Bugünün Siyaseti

Abone Ol

Cumhuriyet rejimi, başka birçok şeyin yanı sıra kurulduğu zamanın kurucularının korkularından da etkilenerek şekillendi. Bu korkuların başında da Müslüman kitlelerin “ümmetçilikleri” (bir çeşit ulusüstücülükleri yani enternasyonalizmleri) ile ulus-devletin “ulus”a dayanma zorunluluğunun yarattığı korku geliyordu. Rejimi kuranlar bu korkuyu, Türk milliyetçiliğine olduğu kadar katı bir laiklik anlayışına da sarılarak giderdiler. O nedenle de başta Kürtler ve Müslümanlar bu rejimin ilk “mağdurları” oldular.

Tabii bu anlayış karşısında mağdur olanlar ne sadece Kürtlerdi ve ne de sadece Müslümanlar. Lazlardan Çerkeslere, Hıristiyanlardan, Alevilere ve Süryanilere kadar Anadolu topraklarında yaşayan ya da İmparatorluk çökünce bu topraklara yaşamak için gelmiş milyonlarca insan da bu mağdur kitleler arasındaydı.

Cumhuriyet rejimi bu farklı insan kalabalıklarını elindeki bütün iletişim ve eğitim imkânlarını kullanarak onları Türklük ve laiklik potasında eritmeye çalıştı. Bunu yaptıkça da belki bir kısmını gerçekten asimile etti etmesine ama aynı zamanda onları kendi etnisite ve inançlarını yaşayamayan mağdur ve bu nedenle de kurulan rejime soğuk bakan kitlelere dönüştürdü. İşte dün olduğu gibi bugün de yaşadığımız acılar, bölünür müyüz, bölünmez miyiz, yaşam tarzımıza karışılır mı karışılmaz mı gibi korkular o zaman işlenmiş bu günahlarla ilgili.

 
Dün, kendi yaşam tarzlarını yaşayamamaktan gelen mağduriyetlerini gidermek üzere yola çıkmış Müslüman kitleler bugün kendileri için gerekli gördükleri özgürlüklerin başkaları için de gerekli olduğunu keşfediyorlar. Başbakan’ın “Herkesin yaşam tarzı mübarek bir emanettir” sözü, ya da “Herkesin yaşam tarzı bizim namusumuzdur” sözü varılan yeri gösteren önemli sözler.

Kürtlerin de durumu çok farklı değil. Kendi kimliklerini ve kültürlerini yaşayamamaktan gelen mağduriyetlerini gidermek için yola çıkmış Kürtler kendileri için gerekli gördükleri özgürlükleri bugün artık başkaları için de talep etmeleri gerektiğini keşfediyorlar. AKP karşısında “Ana muhalefet partisi biz olacağız” derken bu sözleriyle bir Türkiye siyaseti yapmak istiyoruz demek istiyorlar. Son günlerde Eşitlik, Özgürlük ve Demokrasi Bloku’nun seçilen milletvekillerinin konuşmalarında bu, “Herkes için”, “Türkiye için”, “Bütün mağdurlar için” siyaset yaptıkları vurguları bu bakımdan dikkat çekici.


Kısaca kendi mağduriyetlerinden yola çıkarak, kendileri için özgürlük, eşitlik ve demokrasi arayanlar, bunun ancak “başkalarının” mağduriyetlerini de savunarak gerçekleşebileceğini keşfediyorlar.
Bu durumun demokrasimiz açısından çok sevindirici olduğu kesin.

Tabii ki herşeyin güllük gülistanlık olduğunu da söylemek istemiyorum. Ama gerçek bir demokrasinin de gerçek bir toplum olmanın da eşiğindeyiz demek istiyorum. Eşiğinde olmak eşiği henüz geçmemiş olmak anlamı taşıdığına göre bugünün siyasetinin eşiği geçmeye yönelik bir siyaset olması gerektiği de açık. Bunun radikal demokrat bir siyaset olması gerektiği de...


Herkesin diğer herkesle eşit haklara sahip olduğu, kimsenin kimseye her hangi bir şeyi dayatmadığı, barışın, özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin farklılıklara rağmen yaşanabilmesinin mümkün olduğu bir toplum siyaseti. Bence gündemdeki siyaset bu.

Her ne kadar AKP’nin ve BDP’nin sözcülerinin dilleri zaman zaman yukarıdaki anlayışa uygun düşmese de kitlelerinin dillerinin uygun düştüğü kanaatindeyim. Bugün AKP siyaseti içinde de Kürt siyaset içinde de aykırı sesler olsa da bu siyasetlerin kapsama alanındaki insanların böyle bir demokrasi özlemi içinde olduklarını söylemek mümkün. Kaldı ki benzer özlemler toplumun diğer kesimlerinde de var.

Demek istediğim biz bu eşiği, ya radikal bir demokrasi siyaseti yaparak aşabiliriz, ya da bütün herşeyi yüzümüze gözümüze bulaştırıp acılar ve huzursuzluklar içinde yaşayan bir toplum olmaya devam ederek bu eşiğin gerisine de düşebiliriz.

Keyfiyet bize bağlı.

Ne kadar basiretli olabileceğimize...

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }