"Birkaç yıl önceki faşizm döneminin kudretli sahiplerinden Cemaat'in bugün yaşadığının adı da faşizmdir. Faşizme karşı çıkmak erdemdir.”

Bu sözler, gazeteci Ahmet Şık'a ait. Kendisi de aylarca tutuklu kalan bir gazeteciydi ve tutukluluğu cemaate olan eleştirileriyle ilişkilendirilmişti. Hatta gözaltına alınırken haykırarak söylediği "Dokunan yanan arkadaşlar!" cümlesi uzun süre gündemi işgal etmişti. İşte aylar sonra, yani bir yığın gazeteci ve televizyoncunun gözaltına alındığı bu utanç gününde, yazdığı bu cümle binlerce kez retweetlendi.

Ahmet Şık, her şeyden önce büyük bir alkışı hak ediyor. Diyebilirsiniz ki eski bir tutuklu gazeteci olarak tabi ki empati yapması gerekirdi ve elbette Ahmet Şık'a yakışan da bu tavırdı. Fakat, "Oh olsun!" da diyebilirdi. Zira o gözaltına alındığı gün, bugün savunduğu meslektaşları iyi bir sınav verememişti. Savunmasız bir insan için, kendisi hakkında "Gazetecilik yaptığı için tutuklanmadı!" minvalinde yazılıp çizilenlerin ne kadar yaralayıcı olabileceğini bir an düşünün. Bundan öte, tutuklanmasının bizatihi cemaatin işi olduğuna inanan biri olarak Şık’ın cemaate karşı tutumunu idrak etmeye çalışın.

İşte tüm bunlardan dolayı Ahmet Şık, Hanefi Avcı gibi davranabilir, yani eski güçlü koalisyonun bu derinleşen kavgasında, bugünün mağduru cemaate karşı mutlak güçten yana operasyonel bir rol üstlenebilirdi. Ya da en azından, içindeki haklı kinden ötürü, cemaatin içinde bulunduğu duruma gözlerini yumabilir ve birçokları gibi -sanki ikisinin gücü eşitmişçesine- "Bırakalım birbirlerini yesinler!" diyebilirdi. Hadi bunu da yapmadı, hiç olmazsa "Tamam AKP zulmediyor ama cemaat de geçmişte bunlarla birlikteydi. Eden bulur!" diyebilirdi. Fakat o bunlardan hiçbirine tevessül etmedi. Tam da cümlesinde bahsettiği nedenden ötürü yapmadı bunu. Erdemliliğin, insaniyetin ve ilkeliliğin ne olduğunu herkese gösterircesine zulme karşı çıkmasını bildi ve faşiste “faşist” demeyi becerebildi. Çok ŞIK hareketti bu cidden, bravo!

Ey mazlumlar! Safları sık tutalım!

Lafı fazla uzatmaya, sözcüklerle çok fazla oynamaya niyetim yok. Kolektif çağrılar yapmak, kitleleri harekete çağırmak huyum değildir. Ama artık iktidarın önlenemeyen, sorgulanamayan, hesabı sorulamayan; hatta ara rejimlere, otokrasilere bile meydan okutan gücüne karşı durmak her demokratın görevidir diye düşünüyorum.

Çağrım şudur:

Ey devletin zulmünü doğrudan yaşayanların, meydanlara çıktığında hedef gözetilerek vurulanların acısını bir nebze olsun içinde hissedenler! Ey yıllardır medyayla açık savaş halinde olan muktedirin, bazen satın alarak bazen ise direkt yok ederek bitirmeye çalıştığı tüm muhalifler! Ey rüşvet vermediği, devlet aygıtına boyun eğmediği için ticari hayatı bitmek üzere olan namuslu girişimciler! Ey vergileri, oyları çalınanlar! Ey çözüm süreci yalanları, açılım palavralarıyla ümitleri çalınan “öteki” milletler ve inanç grupları! Ey yıllarca desteklediği muktedir tarafından ihanete uğrayıp terör örgütü ilan edilenler! Ey Avrupai değerler ve özgür/güçlü/örgütlü piyasa yalanlarıyla kandırılıp, Ortadoğu bataklığına saplanınca sükut-u hayale uğrayan aydınlar! Ve affedersiniz(!) ama ey artık esamesi dahi okunmayan azınlıklar!

AKP döneminde iyice belirginleşen sistematik devlet terörüyle evladını kaybedenler, işinden gücünden olanlar, linç edilen marjinaller, kazık üstüne kazık yiyip anadilde eğitim hakkı bile gasp edilenler, ibadethaneleri itina ile yok sayılanlar ve “öteki” olmayı ilk kez tadan sistemin yeni mağdurları... Velhasıl-ı kelam bütün mazlumlar! Sıklaştırın safları! Sayınız az değil, sandığa gitmeyeninizle birlikte yüzde 60’lardan fazla... Bütün farklar bir yana, vicdanın ve demokratik ahlakın gereğini yerine getirin. Yıkın, parçalayın bu suskunluk sarmalını! Gün, toplumsal mutabakat günü... Doğruları okuyabileceğiniz tek bir medya platformu kalmasa bile birbirinize ve onların yüzüne haykırın gerçekleri!..

 Ve haykırırken şunu unutmayın: Hakikat, evirip çevrilmeye gelmez. Doğrudan söylenir. Hırsıza “hırsız”, faşiste “faşist”, diktatöre “diktatör” denir!