Ete kemiğe bürünmüş bir çiçektir, dervişlerin lügatinde. Halbuki, kuşku kamaşmasıdır. Gözdeki ve yürekteki, garip gizli gerçeklerin. Biz giderek tüketildikçe, daha da belirginleşir. Önümüzdeki pusları, şarkılar ele verir. Bütün sesler birbirine karışır. Kimse duymasın, büyük felaketimizi. Haksız yere hızla yükselip, pek fena düşmemizi. Donuk kuşkular gidince gelir dans eden kuşlar...
Bir yerliyim ben, yerimi bulamadım, yurdumu daha doğumumda yitirdim. Küflendi hudutlarım, kırıldı köprülerim. Loş ve sıvasızdı, yeniyetme gençliğimin evleri. Duvardan duvara yalandı. Her mektupta yeni kuyular açardık, sevgiliye, balta yoktu ama bıçaklardık. Kestiğimiz kıtadan yeni satırlar dökülürdü. Değmezdi bazı şeyler, bazen de biz değmeden edemezdik. Sonra, oturdum ve bekledim. Çok uzun bir süre...
Sahnem vardı, çıkmadım. Yeter ki dünya dönsün yeniden. Aşkı haz sanmadan, hiç naz yapmadan, her risaledeki gibi, kendimden kaçmak için çeşit çeşit çareler türettim. Ne alaycı bir kuştu, zaten çoktan uçtu... Kendi intiharımı hazırladım, hem de iki kere, yarım kaldım. Fakat halen yaşıyorsam, o da diğer yarımın karanlıklara otağını kurmasındandır, aydınlık yanımın gölgesinde.