Atılan yumrukların, oluşturulan milletvekili barikatlarının, rekor konuşma sürelerinin tozu dumanı içinde, Milli Eğitim Komisyonu’nda kabul edilen yasa teklifinin tam ne içerdiğini öğrenmek zahmetli bir iş. Üzerinde iyi düşünülmeden apar topar hazırlandığı izlenimi veren teklifin birçok hassas maddesi tartışmalar sırasında geri çekildi. İkinci kademe ilköğretimin nasıl örgütleneceği konusunda rivayet muhtelif.
Bu karmaşanın hükümetin iletişim politikasının giderek daha fazla tutukluk yapmasıyla, komisyonda tartışmaların içeriğinden çok biçimine medyanın ilgi göstermesiyle yakından alakası var. Ama bunların yanında, hükümetin, geçmişte birçok kez yaptığı gibi, esas niyetini açıkça söylemekten imtina ederek yasa değişikliği yapmaya çalışmasına karşı büyüyen toplumsal tepkinin de payı var.
Bu sefer de zorunlu eğitimin 12 yıla çıkması üst başlığıyla sunulan reformun asıl amacı imam-hatiplerin orta kısmını yeniden açmak olduğu ortaya çıktı. Böyle bir amaçla yasada değişiklik yapmanın gayrimeşru bir yanı yok. Böyle bir değişiklik gerekli mi değil mi, doğru mu yanlış mı tartışılır elbette ama bunu açıkça adını koyarak savunmanın da demokraside yeri olması gerekir. Buna rağmen, hükümet ve iktidar partisi değişikliğin birincil amacını açıkça, adını koyarak savunmaktan kaçındı. Başbakan birkaç kez yasa değişikliğinin bu amaçla da yapıldığını söyledi ama ok yaydan başka bir kılıf altında çıkmıştı bir kere.
İmam-hatiplerin orta kısmını yeniden açma çabası güdümlü yasa değişikliği teklifi, bunu hazırlayanların bilerek ya da bilmeyerek eğitim sistemiyle ilgili bazı ideolojik ve sınıfsal reflekslerini de ele verdi. Bunun bir tezahürü, zorunlu ilk dört yıldan sonra ailelerin isterlerse çocuklarını uzaktan eğitime kaydırabilmelerine olanak sağlayan düzenlemeydi. Başbakan muhalefet ve sivil toplum örgütlerine bu konudaki eleştirileri nedeniyle ne kadar kızsa da kız çocuklarını okula yollamakta gönülsüz olan ailelerin bu fırsatı kullanacakları iddiası Türkiye koşullarında karşılığı olmayan bir vehim değildi. Nitekim komisyonda uzaktan eğitim seçeneği ilk sekiz yıl sonrasına alındı. Bu değişikliğin böyle bir sakıncası olmadığını yasa teklifini hazırlayanların düşünmemiş olmaları pek inandırıcı değil.
Diğer geri adım, çıraklık yaşının 14’ten 11’e düşürülmesinde atıldı. Teklifi hazırlayanların, Mesleki Eğitim Kanunu’nda bu yönde yapılacak bir değişikliğin, Türkiye’nin tarafı olduğu Dünya Çalışma Örgütü ilkelerini açıkça ihlal edeceğini, Türkiye’nin çocuk emeğini sömüren ülke damgası yiyeceğini düşünmemiş olmalarına insan hayret ediyor. Halbuki Milli Eğitim Bakanı’nın kendisi, ‘dünyadaki genel eğilimin mesleki eğitimin daha ileri yaşlara ötelenmesi’ yönünde olduğunu belirtiyordu. Yasa teklifi ise tam tersi yönde yol alıyordu. Eleştirilere Başbakan gene kızdı ama bu öneri de geri çekildi.
Çıraklık yaşının 11’e indirilmesinden vazgeçilmesi hükümet ve iktidar partisi içinde bu kadar koordinasyon eksikliği olabilir mi sorusunu akla getiriyor. Ya da yasa değişikliği bir yerlerde hazırlanıp AKP başkan yardımcılarının ve bakanın önüne mi kondu sorusunu sordurtuyor.
Sonuçta nasıl ve hangi olanakla yapılacağı belirsiz bir 12 yıllık kesintisiz eğitim ve bölünmüş bir kesintisiz ilköğretim sistemi genel kurulda tartışılacak. O gürültü içinde hâlâ belirsizliğini koruyan ilköğretime tam ne zaman başlanacağı konusuna da belki açıklık getirilecek. Ayrıca, komisyonda geri alınan tekliflerin genel kurulda yeniden ortaya atılıp atılmadığını göreceğiz.
Yasa teklifindeki önemli bazı değişikliklerden komisyonda vazgeçilmesi, hükümetin eleştirilere açık olduğunun kanıtı olarak sunuluyor. Ne var ki, bu koordinasyonsuzluğa bakınca, bu geri çekmelerin bilmediğimiz bir nedenle alelacele yasa değişikliği hazırlanmış olmasının bir sonucu olması ihtimali var. Ya da muhalefetin kırmızı görmüş boğa gibi saldırmasını sağlayacak değişiklikleri ortaya atıp, sonra bunları geri çekerken değişikliğin asıl amacına hizmet eden maddeleri koruma amacı güdüldü.
4+4+4 yasa teklifi vesilesiyle yaşananlar, bir kez daha, hükümetin her reform girişiminin arkasında gizli niyet arama saplantısını besleyecek ve siyasette müzakere zeminini daha da yıpratacak biçimde gelişti. AKP bunu mahsus mu yapıyor?