Galiba yavaş yavaş anlıyoruz, kimi partilerin seçilmiş üyelerini Meclis'e sokamaması sonucu doğan tepkinin geçici bir mızıkçılıkla giderilemeyeceğini.
Bizi ürküten de o. Karşımızda yapısal bir kriz var. Anlasak da çareler konusunda hazırlıksız yakalanıyoruz.
Belli ki "yemin krizi"nin gerisinde sorun yaratan bir anayasa ve yasalar var. Bu yasalar 12 Eylül (1980) zihniyetinin ürünü. Bireyi değil devleti önceleyen; adaletten çok güvenliği önemseyen; toplumsal kesitler arasında ayırım yapan, özgürlüklerin istisna, yasakların çokça olduğu anayasanın ve bağlı mevzuatın demokrasiden pek hoşlanmadığı açık. Üstelik bu yasalar zamanın ruhuna da uymuyor.
Zamanın ruhu artık çatışma ve gerilim kaldırmıyor. Özgürlüklerin zenginleştirdiği ve mukabilinde özgürlükleri güvenceye alan demokrasi yükselen değer. Çünkü demokrasi müzakereci ve uzlaşmacı karakteriyle hem çatışmaları gideriyor hem de özgürleşen bireyin artan potansiyeliyle refah doğuruyor. Özgürleşen ve refahı artan ülkeler iç çatışmalarını sonlandırıyor, gerilimlerle tüketilen insan ve maddi kaynaklarını gelişmeye ve icada yöneltiyor.
Meseleye Türkiye perspektifinden bakarsak önce "Kürt Sorunu"nun çözümü gerekiyor. Bunu yapmanın yolu dünyada yüzlerce kere denenmiş olan "sorunluyu çözüme dahil etmek." Ama biz bunu yapmıyoruz. Kürt sorununu Kürtler olmadan, onlar adına çözmekte ısrar ediyoruz. Onlar da kabul etmiyorlar.
Çözüm yeri Meclis'tir diyoruz sonra %10 barajı koyuyoruz. Bağımsız adayların seçilmesini zorlaştıracak şeytan işi usuller icat ediyoruz. Sonunda adamlar (ve tabii kadınlar) her türlü zorluğun üstesinden gelip seçildiklerinde, vekilliklerinin önünü tıkıyoruz. Eğer bu sadece Kürtler'in veya bizim için pek makbul olmayan kümelerin üyelerine yapılsaydı sesimiz belki çıkmayacaktı. Ama aynı köhne ve buyurgan yasalara kendi adımlarımız çarpınca kızıyoruz.
Sorunun esas nedeni olan yasalardan ve onların ardındaki güvenlik kafasından nasıl kurtulmalıyız diye birlikte düşüneceğimize (özellikle siyasal partiler) birbirimizi hiç de haklı olmayan yollarla suçluyoruz. Ama meseleye parmak basmıyoruz.
Çare olarak erken seçime gitmekten söz eden var. El insaf! Bu millet daha yeni seçimini yapmış. Bir dakika. Yapmış mı gerçekten? Seçim demek, önüne sürülen seçeneklerden birini tercih etmek değildir. Seçeneklerini kendi belirmek ve onlar arasından seçim yapmaktır. İlki, kişinin üstün bir iradenin istediğini yapması, ikincisi bireysel iradesini konuşturması demektir. Belki sorunun bir yönü de "seçilenlerin" çoğunun halkın gerçek tercihleri olmamasıdır. Halkın gerçek temsilcileri, onun iradesine aykırı hareket edip bunca sorun çözüm beklerken Parlamento'nun çalışmasını engeller mi? Takdir sizin?
Ama hakikaten herkesi mağdur eden yasalar varsa -ki var- o zaman yapılacak olan elbirliği ile bunların ne olduğunu tespit edip, hızla bunları değiştirmektir. Tatil, adaletten ve rejimin normalleşmesinden daha değerli olmamalıdır.
Ama bu yapılmayıp da muhalefet partilerinden birinin teklif ettiği gibi, tutuklu bulunan vekillerin salınabilmesi için AK Parti hükümetinin girişimde bulunmasını istemek, yürütmenin yargıya müdahalesine davetiye çıkarmaktır. Kendi vekillerini Meclis'e taşımak için istenen bu son derece fırsatçı tavrı, hükümet başka bir zamanda ve kendi adamları için yapmış olsaydı kıyametleri koparacak siyasetçiler, hükümetin yargıyı esir aldığını iddia edeceklerdi.
Demokrasi için seçimler, kurumlar (partiler vs) yetmiyor anlaşılan, demokratlar da gerekiyor!