Kendine özgü resimleriyle uluslarası ilgi gören ve eserleri çok yüksek değerleri ile dikkat çeken 1966 Batman doğumlu ressam ve belgeselci Ahmet Güneştekin’le sanatını, kimliğinin sanatına yansımalarını, Ortadoğu’da ve Kürt Sorunu’nda yaşanan gelişmeleri konuştuk.
En pahalı çağdaş ressam sıralamalarında yükselen Ahmet Güneştekin, 1997'de Beyoğlu'nda ilk atölyesini kurar, karma ve kişisel birçok sergi açar. 2003 yılında Atatürk Kültür Merkezi’nde açtığı 'karanlıktan sonraki renkler' sergisi ile sanat dünyasında adından giderek söz ettirir. Sonrasında onlarca kişisel sergiye imza atan Güneştekin'in eserleri, yurtiçi ve yurtdışındaki birçok özel koleksiyona girer.
Ahmet Güneştekin resim çalışmalarının yanı sıra belgeselciliğiyle de başarılı projeler yapar. Coşkun Aral'ın yönettiği Haberci belgeselinin uzun bir dönem sanat yönetmenliğini üstlenen Güneştekin, 2005 yılında kendi projesi olan 'Güneşin İzinde' adlı belgeseli hazırlamaya başlar.
Ahmet Güneştekin, ABD'deki ilk sergisini 26 Kasım'da New York Marlborough Gallery'de açacak. 2014 yılında da Monaco Marlborough Gallery'de ikinci sergisini düzenleyecek.
''Güneşe Açılan Kapılar'' adlı yapıtınıza 2,5 milyon dolar değer biçtiniz. Tablonuzun manevi değeri ve toplumsal mesajı nedir?
Ortadoğu’da yaşanan trajedinin temelde, dinler arası bir çatışma olduğunu düşünüyorum. “Güneşe Açılan Kapılar” yapıtında, dört dini ele aldım. Bu tercihim, dinler bağlamında tarihe yönelik bir eleştiridir. İnsanlığın mutluluğu için var olduklarını belirten, yaşamın eşit, adil ve savaşsız bir düzen içinde sürdürebileceği bir yönetim sistemi için kutsal kitaplarını öneren bu dinlerin savunucuları daha önce Avrupa’da yaptıkları gibi bu sefer Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmiş durumdalar. Öyle çelişkilerle dolmuşlar ki, kendi dışındaki dinlerin savunucularıyla değil, artık kendi kendileriyle
İnsanlar, sahip oldukları inançlar üzerinden mutluluğu yakalayamadıklarında ait oldukları kültüre, millete sarılırlar. Orada ararlar o düzeni, o huzuru. Tablonun bendeki manevi değeri bu anlamdadır. Kürdistan’ın da içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında geçmişte yaşanan ve bugün süren savaşlarda her ne kadar dışarıdan başka güçlerin provokasyonları varsa da bu vahşi oyunda yine ev sahipleri bulunuyor.
Şu an dört parçada, çoğunluk nüfusları itibariyle aynı dine mensup 4 ayrı ülkede savunma pozisyonunda bir mücadele veren Kürtlerin, sahip oldukları dini inançları kendilerine özgür ve adil bir yaşam sunmayınca kendi tarihleri ve kültürel değerleri etrafında birleşmeye çalışıyorlar. Esere gelince; “Güneşe Açılan kapılar” Kürtlerin ilk dini olan Zerdüştlüğü de ele alıyor. Bununla birlikte Yahudi, Hristiyan ve İslam inancını da işliyor. Bu eser, insanlığın tarihte yaşamış olduğu trajedinin temel nedenini baştan sorgulamayı öneriyor insanlığa.
Tabloya biçilen değer konusunu bu konuların içinde ele almayı tercih etmiyorum, izninizle…
“HALKIMIN YAŞADIĞI TRAJEDİ VE SAVAŞ, SANATIMA YANSIYOR”
Kürt bir sanatçısınız. Kürdistan coğrafyasında yaşanan savaş sizin sanatınıza nasıl yansıyor?
İlk soruda da biraz değindim aslında bu konuya. Sanatçı, yakın çevresinden-yerelden başlayıp evrensel alandaki tüm
“SANATÇI, AKŞAMLARI ÇEKİRDEK ÇITLATANLARI TELEVİZYONDAN EĞLENDİREN DE DEĞİLDİR”
Hızlı üreten ve yeniliklerle dolu bir sanatçısınız. Bunu nasıl başarıyorsunuz?
Yakın zamandaki bir röportajda, Picasso’nun çokça bilinen bir anısını anlatmıştım. Picasso, İspanya iç savaşında, binlerce insanın hayatını kaybettiği, yaralandığı “Guernica” şehrinin bombalanması olayını anlattığı eserine bakıp, “Bunu siz mi yaptınız?” diye soran bir komutana, “Hayır, siz yaptınız” diye cevap verir.
Picasso’nun sanata dair çok önemli bir manifestosu olarak da algıladığım bu anısından hareketle, bir sanatçının duyarlığı ile çevresinde yaşanan hızlı gelişmelerin birleşerek sanata yansıması hızlı ve yeni olur. Sanatçıyı bir haberci olarak da görürüm. O, tarihin ulağıdır bir anlamda; anı, kayıt altına alır, çizer ve tarihin gidebildiği yerine ulaştırır. Sanatçı, günümüz toplumunun algıladığı ya da içini boşalttığı anlamıyla ne sarayın soytarısı ne de köyün delisidir. Akşamları çekirdek çıtlatanları televizyondan eğlendiren de değildir!
“KENDİ DİLLERİ İÇİN OLİMPİYAT DÜZENLEYENLER, BAŞKA DİLLERİ KIRBAÇLAMAYA DEVAM EDİYOR”
Kürtler zaman zaman asimilasyon ve imha politikalarına maruz kalmışlar. Bu politikaları ele aldığınız eserleri sergilediğiniz, Venedik bienaliyle eş zamanlı olarak devam eden “Momentum of Memory” adlı serginizde, Kürt alfabesinin yasaklara maruz kalmış “X, W, Q” harflerinin kırbaçlandığı bir video çalışmanız var. Sizce Kürtlerin dili hâlâ kırbaçlanıyor mu?
Eğer Kürtler, kendi kimliklerini özgürce yaşayamıyorlarsa bugün, dilleri hâlâ kırbaçlanıyor demektir. Bu özgürlük, eğitimle başlar ve Kürtler bugün kendi dillerinin eğitimini örgütleyemiyor, özgürce hareket edemiyorlar. Dil, sadece dilden dile aktarılamaz; yazıyla, belgeyle aktarılır. Bu aktarım, o dili konuşan ve yaşayan insanların kabul ettiği ortak kriterler etrafında gerçekleşebilir ancak. Bu ortaklık, içinde sanatın, bilimin ve felsefenin yer aldığı bir eğitim sistemidir. Bu sisteme izin verilmiyor bugün. Bir dilde dergi çıkarabilme, gazete bastırabilme ya da bir televizyon yayını yapmakla o dilin eğitim faaliyetleriyle kurumsallaşmasını sağlamak çok başka şeylerdir. Kısacası, kendi dilleri için devlet bütçesiyle olimpiyatlar düzenleyenler, o bütçede vergisi olan başka dilleri kırbaçlamaya devam ediyorlar.
“YENİ DÜNYA DÜZENİNİN DARBE ANLAYIŞI İLE 27 MAYIS YA DA 12 EYLÜL AYNI DEĞİLDİR”
4 Temmuz’da Twitter sayfanıza, “Mısır'da yapılan askeri darbeye alkış tutanlar, Türkiye'de yapılan darbelerden ders almamış, anti demokrat, darbe çığırtkanlarıdır” demişsiniz. Sizce Türkiye'de hâlâ darbe yapmayı düşünenler var mıdır? Böyle bir korku hissediyor musunuz?
Tüm dünyada bu ihtimal her zaman vardır. Teknoloji geliştikçe onu kontrol etmek zorlaşıyor. Askeri teknoloji daha sıkı bir kontrol altında tutulsa da onu elde edip yönetme egolarını tatmin etmek isteyenlerin hareket yöntemleri de aynı oranda artıyor. Sosyal medyanın gücünü sınayan dünyanın büyük abileri, bu yolla her türlü devrimi (!) gerçekleştirebileceklerini iyi biliyorlar. Yeni dünya düzeninin darbe anlayışı ile “27 Mayıs” ya da “12 Eylül” aynı değildir bugün. Halkın seçtiğini yine aynı halka düşürtmek için -ister sivil, ister askeri olsun- tüm olanakların seferber edilmesiyle varılan her türlü sonuç bir darbe biçimidir bana göre. Hüsnü Mübarek’in devrilmesinde her ne kadar uyguladığı rejime karşı halkın birikmiş öfkesinin patlaması etkili olsa da arka plandaki gerçekler ışığında “Arap baharının” bir tür “yeşil bir darbe” olduğunu düşünüyorum. Tabi sonuçları çok tartışmalı da olsa yeni yönetimin demokratik yöntemlerle seçilmiş olması, bu iktidarın yolunu açan o darbenin dışında ele alınması gerekiyor. Bu yüzden ben bu ihtimallerin korkusunu hep yaşarım.
Mısır’daki olaylarla ilgili olarak bir kesim aydın ve demokrat, Mursi’nin iktidarını darbe olarak gördüğü için yöntemi ne olursa olsun onun indirilmesini meşru gördüler. Seçimle başa gelen iktidarın meşruiyetini, öncesindeki darbenin gayrı meşruiyetiyle itibarsızlaştırıp reddetmeye çalıştırlar. Başka bir ifadeyle, “bir doğruyu, onun temeli saydıkları bir yanlışla götürmeye” çalıştılar. Maalesef darbeci gelenekten gelenler, demokratik bir hak gibi gördükleri bu geleneklerini sürdürüyorlar.
“KÜRTLERİN KUYRUKLU OLMADIKLARINI ÇOK SONRA ÖĞRENENLER…”
PKK lideri Abdullah Öcalan, barış sürecinde gelinen aşamada, “Devlet artık adım atmalıdır” diyor. Sizce PKK ve Öcalan, üzerine düşeni yaptılar mı? Yaptılarsa, Adalet ve Kalkınma Partisi neden adım atmakta gecikiyor? Adalet ve Kalkınma Partisi, bu süreçte samimi değil mi yoksa?
Doğrusu çok hassas bir konu bu… Çok derin, karmaşık ve güçlü bir sabır gerektiren bir süreç başlatıldı ve bunu bu hükümet başlattı. İki taraf açısından da çok büyük bir cesaret ve özveri gerektiren, devrim niteliğindeki bu hareket uzun bir zamana ihtiyaç duyuyor. İki tarafın aynı anda aynı şeylere hazır olmamasının yarattığı duraksamalar var. Dağ bu sürece hazır çünkü 93’ten beridir bu yönde, düşünce ve uygulama yönünden projeler üretiyorlar. Dağın beslendiği ova ile o ovanın karşı tarafındakiler arasında bu anlamda bir “eşzamansızlık” sorunu var. Hükümetin bir kısmı ile arkasındaki ovanın sakinleri ‘gerçek’ diye bildikleri, devletin yüzyıllık inkâr politikalarının yalanlarıyla ilk defa yüzleşiyor! Halk sarsılıyor ve sarsılmaya devam edecek. Hükümet, bu sarsıntılarda incindikçe başkaldıran milliyetçi tabanının da gazını almak için bazı manevralar yapmak zorunda kalıyor elbette ve bu manevralar, karşısındaki taraftan tepki ile karşılanıyor haliyle.