Ankara'nın dehlizleri

Abone Ol
Faili meçhullerin faili malum hale gelmesinden kim niye korkuyor, niye çekiniyor, kim neden bunların üstünü örtmeye çalışıyor? Gizli kapaklı işlerin aydınlığa çıkmasından kim, neden endişe ediyor? Her olayı küçümseyerek, her olaya kılıf bularak bu ülkede hukuku korumak mümkün müdür?”
Güzel sözler değil mi? Tam iki sene önce bugün söylenmiş çok güzel sözler.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleri bunlar. Partisinin grup toplantısında söylemişti bunları. Hatırlıyoruz.
Aynı konuşmada şunu da demişti:
“Ah, ah... Tarih gerçekleri ortaya koyuyor. Ama bak şimdi yavaş yavaş her şey açığa çıkmaya başlıyor. Bugün bizim yaptığımız; Hrant Dink’in, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu’nun, diğer tüm kirli saldırıların üzerindeki sis perdesini kaldırmak, tüm bu olayları aydınlığa kavuşturmak ve gelecekte benzer melanetlerin yaşanmasını önlemeye yöneliktir.”
Ah, ah... Çok güzel hem de isabetli sözler. Memleketin Başbakanı’nın taahhüt niteliğindeki bu açıklamasının üzerinden iki sene geçti. Açıklama yapıldığında, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu ve Hrant Dink suikastlarının sadece tetikçileri belliydi. Hâlâ da öyle.
Bu suikastları planlayanlar, katillere imkân ve ortam sağlayanlar hâlâ belirsizliğini koruyor. Muhtemelen neyi neden yaptığını bile bilmeyen üç-beş zavallı tetikçinin cezalandırılması dışında memleketin güvenlik güçleri de yargısı da bir şey becerebilmiş değil.
Sayın Erdoğan’ın iki sene önce bahsettiği sis perdesi kaldırılmış değil. “Her şey yavaş yavaş açığa çıkmaya başlıyor” demişti Sayın Başbakan. Biraz fazla yavaş herhalde, henüz bir şey görebilen yok.
Bugün Dink davasından sonra Erdoğan yine güzel sözler sarf ediyor. “Sarı Gelin türküsünü susturamazlar” diyor, “Hrant Dink davası Ankara’nın derin dehlizlerinde kaybolmaz” diyor. Oysa Dink, iktidarlarının beşinci senesinde öldürüldü. Dink davası hakkında karar, iktidarlarının onuncu senesinde alındı. Cinayetin engellenmemesini ve yeterince soruşturulmamasını herhalde kendisine sormamız tuhaf olmayacaktır.
Sayın Erdoğan, Dink kararının yargının alanına girdiğini, yürütme olarak ellerinden geleni yaptıklarını söylüyor. Yargının aksaklıklarından yürütmeyi sorumlu tutmayalım. Hatta suikast öncesinde emniyet, valilik ve jandarmanın eylemlerinden de yürütmeyi sorumlu tutmayalım. Peki, yargılama safhasında, bu yazıda bahsettiğim konuşmasından biraz önce ve sonra olan şu işlerden kimi sorumlu tutalım:
Emniyet istihbaratının Erhan Tuncel hakkında gönderdiği yazının ‘devlet sırrı’ gerekçesiyle imhasını talep etmesi ve de yazıyı imha ettirmesi.
Eski vali yeni AKP milletvekili Muammer Güler’in Hrant Dink’i ‘uyaran’ MİT görevlilerinin isimlerini vermeyi reddetmesi.
TİB kayıtlarının ancak kamuoyu baskısıyla ve de çok geç mahkemeye gönderilmesi.
TÜBİTAK’ın olay yeri kamera kayıtları hakkında “Olay gününe ait hiçbir kayıt veya silinmiş kayıt yoktur” diye rapor hazırlaması.
Avukatların aksini gösteren bazı şüphelere işaret etmesine rağmen emniyetin TİB kayıtları hakkında ‘sanıklarla irtibat’ bulamayan bir rapor hazırlaması. Ramazan Akyürek hakkında soruşturma izni verilmemesi.
Bunların hepsi idarenin eylem ve işlemleri.
Ankara’nın dehlizleri. Ah Ankara’nın dehlizleri.
Hep ‘ben yapmadım’, hep ‘Miki işedi’.
{ "vars": { "account": "UA-51532466-3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }