Aslı Erdoğan'a ve İçeriyle Dışarının Karıştığı Zamanlara Dair

Evin içinde dönüyorum dolaşıyorum, sonra kendi içimde. Kendi içimde dolanırken yolum şaşıyor arada.. Yollar aşıyorum, kentler geçiyorum, kentlere varıyorum.

Yol günlerdir içimde de olsa dışımda da olsa Aslı Erdoğan'a çıkıyor.

Günler ardı ardına diziliyor. O içeride ben dışarıdayım, biz dışarıdayız. Güya dışarı. Oysaki kimse dışarıda değil.

Artık içeri ile dışarısı öylesine birbirine girdi ki, içerinin ve dışarının tanımını yapamıyorum aklımda.

Aslı Erdoğan tutuklanalı beri bir iç sıkıntısıyla cebelleşiyorum. Tıpkı akademisyenler alındığında olduğu gibi, sonra Şebnem Hoca ve gazeteciler alındığı zamanki gibi bir sıkıntı. Geçmiyor, yapışıp kalan, günlük hayattaki her şeye sirayet eden bir sıkıntı.

DURMADAN AĞIRLAŞAN BİR KAYA

Gerek kişisel tarihim gerek ülke tarihindeki ölümler, kayıplar, bombalar, tutulamayan yaslar ve ne idüğü belirsiz zamanların toplamına denk gelen tonlarca ağırlıkta görünmez bir kaya kalbimin üstünde yerleşip kaldı. An be an, olan her kötü olayda bu kaya ağırlaşıyor durmadan.

Günlerdir ona dair yazılan, çizilen ve yapılanları izliyorum. Özgürlük nöbetleri başladı mesela. Cezaevi önündeki, artık neredeyse rutin olan nöbetler.

Sonra yazı nöbeti. Arkadaşları ve belki de hiç arkadaşı olmayanlar her gün onun için yazıyorlar.

Bir yazar için tutulacak en anlamlı nöbet belki de yazı nöbeti. Hayatı boyunca cümleleriyle var olmuş bir yazara (ki bu yazar edebiyatçı) dışarıdan, kendi dilinde bir desteğin tarifi olmasa gerek.

Onunla kitapları yoluyla 14 yıl önce tanışan bir okuru olarak içimi döküyorum.

İçime değen cümleleri için borçluyum ona kendimce.

SARI YAZMA "AL BENİ YENİDEN OKU" DEDİ

Kendi içimde dolanırken, kendi dışımda yola çıkarken bir adamın ardına takılıp bir kente yol alıyorum. Kim mi bu adam? Koca Çınar Rıfat Ilgaz elbette. 

Yıllar önce okuduğum Sarı Yazma düştü aylar önce önüme. Sarı Yazma "al beni yeniden oku" dedi sanki olduğu yerden.

Aldım Sarı Yazma'yı yanına da Yıldız Karayel'i, düştüm yollara. Yolun vardığı yer hırçın Karadeniz'in kıyısı, Rıfat Ilgaz'ın çocukluğunun kasabası.

Zavallı parlak taşlarla çevrelenmiş ayna başta olmak üzere etraftaki tüm nesnelerin iğreti durduğu, ruhumu daraltan bir otel odasında yıllar önce Rıfat Ilgaz'ın Sultan Ahmet Cezaevi'nde tecritte olduğunu okurken şu anda Bakırköy Cezaevi'nde olan Aslı Erdoğan'ın cezaevine ilk götürüldüğünde tecride alındığı geliyor aklıma.

Sonraki günler boyunca kitabın içinde ilerledikçe Rıfat Ilgaz ve Aslı Erdoğan zihnimde hep yana duruyorlar.

Biri koca çınar, peşinden ta buralara kadar geldiğim öğretmen, şair, yazar, gazeteci, hayatı boyunca sisteme baş kaldırmış bir adam, diğeriyse fizikle başladığı yolu cümlelerinin gücüyle edebiyata evrilten, yazdığı kitaplarla adını daha şimdiden Dünya okurları tarafından geleceğe kalacak 50 yazar arasına kazıtan bir yazar, barışa ses vermenin, öteki olanın yanında durmanın neredeyse suç sayıldığı yerde barış diyen bir kadın.

Kitabı okuyanlar bilir, Rıfat Ilgaz kendi yaşamı ekseninde ülkenin politik yapısını, olanı biteni anlatır hiçbir şey atlamadan.70 yıl önce yayınlanmaya başlayan haftalık mizah dergisi Marko Paşa çokça yer tutar bu anlatıda. İster istemez sıkça yasaklanan, yasaklandıkça başka isimle yeniden çıkan, yazarları tutuklanan Marko Paşa Dergisi ile Özgür Gündem gazetesini karşılaştırdım zihnimde. Hikayeleri öylesine benzer ki.

Marko Paşa'ya dair hiçbir şey yabancı değildi bugüne dair, hiç geçmişte kalmamıştı olanlar. Tam tersi bugün dünün daha kötü bir tekrarıydı.

Bu coğrafyanın son yüz yılını resmi ve gayri resmi tarih açısından okuyup bugünle bir karşılaştırma yapmaya kalkınca fark olmuyor aslında. Katledilen doğanın canı pahasına yapılan yollarla, köprülerle çağlar atlanmıyor.

“Varlığını hak, hukuk, eşitlik ve özgürlük üzerine kuran kim ya da ne olursa olsun onu susturmalı, yasaklamalı, cezalandırmalı” diye görünmeyen bir yasa işliyor.

Sözünü söylememeli. Susmuyorsa susturulmalı Sabahattin Ali gibi, Tahir Elçi, Uğur Mumcu gibi..

Marko Paşa yıllar boyu farklı isimlerle yayınlansa da hep aynı ruhu taşıyor. Ne olursa olsun sözünü söylüyor. İçerde ya da dışarda fark etmiyor yazarları için. O söz ta o günden bu güne duvarları, zamanları, mekanları aşıp geliyor.

Şimdilerde içeriden mektuplar olarak düşüyor önümüze o söz bazen. Vakti zamanında sadece bir kişiye yazılan, selamla sabahla beş, bilemedin on kişiye ulaşan mektuplar binlerce gözün önüne düşüyor bu zamanda.

İLK KEZ YALNIZ OLMADIĞINI ANLAMIŞ

Aslı Erdoğan içeriden yazdığı ilk mektubun bir yerinde "Hayatımda ilk kez yalnız olmadığımı anladım" diyor.

Bu cümle kalbimi parçalıyor her okuyuşumda.

O soğuk görünen, mağrur bakışların altındaki naif kadın, belki bininci kez haykırıyor hayat boyu ne kadar yalnız olduğunu..

Ne tuhaf ki onca kalabalığın içindeki yalnızlığı duvarların içinde parçalanıp dağılıyor bir nebze. Barış demenin gittikçe ağırlaşan yükü hapsediyor onu içeri bizi dışarıya..

Hayatında Cin Ali kitabından öteye gitmeyenlere, gitmeye üşenmişlere edebiyat diyoruz. Aslı Erdoğan bir yazar, edebiyatçı diyoruz. Varlığını üzerine kurduğu vicdanı anlatmaya kalksak, dışarıdaki duvarlara çarpıp parçalanıyor vicdan kelimesi, kelimenin harfleri barışın parçalanmış harflerinin yanı başına düşüyor.

Ama o tüm bu haksız, hukuksuz tutukluluğun yanında yıllardır peşini bırakmayan sağlık sorunlarına rağmen "İyiyim" diyor.

İçeriden dışarıya akan iyiyim kelimesi barış için, vicdan için yola çıkmışların kesilmiş takatine güç veriyor..

***

Not: Bu yazıyı yazmaya başladığımda henüz Necmiye Alpay tutuklanmamıştı. Türkiye'nin en önemli dilbilimcilerinden birinin yine aynı nedenle tutuklandığı yerde söz tükeniyor çoğumuz için.

Nefes almanın zorlaştığı zamanlar bunlar.


 

 
YORUM EKLE

Tıkla, Demokrat Haber’e Şimdi Destek Ol >>>