Dünyaya dağılmış Ermeni çocuklar

AYÇA ÖRER / Zaman Pazar

Kapatıldıktan sonra Tuzla’nın bir köşesinde unutulan Kamp Armen, kapılarını eski sakinlerine açtı. Çocuklarıyla kampa gelen sakinler geçmiş günleri yad etti ve “Kampı geri istiyoruz” çağrısını yineledi.

İstanbul Tuzla’da kapalı kapıların, sık ağaçların arkasında kalan bir bahçe var: Kamp Armen. Gedikpaşa Yetimhanesi’nin 1972’de kapanmasının ardından Kamp Armen, başka bir deyişle Tuzla Yetim Kampı, 1983’e kadar birçok çocuğun evi, okulu oldu. Sakinlerinden Hrant Dink 8 Kasım 1998’de yazdığı ‘Kaybolmayın Çocuklar’ yazısında yıllar sonra kampta yaşadıklarını şöyle anlatacaktı:

“Bizim yetimhane, ayrılanlarla buluşanların, kaybolanlarla bulunanların merkeziydi sanki. Garabet’le, Flor mesela. Çocuk yaşta ana-babalarını kaybeden bu iki genç, aradan 15 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra ancak yaşamın tatlı bir rastlantısı sonucu kavuşabildiler birbirlerine.(...) Nasıl unuturum, onlara bu gerçeği söylediğimizde birbirlerine doğru koşuşlarını? Garabet’in ‘Kuyrik kuyrik’ diye deniz kenarına, ablasına koşuşunu. Şimdi içinizden ‘tam da Türk filmi’ diye mırıldananlarınız olacak, ama ne yapalım ki olay ortadaydı ve yaşanıyordu.”

Yıllar önce Hrant Dink’in yazısında bahsettiği hikâyenin sahibi Garabet Orunöz, yıllar sonra Kamp Armen’e düzenlenen gezinin organizatörü. Buluşmaların başlama tarihi Hrant Dink’in ölümüne rastlıyor. Vasiyet bilinciyle ilk kez 2008’de bir araya gelmişler. O gün bugündür yılda bir ya da iki kez buluşup eski günleri anıyorlar. Kampın harabeye dönüşen koridorları arasında dolaşan Orunöz, “Burası yemekhaneydi, buraya ranzalar gelir, bir odada sekiz kişi kalırdı, çalışmalar yapardık” diye anlatıyor: “Çocukken bize sorumluluk vermek için bir şeyleri zimmetlerlerdi. Mesela yumurtalardan ben sorumluydum. Koskoca insanlar bile bana gelir ‘şu kadar yumurta aldım’ diye hesap verirdi. İşte onun gibi kampta ağaçlar da çocuklara zimmetliydi.”

ELLERİYLE İNŞA ETTİLER

Temelleri 1963’te atılan kampın eksikleri 1966’da yine çocuklar tarafından taşınan harçlarla giderilmiş. Hrant Dink, bakanların “aşk olsun” demeden geçemediği inşa sürecini şöyle anlatıyor: “İlkokul iki ile beşinci sınıflar arasında okuyan çelimsiz öğrencilerdik. Ve kazmaya başladık önce. Kazdık, Kızılay çadırlarımızın çubuklarını diktik; kazdık, fidan diktik; kazdık, kuyu açtık. Üç yıl, şafak vakti kalkıp gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık. (...) Geceleri yorgunluktan altımıza işerdik. Ailelerimizi, yakınlarımızı ancak geceleyin uzaklarda, parlayıp sönen kent ışıklarını izlerken anımsardık. Gelen imrenir, gören imrenirdi. Aşk olsun derdi herkes, aşk olsun.”

O günleri ve hikâyesini şimdi Garabet Orunöz harap haldeki kampa gelenlere anlatıyor: “Babam beni okumayı öğreneyim diye Gedikpaşa’ya göndermişti. Sonra Tuzla Kampı’na gidip gelmeye başladım. 1970 yazında, Tuzla Kamp Armen’in müdürü Hrant Güzelyan tarafından, Malatya’ya babamın yanına yollandım. Sabah babam peşkirini omzuna attı, ‘Hayr-Mer’ diye Ermenice dua etmeye başladı. Ben de onunla dua etmeye başladım. Babam sustu, çeşmede yüzünü yıkadı. Eve dönünce, dizlerinin üstüne çöküp hıçkıra hıçkıra ağladı. Beni İstanbul’daki yetimhaneye gönderen kadın için, ‘Sara, Sara Allah ömrümden ala sana vere’ dedi.”

Kampı ziyaret eden Aziz Nesin Vakfı öğrencilerini bir sürpriz bekliyordu: Üç bisiklet. Garabet Orunöz, “Ben hiç öğrenemedim, siz öğrenin diye aldık.” dedi ve kendi hikayesini anlattı: “Malatya’dan Nedim olarak geldim, İstanbul’da adımın Garabet olduğunu öğrendim. Annem ölünce o zaman üç buçuk aylık olan kız kardeşimi İstanbul’da bir aileye evlatlık verdik. Sonrasında evlatlık veren Sara Makascı bana nerede yaşadığını söylemedi. Kız kardeşimi buluncaya kadar âşık olmamaya yemin ettim. 19 yaşındaydım. Bir atölyede çalışıyordum. Hafta sonu için arkadaşım Nişan kampın yanına çadır ayarlamış. Kız kardeşim de çocuklara ablalık etmek için oradaymış. Bizim dışımızda herkes biliyormuş kardeş olduğumuzu. Gittim, Hrant Dink’in babası Sarkis seslendi. Biraz da sıkıntılı, ‘Senin kız kardeşin varmış, arıyormuşsun’ dedi. Karşıki balkonu gösterdi. Hemen tanıdım Flor’u.”

Kamp sakinlerinin çoğu artık yurtdışında. Buluşmada telefonlar susmadı, Arjantin’de yaşayan arkadaşlarına telekonferansla bağlandılar, bilgisayar ekranından ağlayan yüzler baktı birbirine. Burada olanlar diktikleri ağaçların ardında “bu benim ağacım” derken, Orunöz bisikletleri çocuklara teslim edip ekledi: “Biz kampımızı geri istiyoruz.”

SON SÖZ HRANT DİNK’TEN

“Sekiz yaşında gittim Tuzla’ya. Tam 20 yıl oraya emek verdim… Eşim Rakel’i orada tanıdım. Birlikte büyüdük. Orada evlendik. Çocuklarımız orada doğdu. Sonra kampımızın müdürünü ‘Ermeni militan yetiştiriyor suçlamasıyla’ içeri aldılar. Haksız bir suçlamaydı. Hiçbirimiz Ermeni militanlar olarak yetiştirilmemiştik. (…) Şikâyetim var ey insanlık! Bizi yarattığımız uygarlığımızdan attılar. Orada yetişmiş bin 500 çocuğun alınterinin üstüne oturdular. Bizlerin çocuk emeğini gasp ettiler. Yuvamızı dağıttılar. (…) Ve bizim yarattığımız ‘Tuzla Yoksul Çocuk Kampı’mız bizim ‘Atlantis Uygarlığımız’ şimdi bir harabe. Çocuk cıvıltıları çekilince suyu da çekilmiş kuyunun. Binanın ise dişleri dökülmüş, avurtları çökmüş, omuzları düşmüş. Toprak çorak. Ağaçlar küskün… Benim isyanımın pike uçuşları ise, binbir özenle yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin…”

‘İyileşme sürecini birlikte atlatacağız’

Gazeteci Serdar Korucu ve Aris Nalcı’nın ‘1965’ kitabı kampı ziyarete gelenlerin elinde dolaşıyordu. 1915’in 50. yılı 1965 yılında Türkiye’de ve dünyada yer alan haberleri mercek altına alan ve 50 yıl önceki 24 Nisan’da neler yaşandığını, hangi dinamiklerin etken olduğunu, dünya kamuoyunun algısını irdeleyen kitabın yazarlarıyla konuştuk.

1965’teki devlet algısı nasıl?

Aris Nalcı: 1965’te dil farklıydı. Nefret söylemi kötü bir şey olarak insanlara yansımamıştı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşların etnik kökenleri nedeniyle ayrımcılığa uğradığı geniş Türkiye toplumu tarafından o kadar çok bilinmiyordu. 1965’te Lübnan’dan başlayan Ermeni toplumlarının soykırımı anma mitingleri ve toplantıları Türkiye’nin ilk kez diaspora ile karşılaşmasını sağlamış ve verdiği tepkiler şunlar olmuş: Diasporalı Ermenilerin karşısına, “Türkler Ermenileri öldürmedi, Ermeniler Türkleri öldürdü” teziyle çıkılmış. Bir yandan da Ermenilere Ermeniler cevap versin diye düşünülerek ülke içinde halen yaşayan ‘tutsak’ Ermenilerden daisporaya cevap verilmesi istenmiş. Şimdi de aynı şeyler yapılıyor.

Patrik Aram Ateşyan’ın açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Umut dolu. Bir din adamının da yapması gereken açıklamalar böyle olmalıdır. Zira Patrikhane dini bir kurum, siyasi değil. Dolayısıyla cemaatine umut vermek, onların ruhen mutluluğunu sağlamak onun görevi. Bu görüşmede sorun dini bir kurumun siyasi iktidar tarafından muhatap alınması. Yıllardır sivil bir örgütleme içine girmek istediğini beyan eden Türkiye, Ermeni toplumunun bu taleplerini dinlemeden, Türkiye Devleti’nin dini iktidarı siyasi muhatap alması kendi seçeneğidir. Görüşmede başka sivil temsilciler de var ancak bu kişilerin temsiliyetleri üzerine düşünmek gerek. Ermeni toplumunu bugün Türkiye’de temsil edebilecek tek yapı bulunmuyor. Sadece hayatta kalmak üzerine geliştirdiği mekanizmalar zihinlerimizi kontrol altına almış, bizleri ‘sadık’ vatandaşlar haline getirmeye çalışmıştır. Başını her kaldırdığında, içinde bulunduğu topraklarda siyaset yapmaya çalıştığında kafasına vurulup yerine oturtulan Ermeniler (hem sol hem sağda) iki taraftan da sıkılmış ve kendini sağlama almak için merkeziyetçi bir tavır takınmışlardır. Dolayısıyla reklamlarla Başbakan’a teşekkür eden Ermeni toplumunun zenginlerinin tavrını var olanı korumak olarak görmemiz gerekiyor. Bu rahatsız ruh halinin çözümü ise birbirimizi tedavi etmekten geçer. Ermenilerle Türklerin iyileşme süreci birlikte olacaktır.

Serdar Korucu: Soykırım tartışmasında merkez medyanın yaklaşımı son dönemde değişim içinde. Türkiye’de medyanın her iktidar döneminde devlet politikasına göre hareket ettiği göz önünde tutulduğunda, 1915’in 100. yıldönümüne bir yıl kalmış olsa da neden hâlâ konunun yeterince tartışılmamış olması anlaşılır. Bu nedenle kitapta belirttiğimiz gibi 1965’te temelleri atılan devlet tezlerinin medyadaki yansımaları bugün de canlılığını koruyor. Resmi tarihin değişmesi hiçbir ülkede hızlı gerçekleşmez. Hele söz konusu Türkiye ise bunun ne kadar yavaş olduğunu hepimiz biliyoruz. ‘Açılım’ yapılmasının resmi tarihi değiştirmediğini benzerlerinde yaşadık. Zirve Yayınevi katliamına rağmen okul kitaplarında hala ‘misyonerlik’ tehdit olarak yer alıyorsa, Süryaniler için  kullanılan ‘refah için Batı’nın çıkarlarına alet oldular’ ifadesi daha yeni değişmiş ancak bu hali de hedef haline getirilen toplumu tatmin etmemişse sorun var demektir.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/pazar_dunyaya-dagilmis-kayip-cocuklar_2214806.html



Garabet Orunöz (üstteki kırmızı tişörtlü)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.