Yüzlerce gazeteci eylemdeydi.
“Basın özgürlüğü tehlikede” diye.
İktidar yanlısı, “ultra milliyetçi” medya; hükümeti çok eleştiren gazetecileri hedef gösteriyordu.
Gazeteciler, “Sınırlarını bilmeyen bir iktidar sarhoşluğu karşısındayız… Basın özgürlüğüne saldırı ile yargı bağımsızlığına saldırı birlikte gidiyor” diyordu.
“Hakaret suçu” bahane edilerek, yeni yasal düzenlemelerle, alternatif haber, yorum, eleştiri kanallarının eritilmesi, “hakaret”in “telafi edilemeyecek hakiki zarar” ile bağının koparılıp kanaate bırakılması gündemdeydi.
İsrailli “bağımsız” gazeteciler, milliyetçi iktidar tarafından sıkıştırılmak istenmelerine karşı eylemedeydi pazar günü.
Aynı şekilde; “Filistin topraklarının İsrail tarafından daha fazla koloniye açılması”na tavır almış İsrailli sivil toplum örgütleri de.
İsrail iktidarı, “Ortadoğu’da en ileri demokrasi” palavrası ardında, “milliyetçi, dinci, ayrımcı, baskıcı, ötekileştirici, Filistin kadar kendi içindeki muhalifleri de ezen” politikaya daha fazla sarılıyordu.
Oysa, ne de güzel “bahar” gelmişti dağlarına, Akdenizimin!
Diktatörler, Akdeniz iklimine uygun olmadıklarından, tek tek devriliyordu!
Lakin Tahrir neden hala kanıyordu?
Diktatör giderken dikta yerinde mi sayıyordu?
Akdeniz…
Faşizmin, Frankizmin, Yunan cuntalarının, Türkiye darbelerinin, Cezayir katliamlarının, sömürge dayatmalarının, laik veya dinci diktaların, Balkan kıyımlarının, Arap cuntalarının, karşı devrimlerin, komploların, zorunlu göçlerin, İsrail tezgahlarının, Filistin katlinin kadim beşiği.
Uygarlıkların, birbirine karışmış halkların, insanlık için ufukların, ruhu okşayan güneş ve suyun mirasında ve kıyılarında, baskıdan baskı beğenilen, “All inclusive… Her şey dahil katil köyü”!
Akdeniz baharını konuşan her İsrailli, dönüp bir de kendine “One minute” demeli!
Van’a soyun, ana kalsın!
3 yaşımda adım attığım (canım) Beşiktaş tribünleri, AVM’leştirilemeyen Çarşı; dakika 65’te yek vücut, tek vücut, “nake” vücut oldu…
Futbol ve tribün tarihine, desibel rekorundan sonra, çıplak vicdan bedenini de kattı.
Lakin…
Siyah çocuk Eboue’nin ebesi ile “şımarık çocuk” denen Engin’in anasına uzanan diller, yakışmadı desem çok sıradan olacak; (yine) çok ayıptı be!
Van’a ruhunu sunarken, bir anaya olmadık küfrünü savurmak olduysa, oldu de!
Maçı kazanamadığı halde “Kara Kartal” adını aldığı o tarihi FB maçındaki gibi, son zamanlarda ilk kez (yine kazanamama kaderiyle) kartal gibi saldıran bir takımın varken, onu da durdurup aptallaştıracak o çakmak yağmuru da doğal felaketti.
İddia edeyim: Çakmak yağmasa, Beşiktaş çakabilirdi!
(Tabii, özellikle Engin ile Melo’nun adabı da “GS terbiyesi”ne havale!)
Uğur’dan Osman’a ‘devlet refleksi’
Uğur Kaymaz, babasıyla birlik, 12 yaşında, 13 polis kurşunuyla dedil deşik edileli tam 7 yıl oldu.
Uğur, ayağında terliği, hala yatıyor küçük boylu boyunca. 7 yılda daha binlerce kaybımız oldu; çocuklar, gençler, askerler, polisler; biz yaşıyoruz.
“Devlet refleksi”, Uğur’u öldürenleri korudu; davayı kaçırdı, “meşru müdafaa” deyip refleksini tamamına erdirdi.
Yaşıyoruz ya; Uğur’dan Osman’a da geldik. 13 mermiyi ısrarla ilk yazanlardan olan ellerim şimdi Osman yazıyor:
Osman Aslı, 20 yaşında erdi. Dağıtım izninde gözaltına alındı. Bir karakolda, kamerasız tek odada, botunun bağıyla askıda intihar ettiği ilan edildi. İki yıl sonra dava bitti: Bir polise, ihmalden 10 ay hapis; günlüğü 20 TL’den 6 bin TL para cezasına çevirebiliriz!
Günlüğü 20 TL’den bir cansız Osman daha, Uğur’un, Şerzan’ın ve ötekilerin yanına, “Devlet Refleksi Mezarlığı”na!
Devlet Refleksi odur ki; polisinin hakkını korumaz, haksızlığını korur!