Seçim sonuçlarını kaybeden-kazanan kriteri dışına çıkarak ele aldığımızda demokrasi açısından kaygı verici bir demokratik muhalefet boşluğu görmemek imkânsız. AK Parti iktidardaki muhalefet değil, artık iktidardır ve AKP otoriter-milliyetçi söylemle yürüttüğü seçim kampanyası sonucunda yüzde 50 oy almıştır. Bu resim görmezden gelinmemeli derim. Bu dediğimin AK Parti’ye oy verip vermemekle de doğrudan bir ilgisi yok.
Hemen söylemeliyim ki, seçmenlerin otoriter-milliyetçi söyleme oy verme dürtüsüyle hareket ettiğini, AK Parti’nin seçim başarısının bu söyleme dayandığını asla söylemiyorum. Yazdım, bu söylemin AK Parti’ye oy kaybettirmiş olduğunu dahi düşünmekteyim. Seçmenler, AK Parti’nin başarılı icraatlarına oy verdiler ve gelecekle ilgili bu iktidara güven duydular, vesayet rejimine geçit vermediler, Başbakan Erdoğan’ı sevdiler.
Bunlara eyvallah, fakat yine de sorun var. Birincisi Başbakan ve AK Parti yönetimi otoriter-milliyetçi söylemle oy kazanacağını düşünmemiş olsaydı bu yola girmezdi. Demek oluyor ki, seçmen tabanının genel eğilimi konusunda kafalarında böyle bir yargı vardı. Ve demek oluyor ki, seçmenlerinden ve parti tabanından bir tepki gelmeyeceğine güvenmiş durumdalar. Beni asıl kaygılandıran meselenin bu güven yönüdür. Menderes’in, Özal’ın düştüğü yanlışı düşündürüyor bana.
Yeni TBMM’nin temsil gücünün yükselmiş olması sevindirici fakat demokratik muhalefet açısından ise düşündürücüdür. BDP ve bağımsız milletvekilleri dışta tutulursa AK Parti çoğunluk partisi olarak karşısında yine demokratik muhalefet boşluğu görecek. Eğer Meclis içinde ve dışında etkili bir demokratik muhalefet olmuş olsaydı hiç kuşkum yok ki AK parti bu seçimlerdeki otoriter-milliyetçi taktiğe başvuramaz ve kanımca daha yüksek oy alabilirdi.
Artık olan olmuştur, bunları geçelim.
Tablo açıktır. AK Parti’yi riskli reformlara itecek sağlam iç ve dış nedenler yoktur. AB faktörünün etkisi de zaten uzun bir süredir zayıflamıştı. Bu durumda köklü demokratik reformların geleceği AK Parti’nin insafına kalmış gibidir. AK Parti’ye ilk günden beri şans vermiş biri olarak bu konuda hiçbir ön yargım yok, tersine şimdi daha da güçlenmiş olarak reformlara hız da verebilir. Fakat kaygısı çoğunlukçu değil çoğulcu demokrasi olanlar için mesele olasılıklara bel bağlamak değil sistemi güçlendirmek olmalı.
BDP şans olabilir
2007 seçimleri sonrasında da BDP’yi demokratik muhalefet açısından bir şans olarak görmüştüm. Gelişmeler o yönde olmadı ne yazık ki. Ayrıntılarına sonra girebiliriz ama BDP’nin ilk kongresini izledikten sonra, “Güçlerini Güneydoğu’da konsolide edeceklerini tahmin ediyorum ve dolayısıyla bu şans şimdilik yok” demiştim. Öyle oldu.
Bu kez BDP bir açılım yaptı. Sola zaten açıktı fakat farklı olarak diğer Kürt siyasi çevrelerine, dindarlara açıldı. Bu yeni durum gelecek için umut vericidir. Ne var ki, bu açılım bu haliyle BDP’yi Türkiye partisi yapmaya yetmeyeceği gibi, Demokratik Blok’u da demokratik muhalefet boşluğunu dolduracak bir güç yapmaz. Mesele izlenecek siyasettedir. Kürt hareketinin geniş açılı bir siyasete ihtiyacı olduğu her halde görülüyor artık.
Böylesi kapsayıcı, kucaklayıcı geniş siyasetin nasıl bir şey olacağını hiç kimse önceden söyleyemez, akıl veremez. Demokratik muhalefet boşluğundan kaygı duyan herkesle birlikte tartışmak, herkese kulak vermek, eleştirileri önemsemek gerek. Zira kapsanacak olanlar da en başta onlardır.
Bana şimdiden önemli görünen mesele BDP’nin kendisini fiili ana muhalefet partisi olarak görmesidir. Yalnızca Kürt sorununun çözümünün tarafı olarak görmek değil, ana muhalefet olarak görmek. Ana muhalefet misyonuyla davranan bir siyaset elbette Kürt sorununu da çözecek taraf olur, ama yalnızca Kürt sorununda kendini donduran bir siyaset bu çözümün kendi dışındaki koşullarının hazırlayıcısı olamaz.
Ana muhalefet misyonuna sahip çıkmayı her konuda konuşmak, eleştirmek, çözüm üretmek olarak da görmüyorum. Herşeyden önce karşı olmakla muhalefet etmek herhalde birbirinden ayrılmalıdır. Benim naçiz düşünceme göre günümüz artık “anti” değil alternatif olma zamanıdır. Anti-AKP değil, alternatif AKP, anti-Küresel değil alternatif küresel, anti-kapitalizm değil, alternatif kapitalizm...
Büyük buluşma için büyük ve yeni düşünmek şart.