Bu nedir, nedir bu!

Abone Ol

Orada insan ötesi gayretlerle çırpınan hiçbir kamu görevlisinin tırnağına bile basmak istemem…

Ama ilk günden “dış yardım”ı reddeden o resmi kibir nedir, nedir o kibir?

Belki bir çocuğa daha el verecek bir ele, malzemeye, bilgiye, deneyime sırt çeviren o cüret nedir?

Bir yandan kendi içinize seslenip “İnsanlık, kardeşlik, dayanışma nutku” verirken…

Bir yandan kendi içinize, yaranıza, enkazınıza gelmek isteyen yabancıya “Milliyetçilik kibri” taslamak nasıl şeydir?

Belli ki…

Bir “Dışişleri kibri” oluşmuş!

Tamam, gitsin, bir zamanlar çadırına koştukları Libya’da ceset tekmeleyenlere ilk yardımı yapmakla övünsün; kankası Suriye yönetimini bir kalemde silsin…

Ama, küçücük bir çocuğun hayatını büyük devlet pozlarına kurban etmesin!

Çünkü…

Ne kadar kibir…

O kadar kabir!

 

***

 

Dün çarşambaydı.

Kibir biraz pes etti.

Afet ve Acil Durum Yönetimi’nin talebi üzerine, kalpleriyle, imkanlarıyla “dışarıda” bekletilen yabancı yardım ve destek girişimlerine kapıyı açtığını duyurdu. İsrail dahil!

Pazar depreminden, pazartesi, salı kibrinden geçerek, çarşamba hakikatine!

Pazar felaketinden, pazartesi, salı enkazlarından geçerek, çarşamba mecburiyetine!

Pazar 200 ölüden, pazartesi, salı 500 ölüye koşarak, çarşamba teslimiyetine!

Şimdi biri bunu açıklamalı:

İlk günden kim, hangi cüretle, hangi kibirle bu ülkenin, oradaki insanların, enkazda sıkışan yahut çadırsızlıkta, yazlık çadırda donan çocukların bir umut ihtimaline, ister kibirle, ister cehaletle sırt çevirdiyse, bir hesap vermeli!

 

***

 

Ah bir de hepimiz varız, elbet.

Doğrularımızla ve yalanlarımızla.

Yardım yığmalarımız ve yardım yağmalarımızla.

Kimseyi ayırmayanımız ve kolileri, kamyonları dahi ortadan yaranımızla!

Bir yanda hakikaten yardım, çadır, destek bulamayanlar varken…

Bir yanda da bin tür tevatür yayarak yepyeni kâbuslar yaratanımızla!

(Yahu, gerçekten de koliyle taş yollayan oldu mu! Yuh! Onlara Bahçeli’nin “densiz, soysuz” deyişi bile hafif kalır!)

 

***

 

Dün Radikal’de Ezgi Başaran “İki öğretmen”in hikayesini nasıl da çıkarmıştı enkaz altından.

Bir internet cafede “İletişim çağı”nı yakalamak isterken, Milliyet’te Miraç Zeynep’in haberine göre, enkazdan çıkışında “hayattaki ilk fotoğrafı”nı, hayata son kez bakan çocuk gözlerini dünyaya çeviren ve öylece kalan Yunus’un başka türlü bilemeyeceğimiz kısa hikayesi gibi.

Ah sevgili yurdum…

Çocuklarınla ya bir bayrağa sarıldığında, ya zaten hayatın enkazı altında zar zor atama bulan bir öğretmen olup enkaz altına sıkıştığında, ya Yunus gibi gözlerini son kez senin de gözlerine diktiğinde tanışmasan!

Onların imkansız hikayelerini, ancak onların hikayesi bittiğinde, de ki gözün yaşlı, kalbinde acı, bu kadar geç idrak etmesen.

Hayatını aşağıladığın, yoksulluğunun içinden alıp hor gördüğün bir asker…

Hayatını aşağıladığın, idealleri içenden alıp köle haline getirdiğin öğretmen…

Hayatını aşağıladığın, öteki saydığın, yok saydığın bir Yunus…

Bak, meğerse, nasıl da hayatının, insanlığının orta yerinde olabilirmiş…

Keşke hayatta olsaymış, hayatta iken olsaymış!

 

 

Not: “Depremin Batı’dan Doğu’ya bağır bağır bağıran hakikati” karşısında dahi, binasını, hele hele kamu binalarını bile “akıl”dan ziyade, ya imkansızlık yahut arsızlık çukuruna emanet eden bir ülkede…

Allah, nükleer santralin ipine sarılanlara da birazcık muhakeme versin!

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }