Değişen Paradigma

Abone Ol

İmralı’da avukatlarıyla görüşen Öcalan, Silvan saldırısını, ‘Askeri yakan ateş de, gerillayı yakan ateş de aynıdır’ diye yorumlamış. Ve gözdağı niteliğinde şeyler söylemiş:

“Yarın bunun on katı gelişebilir. Bir günde çok fazla kayıplar da yaşanabilir. Eskisi gibi kırsalda da olmayabilir, şehirlerde de olabilir.”

Öcalan, PKK’yı kurup Güneydoğu’da gerilla savaşı başlattığında Türkiye sağ sol çatışmaları ekseninde adım adım askeri darbeye gidiyordu. 1960-70’li yıllarda TİP dışında Kürt sorununa duyarlı ‘legal’ siyasetler yok gibiydi. Devlet sorunun varlığı kabul etmiyordu. TİP bu yüzden kapatılmıştı. 12 Eylül askeri darbesi 1980 öncesi toplumsal olaylardan sorumlu bulduğu demokratik örgütleri ağır baskı alıp solu ezerken, Kürtlere de Diyarbakır Cezaevi’nde ölümcül işkenceler uygulandı.

Siyasete soluk aldırılmadığı ve demokratik mücadele yollarının kapandığı bir ortamda 68 kuşağından da esintilerle ‘dağa çıkış’ çözüm olabilirdi.

Apocuların serüveni böyle başladı.

1984 Eruh ve Şendinli baskınlarıyla da Türkiye siyasi tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Tarih kanla yazıldı. PKK, geçen otuz yılda kitlesel bir güç haline geldi.

Abdullah Öcalan, İmralı’daki son değerlendirmesinde ‘BDP’nin PKK’yı temsil gücü yok’ derken şu gerçeği ifade ediyor:

“BDP’ye şiddetle arana mesafe koy deniliyor. Bu konuda kendilerini tam olarak ifade edebilmelidirler. BDP’nin şiddetle ne ilişkisi var, denilebilir. Şiddetle ilişkileri olsa silahlı olurlardı. Zaten BDP’nin PKK’yı, KCK’yı temsil gücü de, durumu da yoktur. Bunu açıkça söylemeliler.”

Öcalan doğruyu söylüyor, ama önemli bir çelişkiye düşüyor.

Bugün 1970-80’lerin Türkiyesi’nde yaşamıyoruz.

12 Haziran seçimleri Anayasal yurttaşlık, ana dile eğitim, yerel özerklik gibi alanlarda yeni bir ‘toplum sözleşmesi‘nin önünü açtı. Bunu da Parlamento yapacak.

Eğer BDP’nin İrlanda’da, İspanya’da olduğu gibi silahlı hareketi gerektiğinde durduracak ‘siyasi temsil’ niteliği yoksa bunca demokratik mücadele niye veriliyor?

1990’larda PKK Güneydoğu’da neredeyse ‘iç savaş’ koşulları yaratmışken, siyasi partiye gerek duyulmuyordu. Zaten ortada parti de yoktu; Kürt milletvekilleri İnönü’nün inisiyatifiyle SHP çatısı altında Meclis’e girmişlerdi.

Öcalan ve PKK, gerçekten silahların bırakılacağı bir çözüme inanıyorlarsa, BDP’ye siyasi temsil alanı açmalıdırlar. PKK’nın siyasallaşması da o yoldan olacaktır. 2009’da ‘demokratik açılım’ sürecinde bunlar konuşulur, tartışırken şimdi yeniden silahlı çözüme dayalı ‘Özerk Kürdistan’dan söz ediliyor.

1970’lerdeki paradigmanın tersine acaba Kürtler için bugün tek seçenek şiddeti sürdürmek midir?

Silahlı mücadelede ısrar, artık normalleşmesi gereken bir noktada Kürt hareketini Parlamento zemininden uzaklaştırıp zayıflatmayacak mı? Bu kadar kan dökülerek nereye varılacak?!     

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }