerin ‘sırf de-da’ları karıştırıyor diye dosyasını çöpe attığım yüzlerce kişi var’ dediği bir yer burası, derken bile kibirlerinden salyalarının aktığını görürsünüz), ya da anlatım bozuklarına yazım hatalarına. İstediği tek şey bu öyküyü anlamak ve bu öykünün dilini çözmek.

Bizim gibi ikinci dilde yazanların en büyük sorunudur bu, hâkim dilin generallerinden(!) onay beklemeden bir adım bile ilerleyememek. Bir de bazı dergi ve yayınevlerin etrafında kümelenme var ki bunlarda, istemezlerse o kümeye dâhil olmak için ağzınla kuş tutsan boşunadır. Trajiktir bu aslında. Nitekim tuhaftır, bu generallerin en fazla rahatsız olduğu şey yine bu dilin editöryal düzeltiyle hal olacak yönüdür. Bu dilde büyük eserler vermiş büyük kafaların bile kitapları baskılarını yaparken hâlâ onlarca editörün elinden geçer oysa, bilmelisiniz.

Bu generaller(!), Türkiye için söylüyorum, her fırsatta Sait Faik deyip dururlar sözgelimi. Sait Faik değerlidir elbette. Bu kişiler iki dünya savaşının ortasında yaşamış ve insanın insanlıktan çıktığı bir çağda oturup insanı en insancıl yönüyle yazan birinin adını anarak kendilerini onun yanına koymaya çalışmaları, kanımca boşuna bir çabadır. Unutuyorlar ki, Sait Faik’i Sait Faik yapan şey hikâyelerindeki insancıl yanıdır aynı zamanda. O yıllarda yazıp içindeki insancıl yönden uzaklaşmış yazar ve şairlerin bu gün unutulup terk edilmesinin (okul müfredatlarıyla teşvik edilmelerine rağmen) en büyük nedeni de bundandır.

Hiç kuşkunuz olmasın, bu generaller(!) de eninde sonunda eserleriyle hatırlanacak ya da unutulacaktır.

Dil önemlidir kuşkusuz, ama kimse sonradan öğrendiğim bir dilden öz dillerini öğrenmeye kalkışmasın, zira öğrenemeyecekler asla, böyle bir gayem de yok zaten. Ben kendi sesimi-hikâyemi anlatmanın derdindeyim (Ders vermek değil maksadım, yanlış anlamayın, toplumu düzeltmek gibi bir gayem asla olmayacak, bunun için gereğinden fazla gönüllü ahlak savunucuları var zaten).

Sırf bu nedenle bu dilin gerçek sahiplerine (Bir dilin gerçek sahipleri var mıdır, bundan kuşkuluyum, ama birileri kendini öyle görüyorsa öyledirler herhalde demek dışında bize söyleyecek söz kalıyor mu?) dillerini öğretmeye çalışan kişilere de acıyorum desem ayıp olur, ama şaşıyorum, buna hiç gerek yok.

Dili önemsiyorum elbette, köpek dili, maymun dili ya da uzaylı dili olsa da anlamaya çalışırım ve bu dillerde yazmayı da... Hikâyelerini merak ediyorum. Burun kıvırmadan beni anlamaları da isterdim. Japonca bilseydim Japoncada, İngilizce bilsem İngilizce de yazardım. Ama Japonlara Japonca, İngilizlere de İngilizceyi öğretmeye kalkışmaz, kendi hikâyemi kendi kusurlarımla dinlemelerini sağlamaya çalışırdım, hepsi bu kadar, daha fazlası değil.

Kusurlar saflıktır aynı zamanda, varoluş nedenidir belki de öznenin.

Hikâyemi dinleyip dinlememek onlara kalırdı.

YORUM EKLE

Demokrat Haber’e Patreon'dan bağış yapabilirsiniz > > > > >