Değişim sürprizler içerir

Abone Ol

Bizim yasalarımız, "dokunulmaz" kılınan şahısları korumakla kalmaz, aslında kamu görevlisi olup kendilerini 'devlet memuru' olarak görenleri de korur.

Onları, 1911 (1329) tarihli bir Osmanlı yasasına dayanarak ayrıcalıklı bir muameleye tabi tutar. İttihat ve Terakki yönetimi döneminde vaz edilmiş olan "Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat" hiç de geçici olmamış, cumhuriyet döneminde de yürürlükte kalmıştır. Memurlar hakkında yapılacak ilk soruşturmayı idarî makamlara bırakmış, son soruşturmanın icrasını ise umumi mahkemelere vermiştir. Bu suretle memur olan ve olmayan sanık arasında bir fark yaratılmıştır.
Bu "geçici yasa" 88 sene yaşadıktan sonra (1999'da) değiştirilmiştir ama devlet adına işkence, katliam yapanların, soyguncuların yargılanmasının önünde engel olma niteliği azalmamıştır. Soruşturma izni verme yetkisi İçişleri Bakanlığı'ndan alınıp valilere verilmiştir. Memurun yargılanması için savcılık ne derse desin kurum amirinin izni gerekiyor. İlk soruşturma savcılık tarafından değil kurum amirleri tarafından yapılıyor, bir şey bulunmazsa, soruşturma izni verilmiyor. Bu durum, iktidarların/yöneticilerin kendilerine yakın olan suçluları (kamuya zarar verseler de) korumasına olanak veriyor. Verdikçe de sistemin kendisini arındırması zorlaşıyor.

Amaç ve araç özdeşleştiriliyor

Hukukun üstünlüğüne pek geçit vermeyen bu durum son zamanlarda yargı kurumunda ve algısında meydana gelen değişiklikle birlikte demokratikleşmeyi geciktirecek bir nitelik arz ediyor. Yargı, siyasal davalarla uğraşırken (örneğin Balyoz ve KCK ) giderek ağırlığı hissedilen siyasal değerlendirmelerde bulunuyor. Bulundukça siyasal bir rol üstleniyor. Örneğin yargının "güvenlik" anlayışı, etkisini azalttığı askeri vesayetin mantığına yakın bir konuma oturuyor. Bilhassa özel görevli mahkemeler, demokrasi ve adalet ilkelerinden değil, güvenlik kaygısından kalkarak hüküm kuruyorlar. Genellikle dayandıkları Terörle Mücadele Yasası, terörizmi bir eylem biçimi (araç) olarak görmüyor. Terör eylemlerine girişen bir örgütün şiddet içermeyen tüm faaliyetleri kadar bu faaliyetlerle bir şekilde yolları kesişen örgüt üyesi olmayan kişileri de terör faaliyetinde bulunan teröristler olarak niteliyor. Böylece herhangi bir siyasal faaliyet, terör eylemi olarak yaftalanabiliyor. Bu da siyasetin alanını daraltıyor, terörizmi yaşamın her alanına sokuyor. Pek çok faaliyet suç kapsamına giriyor. Bu durum, demokrasinin eylem zenginliğinin önünü tıkıyor.
Bu yargı algısının siyaset üzerindeki iz düşümü, KCK tutuklamalarının BDP'nin kapatılmasına doğru genişlemesi. Eğer "terörle mücadele edeceğiz" diye bu yapılırsa, PKK yönetiminin ekmeğine yağ sürülmüş olur. Aranan yasal siyasal muhatap da sahne dışına sürülünce, "terörle mücadele; siyasetle müzakere" denklemi çökmüş olur. Çünkü siyasetle müzakere edilecek siyasetçi kalmaz, hepsi terörist olur.

Sessiz bir hazırlık mı?

Son zamanlarda dikkat çekilen bir başka olgu da devlet görevlileri düzeyinde kitlesel değişim. Kanun Hükmündeki Kararnameler (KHK) ile Meclis kısa devre bırakılarak Yürütme yeniden düzenleniyor. Bu uygulamalardan biri de Bakanlık altı kadrolarda bütün yetkili makamların boşaltılıp yerlerine yeni atamalar yapılması. Daha ehil, daha bilgili ve dünyaya açık insanlar getirilecekse amenna. Ama dokuzuncu yılını tamamlayan iktidarın tüm kadroları kötü olabilir mi? Bu neyin hazırlığıdır?
Sayın Başbakan'ın siyasette misyonunu tamamlamadan Çankaya'ya çıkmak istediği biliniyor. Oraya sembolik bir makam olarak bakmak niyetinde değil. İcracı bir işlev kazandırılabilirse Başkanlık koltuğu onun istediği makama dönüşebilir. Ne var ki Sayın Başbakan demokratik bir ülkenin başkanı mı olmak istiyor, yoksa yukarıda özellikleri belirtilen otoriter bir ülkenin mi?

 

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }