“Zücaciye dükkânına girmiş fil” benzetmesi halk dilinde ve günlük konuşmada sıklıkla başvurulan ve kimi durumlara gönderme yapmak amacıyla kullanılan çok bildik sözlerden biridir. Epeydir yatak odalarına dadanmış ve oradan bir türlü çıkmak bilmeyen bir devlet erki görünce ister istemez aklına geliyor insanın.
Aslında hikâye çok tanıdık ve eski. Hikâyenin bir bölümü, aslında “şapka devrimi” ile başlamaktadır. Ardından, yakın bir geçmişte “şapka devrimi”ne göre daha güncel sayılabilecek, “türban”, “kamusal alan” konuları ile sürmüştür. Sonra da 2012 sürümüyle devam eden bu hikâye, bir süreden beridir ısıtılmış olan “üç tane, üç de yetmez beş tane” şeklinde gündeme taşınan çocuk sayısı konusundaki “buyruklar” ve ardından Mayıs ayında hızlı bir şekilde ortalığa saçılan kürtaj tartışması ile devam etmektedir.
Devlet, “uhrevi” yaptırımlar uygulamak istiyor
Bütün olan biten içinde, söylenenler arasında akla gelen binlerce soru var aslında. Ancak bunlardan bazıları üzerinde öncelikle durulmalı:
Devlet neden var? Hukuk, devlet tarafından hangi amaçlarla, nasıl düzenlenmelidir? Devletin müdahalesinin sınırları nereye kadar olmalıdır? Devleti yatak odasına sokan düşünce nereden kaynaklanmaktadır ve devleti yatak odalarından çıkarmak neden gereklidir? Devlet insanların nasıl yaşayacağını düzenleme hakkına sahip midir?
Sorular ve tartışmalar bu eksenden de değerlendirilmeli ve devlet irdelemesi bu açıdan da yapılmalıdır.
En basit tanımıyla devlet “insanların toplumsal hayatlarının sürdürülmesi sürecinde ortaya çıkan bir örgütlenme biçimi” olarak ifade edilebilir. Böyle bakıldığında devletin, nitelik olarak bütün diğer toplumsal örgütlenme biçimlerinden farkı yoktur. Devletin niteliği de -doğal olarak- o örgütü yapılandıran güçlerin niteliğine bağlı olarak şekillenir ve özellik kazanır. Devlet örgütünün en temel kurumsal gücü hukuku şekillendirme ve şekillendirilmiş olan hukukun özelliğine göre yaptırım uygulayabilme yetkisini elinde bulundurmasıdır (ki bu durum, istisnasız olarak her devlet yapısında totaliter bir özellik içermektedir). Devletin hukuk kuralları üzerinden yaptırım uygulama gerekçesi ise (devleti yönetenler tarafından), toplumsal yaşamın gereksinimleri ile açıklanmaktadır. İşte sorun tam da bu noktada başlamaktadır. Çünkü can alıcı soru toplumsal yaşamın gereksinimlerinin kimin tarafından belirleneceği olacaktır.
Devletin bütün totaliter eğilimleri, toplumsal yaşamın gereksinimlerinin, devletin yönetici grubunun belirleyeceği/belirlemesi gerektiği düşüncesinden hareket etmektedir. Böyle olunca da devlet, belirlemiş olduğu gereksinimlerin hayata geçmesini sağlayacak önlemler alma refleksi ile hareket eder ve bu noktada açığa çıkan çatışma alanları belirginleşir.
Eski rejimin devleti, tanımladığı toplumsal gereksinimler doğrultusunda “türban” sorununun toplumsallaşması sonucuna yol açmış ve toplumda bu temel üzerinde bir çatışma alanı oluşturmuştu. Burada devletin totaliter gücüyle dayatılan bir yaşam biçimi, devlet mekanizmasının bütün araçları kullanılarak toplumsal bir baskı aracı haline getiriliyordu. Toplumu şekillendirme amacına yönelik olan bu baskı aracının meşruiyetini sağlamak için “akademik düzeyde” yürütülen tartışmalarla “gerçek İslam”da türbanın yeri olmadığı açıklanmaya çalışılıyordu. Böylece bu faşizan tutum, akademik bir maske ile masumlaştırılmaya çalışılıyordu. Server Tanilli tam da bu duruma uyan şu tespiti yapmıştı :“Faşist ideolojinin genel çizgilerini belirtebilmek kolay değil. Çünkü faşizm, hiçbir zaman derli toplu bir öğreti, belirli bir sosyal ve siyasal felsefeyle ortaya çıkmadı. Faşizmde öğreti, eylemin ardından gelir; amacı, yapılıp biteni açıklamak ve haklı göstermektir.”
Bugün, aradan geçen bunca zaman içinde gerileyen eski rejimin aktörleri, bu dayatmacı güçlerinden çok şey yitirmiş görünmektedirler. Rejimin yeni sahipleri, eski rejimin faşizan yanları üzerinden eleştiriler yaparak toplumsal meşruiyet sağlamak yoluna gittikten sonra, tam da aynı aygıtları çok benzer bir biçimde, yeniden ama farklı bir renge büründürerek kullanmaktan hiç de geri kalmamaktadırlar.
Bu kez, tanımlanan toplumsal yaşamın gereksinmeleri farklı gerekçelere dayandırılıyor ve bu gerekçeler üzerinden hareket edilerek eski rejimin dayatmalarına benzer ve hatta daha ileri bir noktadan totaliter bir anlayışla toplumsal biçimlendirme hedefleniyor.
Artık şimdi, toplumsal yaşamın gereksinmeleri daha çok dinsel duyarlıklar üzerinden geliştiriliyor. Din ve ahlak paradigmaları yeni hukuksal düzenlemelerin temel dayanakları olarak kullanılıyor.
“Toplum yaşamında ilişkiler, çeşitli kurallara tabidir. Bu kuralların başlıcaları dinsel, ahlaki ve hukuksal kurallardır. Hukuku öteki kurallardan ayıran çeşitli farklılıklar içinde en önemlisi ‘yaptırım’ının niteliğidir: Dinin yaptırımı ‘uhrevi’, ahlakınki ‘vicdani’dir. Hukukun yaptırımı ise ‘devletçe güçlendirilmiş’tir; hukuk kurallarına uymayanlara karşı devlet mutlaka müdahale eder ve hukuka uymayı ‘zorla’ sağlar.”(S.Tanilli). İşte tam bu noktadan sonra, ‘uhrevi’ ve ‘vicdani’ bir yaptırım alanı içinde kalması gereken kurallar, hukukun yaptırım alanı içine sokulmakta, böylece devlet, kendi koyduğu kurallar çerçevesinde bir “toplumsal vicdan” tanımlamakta ve “uhrevi” yaptırımı da kendi eliyle “dünyevi” araçlarla (hukukla) sağlamak görevini üstlenmektedir.
İster “türban” sorunundaki tavrı, ister kürtaj konusundaki tutumu olsun, devletin insanlara nasıl yaşayacaklarını dayatmayı tercih etmesi ve toplumu yukarıdan aşağı doğru biçimlendirme isteği birbirinin tıpatıp aynı ruh halinden beslenmekte ve ileri faşizan bir özellik göstermektedir.
Sağlıklı nesil” ve “çoğalma” vurgusunun temeli nedir?
Devlet yetkilileri, uzunca bir süredir yapmakta oldukları açıklamalarla içeri daldıkları yatak odalarından çıkmak niyetinde olmadıklarını göstermektedirler. Önce “üç çocuk” sonra “üç de yetmez beş çocuk” dayatmaları, ardından patlak veren kürtaj tartışmaları ve bütün bu tartışmalara üretilen gerekçeler tam da literatüre geçebilecek cinstendir.
Gerek çocuk sayısı, gerekse kürtaj konusunda, devlet yetkilileri tarafından ileri sürülen dayanak noktaları, “sağlıklı nesil”, “genç nesil”, “üretken nesil”, “günah”, “çoğalma” vb. gibi gerekçeler olmaktadır. İncelendiğinde aslında bunların, tarihte ilk kez kullanılan gerekçeler olmadığı kolaylıkla görülebilecektir:
“Fakat insan, kendi zürriyetini sınırlamaya kalkarsa işte o zaman iş değişir…Hiçbir zaman milleti düşünmeyen, yalnız kendi şahsını düşünen insanın bu davranışı daha insani ve daha adilane görünse de tamamen yanlıştır… Çünkü doğum melekesi sınırlandırılıp da doğum azalınca, en kuvvetli ve en sağlamların yaşamalarını sağlayan tabii hayat mücadelesinin yerine, pek açık olarak en hastalıklıları ve zayıfları kurtarmak işi ortaya çıkacaktır” şeklinde ifade edilen bu düşünce, “milleti düşünmeyen” bir anlayışın insani ve adilane olmayacağını ileri sürmektedir. Yine aynı düşüncenin sahipleri, doğum kontrolünün de toplumsal bir felakete yol açacağını ileri sürmekte ve “…insanlar çoğalmayı suni olarak sınırlama (doğum kontrolü) yoluna gidecekler ve milleti bekleyen…hazin akibeti hazırlayacaklardır” demektedir. Böyle bir toplumsal var oluş düşüncesi, daha sonra bir milletin geleceğine ilişkin olarak da “Bu durumda Alman milletinin geçimini kim, nüfusunun artmasını sınırlama yoluyla temin etmek isterse, alman milletinin geleceğini elinden alıyor demektir.” vurgusu ile nasıl bir “milli gelecek” tasavvur ettiğini ifade etmekte ve sözü “İnsanın bekasını sağlama içgüdüsü, insan topluluklarının oluşumunun ilk sebebidir. Bu yüzden devlet bir ırk organıdır, bir iktisadi teşkilat değildir.(a.b.ç)” noktasına kadar ilerletebilmektedir.
Kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, yukarıda belirtilen düşünceler, Nazi Almanya’sının temel ideolojisini şekillendiren Hitler’e aittir. Hiçbir toplumsal olgunun tesadüflere bağlı olarak geliştiği iddia edilemez. Şimdilerde süren kürtaj ve çok çocuk yapma dayatmalarında ileri sürülen gerekçelerin de tesadüflere bağlı olarak şekillenmesi elbette mümkün değildir.
Demokrasinin en büyük düşmanı
Eski Yunanlılara göre “demagoji”, demokrasinin en büyük düşmanıydı. Yani demokrasinin en eski düşmanı safsatalardır. Safsataların en temel dayanakları ise toplumsal ajitasyon noktalarıdır.
Toplumun geleneksel duyarlıkları üzerinden ajite edilen topluluklar açısından, safsatalar ile demokrasinin kurallarını birbirinden ayırmak bazen hayli güçleşebilmektedir. Toplumun zayıflatılan algıları ve yaratılan şizofrenik toplumsal hayat, demagoji yapma olanaklarını olabildiğince çoğaltır. Böyle bir ortamda her demagojik yaklaşım demokrasi düşüncesinin biraz daha güç kaybetmesine yol açar.
Şimdilerde demagojisi hiç olmadık kadar çoğalmış bir toplumsal hayat, giderek daha çok kendini hissettirmektedir. Demokrasinin bu en büyük düşmanı karşısında söylenecek en anlamlı söz, “her kese eşitlik, her yerde demokrasi” olmalıdır.
Devlet gücü, hiç kimsenin, ne başörtüsüne, ne yatak odasına, ne de rahmine müdahale etme hakkına sahip değildir!
Devlet erki, belli sınırlar içinde kalmak koşulu ile, toplumsal kararlaşmalardan alacağı yetkiyle ancak devletin tüzel kişiliği ile ilgili olabilecek alanlarda düzenleme yapma iddiası taşıyabilir. Hiçbir kadının bedeni ve rahmi devletin müdahale alanı içine sokulamaz! Bu müdahale, ancak totaliter bir anlayışla beslenen mütecaviz ve erkek egemen bir yaklaşımın ürünü olabilir. Biraz detaylandırıldığında ve dikkatle irdelendiğinde, böyle bir yaklaşımın, sokakta kadına yönelen şiddetten, tacizden ve tecavüzden beslenen bir toplumsal algıya hitap edeceği kolaylıkla anlaşılabilir.
Hiçbir “bilimsel”, “tıbbi”, “ahlaksal” veya “hukuksal” gerekçe kadının bedenine yönelik böyle bir müdahaleyi haklı çıkaramaz!