Demek ki! Neymiş efendim?

Abone Ol

Demek ki %10 seçim barajı yönetimde istikrar sağlamıyormuş. Demek ki %50 oy oranıyla seçilen bir parti Meclis'e tek başına hakim olamıyor ve siyaseti tek başına yönlendiremiyormuş. Mesele vekil veya sandalye sayısı değil, milleti temsil etmenin anlamlandırdığı yasama işlevinde ve yetkide eşitlikmiş. Demek ki yönetimde istikrar, toplumda huzur, kurumlar arasında uyum, birlikte nasıl yaşanacağına ilişkin ortak değerler ve ilkeler üzerinde mutabakatı gerektiriyormuş. Bir çoğunluk iktidarı değil, çoğulcu bir katılma ve temsil olgusu demokrasi için daha önemliymiş.

Bu da yetmiyormuş; ortak yaşamın (kamu alanının) nasıl, kimler tarafından hangi liyakat ölçülerince yönetileceği konusunda da anlaşmaya varılmalıymış. Bunların olmadığı bir yerde parlamentonun açılışında hangi yemin edilirse edilsin çiğnenmeye mahkûmmuş. Hatta yemin anı, verilen söz ile çiğneme fiilinin aynı anda gerçekleştiği bir çelişkinin sergilenmesiymiş.

Ama usuldendir; insanlar zorunlu ve sorumlu oldukları bir görevi layıkıyla yerine getirecekleri ve beklentileri karşılayacaklarına ilişkin söz verirler. Bu sözle kendilerini bağlarlar. Dinin temel toplumsal bağ olduğu dönemlerde/durumlarda görevliler bağıta sadık kalacaklarına ilişkin bir kutsal üzerine yemin ederler. Bu genellikle kutsal kitaplardan biri olur. Maksat, verilen sözün ağırlığını artırmak ve yoldan çıkıldığında kutsalın ceza vereceği beklentisidir.

Laik toplumlarda siyaset erbabı ve kamu görevlileri söz verir. Görevlerini kötüye kullandıklarında ilahi bir güçten çok onlara görev vermiş olan kamu otoritesi yasalara göre ceza keser.

Bu yazıda süren boykot (BDP) ve protestonun (CHP) değil vekillerin ettikleri yemin üzerinde durmak istiyorum.

Mevcut yemin 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti (darbe) Anayasası'nın 81. maddesinde yer almaktadır.

Madde/yemin şöyledir: "Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim."

Bir kere bu metin, bir yemin olmamalı, bir tür görev 'sözü' olmalıdır. Bir kutsala (aslında devlete) teslim olmak değil üstlenilen kamu görevini doğru dürüst yapmanın taahhüdünü içermelidir.

"Hukukun üstünlüğüne... ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma..." dendiği anda Atatürk'ün yüksek manevi şahsiyeti ardına sığınmış buyurgan, vesayetçi bir zihniyetin kendisine meşruiyet aradığını anlıyoruz. Bu zihniyetin hukukun üstünlüğüne saygılı olduğu ne görüldü ne de görülecek. Hukuk, şu veya bu ideoloji veya siyasi doktrinle bağdaşmaz. Ama bunu bir parti yapabilir.

İkincisi, "milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma..." sözleri, gerçeklerle ne kadar uyumludur? Bu ülkenin parlamentosu bile fikirde ve gönülde bölünmüşlük nedeniyle toplanamamaktadır. Diğer yandan egemenlik ne zaman milletin oldu ki? Milletin egemenliği üzerinde hep kayıt ve şart vardı. Bu yeminin içinde yer aldığı Anayasa bile millet iradesinin ürünü değil.

Özetle, bu yemini edenler zaten onun gerçeklerden uzak olduğunu biliyorlar. Neden daha gerçekçi ve medeni bir sözleşme metni ile bu dili düşük gerçeklerle bağdaşmayan yemini değiştirmiyoruz? Gerçek demokrasiye geçiş için iyi bir başlangıç olmaz mı?

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }