Nejla Osseiran: Belgesel çekmek benim için bir çeşit direniş

BIFED RÖPORTAJLARI - 13

MUSTAFA DERMANLI

Hayvan hakları, mülteci sorunu, termik santral, jeotermal, altın madeni, kültür erozyonu ve kentsel dönüşüm... Ekolojik yıkımlara dair neredeyse her konuya değinen bir yönetmen Nejla Osseiran. Beş senedir Çanakkale’de yaşayan, annesi Türk, babası Lübnanlı olan Osseiran, İsviçre’de doğmuş. Babasının diplomat olması sebebiyle birçok ülkede yaşamış. Lübnan’da iç savaş (1975) başladıktan sonra ülkede 1,5 yıl savaş ortamında kalsalar da sonrasında ailecek Türkiye’ye gelmişler.

Bozcaada’da geçen ay gerçekleşen 60’ı aşkın belgeselin gösterildiği Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde (BIFED) gösterilen “Priapos’un Geleceği” belgeseli başta olmak üzere bugüne dek hazırladığı belgesellerini, video aktivizme bakış açısını, İstanbul’dan Çanakkale’ye geliş hikâyesini ve daha birçok şeyi Çanakkale sonbaharında iki kahve arasında konuştuk Nejla Osseiran ile.

Ekolojinin birçok alanına dokunan kısa filmler ve belgeseller çekiyorsun. Bu belgeleme isteği nasıl doğdu?

Aslında hiçbir zaman belgesel çekebileceğimi düşünmemiştim. Fotoğrafla başladım. Bir gün Etiler Nispetiye caddesi üzerinde tartıcı bir çocuk gördüm. Çocuğun uykusu gelmiş, tartıyı yastık yapmış, bir eliyle de parmağını emiyordu. Normalde uyuyan kişileri ve izinsiz çekim yapmıyorum. Fakat çocuğun o halini gördükten sonra kahroldum ve bir şey yapabilmeliyim dedim kendime. Elimde fotoğraf makinem vardı. Ve fotoğrafını çektim. Sonra çalışan çocuklarla ilgili belgeleme yapmaya başladım. Ve şunu fark ettim: Fotoğraf çekmek bir güç! Bir şeyden rahatsızlık duyuyorsan herkesin yapabileceği çok şey var. Benim de gücüm fotoğraf diye düşünmüştüm.

İlk belgeselin de Sulukule üzerine olmuştu. Biraz bahseder misin?

Bir arkadaşım, Roman haklarıyla ilgili bir makalesi için Sulukule’ye gidip fotoğraf çekmemi istedi. Gittim, çektim fakat insanlar çektiğim fotoğrafları getirmemi istediler. Bana “Kimse bize çektiği fotoğrafları getirmiyor, sen getir”, dediler. Ben de söz verdim, bu sebeple de onlara fotoğraflarını götürdüm. Çok sevindiler buna, bir de evleri yıkılacağı için ellerinde evlerinden bir hatıra tutabilmek istiyorlardı sanırım. Sulukule beni çok etkiledi. Evlerin yıkılacağı belli olmuştu ve kendi kendime ne yapabilirim diye sordum. Ben bu süreci belgeleyebilirim, benim de böyle bir katkım olur. Evet, yıkımı durduramam ama en azından bir belge olarak durabilir. Orada 2,5 yıl belgeleme yaptım. Yıkımdan sonra takip ettiğimiz birçok aile de vardı. Hayatları çok değişti, alt üst oldular, kandırıldılar. İnsanların hem hayatları yok oldu, hem de kültürleri. Sanıyorum o yıkım bana yaşadığım İç Savaşı da hatırlatıyordu. Çünkü Beyrut’a savaştan 1,5 sene sonra gittiğimde bizim ilk oturduğumuz evi bulamadım. Sonra düşündüğümde benim Sulukule’ye bu denli bağlanmam bundan olabilir. Sadece bir ev yıkılmıyor, bir hayat yıkılıyor. Fotoğraf ve video çekerek belgeleme yapıyorsan, burnunun dibinde olan bir şeye karşı da rahatsızlık duyuyorsan, belgesini çekmek bir güç bence. Bir çeşit direniş, aktivizm benim için. Etrafımdaki çevreyle ilgili sorunlar için ne yapabilirim diye düşündüğümde gücümün video çekmek ve belgesel yapmak olduğunu söyleyebilirim.

Belgeselini yapmaya nasıl karar verdin Sulukule’nin?

Aslında kitap ve sergi yapmak istiyordum, belgesel hiç aklımda yoktu. Bir arkadaşım, fotoğrafın yanı sıra ses kaydı da almamı önerince bir yıl sonra ses kayıt cihazı aldım ve insanlarla röportajlar yapmaya başladım. Sonra fotoğraf ve ses kayıtlarını birleştirmeyi bilmediğim için arkadaşım İmre Azem’den yardım istedim. Sonra ortaya öyle bir şey çıktı ki kitaba, sergiye gerek kalmadı... “Canım Sulukule” her şeyi anlatıyordu.

Lübnan’daki İç Savaş’tan bahsettin. Savaş zamanı Lübnan’daydın. Nasıl hatırlıyorsun o günleri?

O zaman 15 yaşındaydım. Aslında çok kısa, savaşı 1,5 yıl kadar yaşamama rağmen bu büyük bir travmaydı. Türkiye’yi biliyorduk, akrabalarımız, annemin ailesi buradaydı, yabancı bir yer değildi ve her yıl geliyorduk. Ona rağmen alışmak zor oldu. Travmayı atlattık diye düşünüyordum ama atlatamamışım.

Bu travmayı atlatamadığını ne zaman anladın...

Mültecilerin Midilli’ye geçişinin yoğun olduğu yıllarda İstanbul’dan Çanakkale’ye taşınmıştım. Uzun bir süre mültecileri gidip belgelemek istedim. Ama bir şey beni tutuyordu. Bunun Lübnan’da iç savaşla ilgili yaşadığım travmadan olduğunu sonraları anladım.

Sonra da “All Together (Hep Birlikte)” belgeselini yaptın. Onun hikâyesi nasıl?

Mültecileri kayda almayı bir sorumluluk gibi hissediyordum, çünkü çok yakınımda olan bir şeyi nasıl belgeleyemem diyordum kendime. Duygusal olarak kaldıramayacağımı düşünüyordum. O zaman da İmre (Azem) ile konuştuk ve ‘Belki bir şeyler çekersen yarana iyi gelir’ dedi. Bu aklımda kaldı. Assos’ta çekim yapmak daha sıkıntılıydı. Zira illegal birçok şey dönüyordu orada. Sonra Midilli’deki mülteci kamplara yardım götüren bir arkadaşımın çağrısını gördüm. Onunla birlikte Midilli’ye gittim, çekimler yaptım. Tam dönecekken iki Norveçli kadınla tanıştım. Tercüman desteği istediler ve gönüllü olarak üç gün onlarla çalıştım. Gazeteci oldukları için bir çok yere onlarla beraber girme fırsatı buldum. Hem video çekip, hem de kameranın arkasında ağlıyordum. Sonunda bu belgesel ortaya çıktı.

Çanakkale’ye geliş hikâyene dönelim... Hemen akabinde de Karabiga’daki termik santralı belgelediğin belgeselin var...

Çanakkale aslında tesadüf oldu. Buraya geldiğimde cennete geldiğimi fark ettim. Her yer yeşillik, huzurlu. Çok doğru bir yere geldiğimi düşündüm. Ta ki Karabiga’da termik santralın varlığını öğrenene kadar. Oraya gidip santralı görünce dehşete kapıldım, ki o zaman daha tamamlanmamıştı. Bunu gördükten sonra bir şey yapmamak benim kendime yediremeyeceğim bir şeydi. Bunu belgelemem lazımdı. Tek gücüm de video kameramdı!

Çanakkale’ye bağlı Gülpınar’da da jeotermal enerji santralına dair mücadeleyi kayda almıştın. Ondan da bahseder misin?

Gülpınar’daki JES projesini bir arkadaşımdan öğrendim. Televizyona ve gazetelere haber oldu ama belgeselini yapan tek kişi sanırım benim. Müthiş bir kadın hareketi vardı orada. Zeytinlikler arasında gündüz nöbetlerini kadınlar, gece nöbetini erkekler tutuyordu. Kadınların gücünü görmek beni çok etkilemişti. Zeytinimizi vermeyiz, ölmeye razıyız diyorlardı, bu beni çok etkiledi.

Peki, “Priapos’un Geleceği” belgeselinde de antik bir alan içerisine yapılan termik santral projesini belgeledin. Orası için neler söylersin?

O da beni çok rahatsız eden bir durum. Sadece o değil birkaç tane daha proje daha olduğunu duydum. Orası tamamen bakir bir alan, cennet resmen. Fok balıklarının da uğradığı, ekosistem için çok mühim önemli bir bölge. Ayrıca arkeolojik ve tarih olarak da öyle. Çok yazık oldu gerçekten.

Tüm videoların izlenmeye açık. Bu yolu seçmenin özel bir nedeni var mı?

Belgesellerimin festivallerde gösterilmesi çok hoşuma gidiyor elbette. Ama benim derdim bunları duyurmak, olabildiğince çok kişiye ulaşmasını sağlamak. Özellikle çevre ile ilgili filmlerin açık olması, herkesin bilmesi, öğrenmesi gerekir bence. Bu aktivizm ve sorumluluk diye düşünüyorum.

Son olarak BIFED için neler söylemek istersin?

BIFED bence Türkiye’de en sağlam ve en iyi film festivali. Kendi çabalarıyla döndürmeye çalışıyorlar, hiç kolay bir şey değil. Fakat bütün Türkiye’de seyredilmesi, izlenmesi gereken, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin birçok şehrinde olması gereken bir festival. Bozcaada’da olması belki seyirci sayısını küçültüyor ama her şeyiyle mükemmel bir festival. İki senedir belgesellerim gösteriliyor. Geçen seneden bu yana bile büyük bir gelişme gördüm. O kurdukları ekibin çalışması müthiş, belediye başkanı zaten mükemmel. Türkiye çapında bir festival.

Bu röportajın son sözünü alalım...

Bazen çok umutsuzluğa kapılabiliyorum. Tek başıma ve çaresiz olduğumu hissedebiliyorum. BIFED gibi bir festivallerden veya başka yerlerden davet geldiği zaman, belgesellerimi izleyip de gelen yorumlardan sonra harcadığım emeğin boşa gitmediğini görüyorum. O zaman yalnız olmadığımı görüyorum, yitirdiğim enerji hemen yerine geliyor ve devam etmek istiyorum.