Merhaba Umur Bey;
İsmim Tugay. 1998 yılı sonlarında köşenizde arkadaşımla gönderdiğim mektubumuzu yayınlamıştınız. O zamanlar 18 yaşındaydım.
16 yaşında siyasi bir davadan dolayı gözaltına alınmış ağır işkence görmüştüm.
DGM’de yargılanıp 18 yaşında yardım yataklıktan hüküm giymiş, size mektubu gönderdikten bir süre sonra cezaevine girmiştim.
2 yıl hapis yaptıktan sonra 20 yaşında cezaevinden çıkmıştım.
Bu kez size telefon edip teşekkür etmiştim. Ama sanırım o teşekkür bana yetmedi. :)
Şimdi 31 yaşındayım. Sevdiğim bir kadınla evlendim. Çalışıyorum. Kendimi var etmeyi başardım yani.
Yaşadığım işkence ve cezaevi süreci erken yaşlarda olduğu için ciddi bocalamalar yaşattı bana. Hala psikolojimde etkilerini ara ara görüyorum.
Ama neticede toplama baktığımda, Başardın Tugay, üstesinden geldin, diyebiliyorum.
Basit bir cümle. Ama bunu söylemek çok hoşuma gidiyor. Bana yenilmedim duygusunu veriyor.
Umarım ilerleyen yıllarda daha güzel şeyler yapıp sadece kendime ve çevreme değil, hiç tanımadığım insanlara da yardımcı olabileceğim.
O dönem köşenizde benim mektubumu yayınlamanız çok ama çok önemliydi. Bunu aradan geçen onca yıla rağmen sürekli hatırlıyorum.
Ve aslında şunu söylemek için yazdım tüm bunları: Sizi tüm hayatım boyunca hatırlayacağım. İlerde çocuğum olursa, büyüdüğünde sizden söz edeceğim. Tekrardan çok teşekkürler. Hayatınız boyunca mutlu ve huzurlu olmanızı canı gönülden diliyorum.
Bir çocuk zincirlendi…
Tugay’ı elbirliğiyle böyle büyütmüşüz işte.
Manisalı işkence çocukları gibi. Yine Dipsiz Kuyu çocuklarından Ümit gibi.
Şimdi sıra Cihan’da. Daha nice çocukta.
Cihan Galatasaray Üniversitesi’nde öğrenciydi. Bir poşu taktı, hayatı değişti. Değişti dediğimiz, karartıldı!
Cihan bir otobüs durağında beklerken yakınlardaki bir eylemin sanığı oluverdi; çünkü boynunda poşu vardı.
Başbakan, bakanlar ve nice devlet büyüğünün de halka gösteri yaparken taktığı gibi; nice şöhretin veya gencin felan Che tişörtü üstüne aksesuar yaptığı gibi.
Hepsini bırak, bizim Anadolu’da halkın nice zamandan beri kullandığı gibi.
Cihan 22 aydır tutuklu. Sadece 5 kez mahkemeye çıkarıldı.
Elbet sahip çıkanı var. Kendi okulunda da var. Dışarıda da.
Ama yine de beni alan düşünce şu:
O bina, Ortaköy’deki Galatasaray Üniversitesi, 1963’te, beş ay önce babası ölmüş 6 yaşında bir çocuk ürkekliği ve hevesiyle yatılı ilk mektebe adım attığım yer.
Biz orada, kimi varlıklı, kimi orta halli, kimi yoksul; aynı sırayı, aynı sofrayı, aynı soğuğu, aynı sobayı, aynı tasayı, aynı imkan ve yoklukları, aynı gözyaşlarını ve kahkahaları paylaşmayı öğrendik.
Önceki gün bir hastane odasında, neredeyse yarım asır önceki ilk sıralardan dört kişi, hasta yatağındaki birimize koşmuşsak, o yaşta edindiğimiz kardeşlikten.
O yüzden; şimdi ilk mektep de değil, “özerk ve özgür bir üniversite” olmuş o bina, orada hocalar, idareciler, kardeşler, hele hele Endüstri okuduğu Mühendislik bölümü Cihan’ı biraz yalnız bırakıyorsa, içim acır.
Öyle Boğaz manzarası, martı sesi, dalga nefesi, Ortaköy havası, bir unvan, bir amfi, bir tahta, iki ders, üç kitap; hoca, kardeş, ağabey, abla, çağdaş filan olmaya yetmez çünkü…
İnsanlık, aydınlık, kardeşlik, dayanışma, paylaşma da ister.
Orası hala bizim ilk insanlığımızı edindiğimiz yer; özgürlük, eşitlik ve kardeşliği ilk soluduğumuz kadim miras ise!
Bir çocuk daha sırtından…
Uğur’u sırtına vurulan 13 mermiyle 12 yaşında yere indirip daha öteye götürememiştik. Murat Eliboz’u da 21’inde, Diyarbakır’da bir gösteride, sırtından vuruverdi bir muamma.
Olağan şüpheli, polis mermisi. Emniyet ise “Bu kurşun bizde kullanılmıyor” diyor.
Bakalım Murat’ı kim vurdu; yoksa kim vurduya mı gitti.
Bakalım “Gerçek mermi”nin gerçekliği ne çıkacak?