Bir baba ve evladı

Abone Ol

“…zenginliklerde çokça eşitlik olacak, Yoksa haklarda ve yetkilerde uzun zaman eşitlik sürdürülemez. Bir de lüks az olacak ya da hiç olmayacak. Çünkü lüks ya zenginlikten doğar, ya zenginliği zorunlu kılar; zenginin de ahlakını bozar, yoksulun da; birinciyi mal mülk, ikinciyi ise açgözlülük yüzünden. Lüks yurdu gevşekliğe ve yokluğa sürükler; devletin elinden bütün yurttaşlarını alır; onları birbirine, hepsini de kamuya köle eder…”

1756-1760 yılları arasında J.J.Rousseau, ideal bir siyasal sistem kurabilmenin temel niteliği olan toplumsal bir sözleşmeden bahsederken yukarıdaki ifadeleri kullanıyordu. Rousseau’nun yaklaşık üç yüz yıl önce kullandığı bu ifadeler bugün de hala olağanüstü derecede gerçekliğini koruyor. Başbakan Rousseau okumuş mudur, bilmem ancak okuduğunu pek sanmıyorum. 30 milyon Avro Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde bahsettiği zenginlik ya da zenginlikten doğan lüks için yeterli bir meblağ mı onu da bilmem, ancak anladığımız kadarıyla 30 milyon Avro bir yerlere saklanılamayacak kadar çok para.

Cemaat-AKP savaşı, dinlenmiş telefonların açıklanan tapeleriyle devam ediyor. AKP süper-hızlı yasa değişiklikleriyle Cemaat’i derdest etmeye çabalasa da Cemaat sürekli olarak bir adım önde gibi görünüyor. Cemaat, “kalıcı dostluklar ve düşmanlıklar yoktur, çıkarlar vardır” yaklaşımıyla, kayıt altına alınan telefon görüşmelerini “zaman bu zamandır” direyerek yayımlamaya devam ediyor.

25 Aralık yolsuzluk soruşturması kapsamında ifade vermesi istenilen fakat babasının yüksek güvenlik çemberinden faydalandığı için ifadeye gitmeyen Bilal Erdoğan’la babası Tayyip Erdoğan arasında 17 Aralık günü -ilk yolsuzluk operasyonun yapıldığı gün- geçen bir telefon konuşmasının tapeleri yayımlandı. Hükümete yakın ya da bağlı medya organları dışında birçok haber sitesinin ve kanalının haberleştirdiği iddia edilen telefon görüşmelerinin içeriği ise biz yoksullar için anlaşılması gerçekten güç bir muhtevaya sahip. Başbakan’ın yorumuna gerek yok, zira kanımca ruh sağlığı çok da yerinde değil. Ancak malum görüşmeye dair bilim-teknoloji ve sanayi bakanının “inceletmeye gerek yok, dinleyince anlıyorsunuz montaj olduğunu” içerikli açıklaması ve Burhan Kuzu’nun “doğruysa bile halk inanmıyor” biçimindeki pişkinlik düzeyine varan beyanı, malum hadiseye dair tebessüm ettirmekten öte etki yaratmadı.

Sıfırlanamayan milyon Avro’lar henüz tartışılırken, dün gece yeni bir ses kaydı daha yayımlandı. Konuşma, babasının direktiflerini anlamadığından ötürü sosyal medyada fenomen olan Bilal Erdoğan (son konuşmada da anlamıyor pek) ve para akışını kontrol eden, boş zamanlarında da ülkeyi yönetme görevini üstlenen Tayyip Erdoğan arasında geçiyor. Erdoğan, Sıktı Bey’in verdiği miktarı az buluyor ve ekliyor, ”başkaları veriyor da o nasıl veremiyor, hepsi kucağımıza düşecek”. Bilal Erdoğan: “Tamam Babacım” şeklindeki o meşhur cevabını veriyor.

Bir baba ile evladı arasında geçen bu konuşmaların arasına bir de Melih Gökçek’in afiş kaldırmaya yönelik telefon trafiği girdi ancak, nedense pek etki yaratmadı. Gökçek buna üzülmüş müdür bilmem fakat kayıtlarda konuştuğu kişinin kısık sesle konuşması karşısında sesini kısan Gökçek’e ne desek ki?

Gelelim dinlenen telefonlara, bir baba ile evladı arasında geçen konuşmaları bile dinleyen “paralel yapı” dinlenmeyen kulak bırakmamış ve hatta devletin kriptolu telefonları bile dinlenmiş. Başbakan buna çok kızmıştı, haklı ama evladıyla özel bir şey konuşamaz hale getirmişler adamı. İyi de kriptolu telefonun Bilal’de ne işi var, o da ayrı bir soru.

Meğer devlet denilen organizasyon -paralel ya da dik-herkesi dinliyormuş. Bülent Arınç, 3 yıl boyunca üç bine yakın insanın dinlendiğini söylüyor, resmi devlet adamıdır, inanırız sözüne! Ancak binlerce kişinin dinlendiği 3 yıl boyunca bu resmi devlet adamları ne işle meşguldüler diye de düşünüyor insan. Fakat saklamakta bile güçlük çektikleri kadar para dolaşımı o malum yıllarda yapılan telefon dinlemelerinden ortaya çıkınca, dinlemeler yapılırken ne yaptıklarını kısmen de olsa anlamış oluyoruz. Bu memlekette Alevileri, Kürtleri, gazetecileri, muhalifleri yıllarca dinlediniz, fişlediniz ancak ne mutlu onlara ki, kayıtlarınıza düşen kamyonlarca paranın nereye saklanacağı üzerine baba ile oğul arasındaki gergin diyalog olmadı hiçbir zaman onların arasında geçen konuşmalar.

AKP, 11 yıllık iktidarı boyunca istiflemekte zorlanılacak kadar para çalmış, bunu anladık. Gelelim bu hırsızlık şebekesini tasfiye etmenin bir yolunun olup olmadığı sorusuna. Tam olarak ne tür bir makamın sorumluluğunda olduğunu bilmeyen ve hükümetin noter dairesi gibi çalışan Cumhurbaşkanı mı? Ana muhalefet partisi mi? Asker sopası mı? Hayır. Bu pisliği temizleyecek tek güç halktır.

Demokratik bir ülkede tüm bu yaşananların onda birinin bile cereyan etmesi halinde hükümet çoktan düşmüş olurdu. Peki, tüm bu soyguna rağmen, Erdoğan’ın halkı aptal yerine koyması popüler deyimle “Türkiye’ye has bir durum mu?” yoksa Türkiye’nin klasik bir Ortadoğu ülkesi gibi hala demokrasiyle tanışmamış olmasıyla mı ilintili?

Almanya Cumhurbaşkanı Wulff’un 719,40 Avro’luk bir faturayı başkasına ödettiği (yapımcı David Groenewold)  ve makamını kullanarak çıkar sağladığı suçlamasından kaynaklı istifa ettiğini düşünürsek, kendi halimize ağlamamız gerek. Herhalde benzer bir suçlama bizde yaşansaydı, Başbakandır, Cumhurbaşkanı’dır olur o kadar denilerek, meseleyi gündeme getiren suçlanırdı.

Milyonlarca insanın açlık sınırında yaşadığı bir ülkede, çocukların açlıktan öldüğü bir ülkede, meclis önünde açım diye kendini yakan insanların olduğu bir ülkede, net asgari ücretin 846 TL olduğu bir ülkede, Sayın Demirtaş’ın ifadesiyle 107 bin işçinin bir ay çalışmak suretiyle kazandığı parayı, bir baba ve evladının, koyacak yer bulamadıkları için tedirgin olmaları… Bundan daha acı bir şey olabilir mi?

{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }