Hristiyanlık’da hac ve hacılık kavramı nasıl ortaya çıktı

Hristiyanlığın ilk dönemlerinde egemen olan eğilim bu tarz şeylerle ilgilenmese ve belirli mekânların kutsallaştırılması fikrini reddetse bile, İsa’nın hayatındaki önemli olaylarla da bağlantısı olan yerler için geçmişten kalan bir saygı gösterme tutumunun var olduğunu söylenebilir.

Bununla ilgili birkaç gösterge, Kudüs’ün eski halkındakiler arasında, İsa’nın yaşamının son evrelerine tanıklık etmiş yerlere geziler düzenleyerek ifade edilen bir dini ilgi olduğu öne sürülüyor.

Tolga Çandur’un Nereye Dergisi’ndeki haberine göre, İsa’nın mezarında da durum kesinlikle böyleydi. Taştan yontulmuş bu mezar dışında, iki farklı mağara da önem kazandı ve bunlardan birinde 2. Yüzyıla kadar erken bir zamandan bahsediliyordu. Bunlar, İsa’nın havarileriyle son buluştuğu Zeytin Dağı’ndaki yer ve Beytüllahim’de doğduğu yerdir. Arkeolojik kanıtların azlığından edebi kaynakların yorumlanması sonucunda “Yahudi – Hristiyanların bu mağaraları en azından 135 yılına kadar sıklıkla ziyaret ettiği” söylenebilir.
 
İmparator Hadrian 135 yılında Kudüs’ü fethettikten sonra Temple (Mabed) Dağı üzerine Zeus’a ait ve Golgotha sitesi üzerine Venüs’e ait birer tapınak ve ayrıca Beytüllahim mağarasında da Adonis’e ait bir sunak inşa ettirmiştir. Hristiyanlar İmparator Hadrian’ın yaptırdığı bu tapınakları ziyaret etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi.


 
 160 tarihine dayanan Polikarp’ın Passio’suna göre Smyrna Kilisesi piskoposun “kutsal kalıntıları” na sahipti. “değerli taşlardan daha nadide ve altından daha kıymetli” (timiotera, daha sonrasında kutsal emanetler için kullanılan bir terim) olan kemikleri, şehit oluşunun yıldönümünün anılabileceği, uygun bir yerde tutuluyordu. Benzer bir şekilde, Efes’li Polikrates’in Roma’lı Viktor’a mektubu; Yuhanna, Filipus ve Filipus’un kızlarının mezarlarının Asya’da bulunduğundan bahsettiğinden, azizlerin mezarlarının ve dünyevi kalıntılarının inananlar arasında ilgi çeken şeyler olduğunu doğrular.
 
Hristiyanlığın ilk yıllarından beri şehit mezarları yerel toplum tarafından ziyaret edilmekte ve Ökaristi ayinleri genellikle buralarda yapılmaktaydı. Üçüncü yüzyılda özellikle sözde kilise ateşkesi dönemi olarak geçen ikinci yarısında belirgin olan Hristiyan sayısındaki artış ve bu dönemde ibadet yerlerinin inşası ister istemez kişilerin ve mekânların kutsallaştırılmasına olan eğilimi etkiledi.
 
I. Constantin’den önce Petrus ve Pavlus’un mezarları da İmparatorluğun başkentine gelen insanlar tarafından dua maksadıyla ziyaret edilirdi. Havarilerin mezarlarını ta’zim etmek için Pers soyundan olduğu tahmin edilen Aziz Maris, karısı Marthe ve oğulları Audifax ile Avakum’un Roma’ya geldiklerine dair çok kesin olmayan rivayetler bulunmaktadır. İkinci yüzyılın sonunda Romalı Gaius, Phrygien Proclus’a, şehre geldiği takdirde kendisine birisi Vatikan tepesinde, diğeri is Ostia yolu üzerinde bulunan Roma Kilisesi’nin kurucuları olan havarilerin anıtlarını göstereceğini yazmıştır.


 
Roma’daki Saint Pietro (Aziz Petrus) Kilisesi’nin büyük sunağı altında yapılan kazılar, insanların havarilere ve sevdikleri kimselere bağlılıklarını bildiren yakarışlarını ifade eden resim ve resim ve yazıları gün ışığına çıkarmıştır. Bu resim ve yazılardan bazılarının tarihi 150 yılına kadar gitmektedir.
 
I.yüzyıldan itibaren Ortaçağa kadarki yüzyıllar boyunca Hristiyan haccı Kudüs, Roma ve Compostelle üçgeninde gerçekleştirilmiştir. Hristiyanlar tarafından Kudüs, günahtan kurtuluşun gerçekleştiği esrarlı mekân, yaratılmış dünyanın merkezi, Mesih’in ikinci kez dönüş yeri; Roma, havari Petrus ve Paulus’un mezarlarının ve birçok şehidin kutsal anıtlarının bulunduğu kutsal şehir; Compostelle ise, dünyanın öbür ucunda havari Büyük Yakup’un kült merkezi olarak kabul edilmektedir.
 
Konstantin yönetiminde bu bir politik program haline. 312–314 yılları arasında Roma’da kaldığı sırada imparator, Romalı şehitlerin mezarlarında mabetler kurulmasını sağladı ve imparatorun Hristiyanlığı kabul etmesiyle birlikte, Hristiyan haccının gelişmesi hızlanmıştır.
 
Bu dönemde Doğu’da girişimlerin çoğunluğu Kudüs üzerine odaklıydı. 325 yılındaki I. İznik Konsilini takiben imparatorun emriyle Kudüs piskoposu Makarios; hem İsa’nın haçının hem de mezarının bulunmasını sağlayan arayışa başladı. Büyük Konstantin’in annesi Helena’da piskoposla birlikte hareket ediyordu ve “hac”ı bulduktan sonra Hadrian’ın putperest tapınaklarını yıktırıp, Beytüllahim mağarasının ve Hz. İsa’yı çarmıha gerilmiş olarak gösteren figürün üzerine büyük kiliseler inşa ettirmiştir. Bundan yaklaşık on sene sonra Helena’nın Kudüs’ü ziyareti, hac mekânları olacak kutsal mekânların belirlenmesinin ilk işareti olmuştur.
 


Kudüs’te ve sonrasında Filistin genelinde mabetler yapılmasıyla bu kutsal mekânların gelişimi bir üç yüzyıl daha devam edecektir. Bu üç yüzyıl yoğun faaliyetle geçen üç dönemle anılır: Konstantin dönemi, II. Theodosius’un eşi Evdokia dönemi (437 sonrası) ve Justinianos dönemi. Filistin’deki çeşitli varlıklı ziyaretçilerle birlikte piskoposlar, bu çalışmayı kendi istekleri doğrultusunda sürdürdüler ve tamamladılar. Bu dönemlerde Kudüs ve Filistin genelinde kutsal metinler, yerel gelenekler ve çeşitli vahiy formlarından yola çıkarak kutsal mekânların detaylı bir kaydı oluşturuldu.
 
Bunların hepsi piskoposlar hiyerarşisi tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilmesine rağmen büyük bir kısmı hayal gücüne çok şey borçluydu. Filistin’deki tüm ana güzergâhlarda önem derecesi değişiklik gösteren mabetler ortaya çıktı ve kısa süre içerisinde bunların etrafında dini hizmetler için manastırlar ve hacıları ağırlamak amacıyla hanlar yapıldı.
Bunların dışında Hristiyan inancına mensup kişiler ayrıca üç hac yeri kategorisi daha belirlemişlerdir. Şehitler, azizler ve meleklere adanan kutsal yerler.
 
Hemen hemen tüm imparatorluk genelinde şehitlerin mezarları; Martyria, şapel ve bazilika gibi kutsal, mukaddes sayılan mabetlerle bezenirdi. Bazen o zamana kadar bilinmeyen şehitlerin mezarlarının ve emanetlerinin keşif ya da tekrar bulunması süreci olurdu. Biz yine araştırmalarca biliyoruz ki bu süreç bilinçli bir Hristiyanlaştırma politikasının bir parçası olarak piskoposlar tarafından kontrol ediliyordu.
 


Bir örnek vermek gerekirse: Nysa’lı Gregory’nin yazmalarında belirtilen Sebasteia (Sivas) kentinde Kırk Şehitler Bayramı eskilerden beri kutlanmaktaydı, ancak Büyük Zulüm (Great Persecution) döneminin kurbanı olan ama Kırk Şehitler’in gölgesinde kalan Piskopos Peter’in festivali ise sahneye 380 yılından sonra çıkar. Bu dönemdeki en ünlü şehit hac merkezleri: Mısır’da Aziz Menas; Menuthis’teki Azizler Abbakyros ve John mabediyle birlikte haccın önemli bir merkezi haline geldi; Suriye’de Rusafe Kenti Aziz Sergios’un mezarına yapılan hac ziyaretleri sayesinde büyüdü; İsauria’daki Seleukeia’da Aziz Tekla’nın Efes’te Aziz John’un, Kalkedon’da Aziz Euphemia’nın, Euchaita’da Aziz Theodore’nin ki, ve Thessalonike’de Aziz Demetrios’un ki. Hakkında bilgi sahibi olunanlardan sadece bir kaçı, büyük çoğunluğu bilinmiyor ve belki de sonsuza kadar bilinmez kalacak.
 
Nysa’lı Gregory 380’lerden kalmış olan bir mektubunda yalnızca Kapadokya’da sayısız martyria olduğunu beyan etmiştir.
Şehitlerin yanı sıra kısa sürede başka azizler de ortaya çıktı; Hristiyanların “kutsal adamları”; keşişler ve piskoposlar. Bu fenomen diyeceğimiz durum farklı şekillerde farklı yerlerde ortaya çıktı.
 
Dördüncü yüzyıldan itibaren Mısır, keşişleri görmek isteyen hacıları kendine çekerek kar etmek istemedi, keşişler kalıntılarının inananların gözünde kutsallaşmasını engellemek için ellerinden geleni yaptı: Manastır sisteminin ve keşişliğin kurucusu olarak kabul edilen Antony mezarının yerinin bir sır olarak tutulmasını istedi ancak altıncı yüzyılda mezar tekrar bulundu.
 
Filistin’de, Kıbrıs’ta ölen Hilarion’un kalıntıları öğrencilerinden biri tarafından manastıra geri getirildi ve burada kısa süre içerisinde kendini adanmışlığın bir simgesi haline geldi. Yoğun bir ziyaretçi nüfusuna sahip oldu ve hac merkezi olarak tarihte yerini aldı. Aynı şekilde altıncı yüzyıl boyunca Euthymios ve Sabas gibi büyük manastır kurucularının mezarları da böyle olacaktır. Suriye’de, Yaşlı Simeon’un durumunda olduğu gibi belirli keşişler yaşamlarında bile birçok ziyaretçiyi kendine çekti.
 
Ölümünden sonra bile, kalıntıları Antakya’ya taşındığında Saint Simeon Stylites Kilisesi onun mezarının etrafında inşa edildi ve burası sık sık hac yapılan bir merkez oldu; bölgede ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılamak için inşa edilmiş birçok han bunun en büyük kanıtıdır.
 
Bu saydığım üç hac yeri kategorisinde ise sonuncu olarak eklenmesi gereken meleklere adanan tapınaklardır. Dördüncü yüzyılın sonuna doğru yerel bir kurul tarafından Yahudiliğin bir kalıntısı olarak bulunmasına rağmen, Melek inancı beşinci yüzyıldan itibaren özellikle Phrygia’da hızlı bir şekilde yayıldı ve buradan başkent de dâhil olmak üzere birçok bölgeye sıçradı.
 
Beşinci yüzyıldan itibaren ikinci bir Kudüs olarak sunulan Konstantinopolis, kısa süre içerisinde Doğu’nun kutsal coğrafyasında önemli bir yere sahip oldu. Konstantin’in annesinin Kudüs’ten “Çile” den kalma çivilerle birlikte çarmıhın kalıntısının bir parçasını getirmesi kutsallaştırmanın kasıtlı bir politika sonucu olduğunu gösterir. Bu emanetler saray ve yönetici ailenin kullanımı için saklandı.
 
Çarmıhın bir parçası Konstantin’in büyük bir statüsüne yerleştirilmişti ayrıca çiviler bir miğfer ve imparatorun atına gem yapımı için kullanıldı. Bu dönemde kutsal emanetler Filistin’den gelmeyi kesmedi. Aynı durum şehitlerin emanetleri için de geçerliydi. Hristiyan dünyasının her köşesinden getiriliyorlardı ancak çoğu zaman; papaların Aziz Peter ve Aziz Paulus’un kalıntılarını yollamayı reddettiği ve İtalya’da kalmasını gerektiğini savunduğu durumlarda oluyordu.
 
Kutsal emanetlerin toplanması; imparator, piskoposlar, devlet memurları, ruhban sınıfı ve keşişler tarafından tertiplenen kasıtlı bir siyasetti. Saltanatı döneminde birçok mabedi inşa ya da restore ettiren I. Justinianos kutsal emanetleri elde etmekte oldukça hevesliydi ve hatta kendini buna adamıştı.
 
Bu emanetlerin başkente ulaşması büyük bir olaydı; adventus seremonisiyle şehrin kapılarında ciddiyetle teslim alınırlardı ve yeni mabede yerleştirilmeleri adına bir şölen günü düzenlenirdi. Bu hem Hristiyanlaştırmanın bir siyasetiydi hem de Ortodoksluğun muhafaza edilmesini amaçlıyordu. Bu politika Konstantinopolis’in özellikle Doğu vilayetlerinin Arapların eline geçmesinden sonra, hacıların uzaklardan geleceği yeni bir kutsal şehir olmasını sağladı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.