'Diplomalı çoban': Hayvanlarda yalan yok, ihanet yok, sorumluluk var

Söyleşi: Selma Kara

İşletme mezunu ve geçmişte çok sayıda iş yerinin sahibi olan Hüseyin Alper Cesur’a, üç yıl önce terk ettiği medeni hayatın ardından yerleştiği köyde (Tomarza’nın Avşar Sövegen köyü) yaşayanlar, ‘diplomalı çoban’ diye sesleniyor. Cesur’un, kravatlı yaşamından sonra işçi tulumu ile sabahın dördünde; suyu, çikolatası ve mutlaka kitabını koyduğu torbasını sırtına vurup, 100 koyunun başında çoban olduğu hayatı, mecburiyetlere dayalı değil. Annesi Ankaralı, babası kitap okumaya teşvik eden bir ailenin çocuğu olarak, yaşamı ilk kez banliyö treninin altında kaldığı çocuk yaşlarda sorgulamaya başlayan Hüseyin Alper Cesur, 50 koyunla, çoğunu da telef ederek başladığı çobanlık yaşamına; şimdilerde 100 koyun, 20 tavuk ve dört çoban köpeği ile devam ediyor. Onun sıradan olmayan ve hepimizin, “Bir çiftliğe çekilip koyunlarla keçilerle yaşamak istiyorum” dediği hayatı; emekliliğe ve bahanelere bırakmadan, istediğimiz yaşamı, üstelik de kapitalist bahanelere bırakmadan yaşayabildiğimizi kanıtlıyor. 

“OKUMAK MİLADIM OLDU”

Kronolojik tarihleri çok sevmiyorum ama ‘çobanlık’ yaşantınızdan önce neler yapardınız?

Ben 1972 doğumluyum ve Kayseriliyim. Babam memurluk sınavı için hazırlanmaya gittiği Ankara’da, ev sahibinin kızını ayartmış. Ailem ve ben memurluktan dolayı çok yer dolaştık. Çok da zorlandığımız zamanlar oldu. Mesela ablalarım halı dokuyarak para kazandı. Ben aklınıza gelebilecek her türlü işi yaptım. Günde iki üç iş bile yaptığım oldu. Ailem benden böyle bir talepte bulunmadı ama sorumluluklarımın olması bakımından küçük yaştan itibaren çalışmaya başladım. Öyle bir ailenin içerisinde yetişmek her kişiye nasip olmayacak bir şeydi. Öyle bir aileden kastım, kitap okuma sevgisinin ilk yaşlardan itibaren bize aşılanmış olmasından. Bunu da herkese tavsiye ediyorum. Teksas Tommiks oku, Gırgır oku; ama oku. Çünkü bunların hepsi birer süreçtir. Çocuklar okusun diye önlerine hemen ağır romanları veriyorlar ama böyle olunca okumaktan soğuyor.

Aktif ticaret yaşamınız öğrencilik döneminizde başladı yani.

Çalışma hayatım hiç sekteye uğramadı. Örneğin, ortaokuldayken makinem vardı ve ücret karşılığı, yıllıklarda, özel günlerde fotoğraf çekerdim. İlk, 13 yaşında Avanos’ta bir tuğla fabrikasında çalışmaya başladım. Kayseri’den Avanos’a babamın tayini çıktıktan sonra ilk kez kurban kesemedik. Çünkü turistik bir memleketti ve geçinmek zordu. O benim çok zoruma gitti. Öyle olunca bizimkilere söylemeden tuğla fabrikasında çalışmaya başladım. 2 buçuk ay çalıştım, sonra kurbanlığımı aldım eve gittim. Kadın ağladı tabi. Zor şartlardı… Yalnız daha da enteresan tarafı, babamla ilk birey olarak konuşmamı o yaşlarda yaptım. Bu özgüveni ailem, ablalarıma da diğer kardeşime de aşıladı. Şimdi ailelerin en büyük sorunu çocuklarına özgüven vermeye korkmaları; sorumsuz, her şeyi isteyen, bir şeyin kıymetini bilmeyen çocukları yetişiyor. Sonra da bunları nasıl düzelteceğiz diye düşünüyoruz.

“OLUMSUZ OLAYLARI HAYATIM İÇİN FIRSATA DÖNÜŞTÜRDÜM”


Kendi işinizi yapmaya nasıl başladınız?

Üniversite 17 yıl sürdü. 1 dersten dolayı bu kadar çok uzadı. Osman Unutulmaz adlı bir hoca vardı, o görevden alınınca ben de okulu bitirdim. O dönemde okulda hoca dövmekten dolayı 6 aylık bir ceza aldım. O boşlukta da annemle ilk iş deneyimimiz için harekete geçtik. Talas’ta kız öğrenciler için ev yemekleri lokantası açtık. Başınıza gelen herhangi bir olayı kendi tercihlerinize göre sizi olumlu ya da olumsuz yerlere götürebilir. Ben o cezayı aldığımda isyankar tavırlar takınarak olmaması gerekenlerle olmaması gereken ortamlarda da takılabilirdim. Ama bu boşluğu bir fırsat olarak görüp, annemin de içinde kalan bir uhdeyi hayata geçirmek için bu işe giriştik. Burası Talas’taki ilk lokantadır. Adı da ‘Sofra Başı’ idi. Şimdiki kız yurdunun hemen ilerisinde idi. Bizimle o zaman, dağın başında lokanta mı açılır diye dalga geçmişlerdi. 1995’ten 98’e kadar çok güzel iş yaptık. Tansu Çiller’in ev hanımlarına verdiği destek kredisi ile açtık orayı; sıfır sermaye ile. 2 seneliğine aldığımız krediyi 4’üncü ayda kapatmıştık. Çünkü amacımız sadece para kazanmak değildi, kız çocuklarına da yardımcı olmaktı. Bu durum dükkan sahibini iştahlandırdığı için, üçüncü yılın sonunda dükkanı kapatmak zorunda kaldık. Bende borsa yatırım uzmanlığı da vardı. Bir anda çok büyük paralar kazandık. O parayla adımız belli olsun diye internet kafe açtık. Sonra o da asıl mesleğim oldu. Kayseri’de iki ya da üç internet kafe vardı o zamanlar. Bu macera da 8 yıl sürdü. Daha sonra 2004’te ablamla İstanbul’da kafe açtık. Ondan bir yıl önce, şimdiki devam ettiğim çözüm ortaklığı işi başladı.

CEPTEKİ 5 LİRANIN MARİFETİ…


Köyde yaşama isteğiniz bu yoğunluktan mı kaynaklandı?

İstanbul’da lokantayı açtığımızda, çözüm ortaklığı ile birlikte internet kafe de devam ediyordu ve üç iş vardı. Mütemadiyen İstanbul’a gidiyordum, buraya geliyordum. Bu süreç yaklaşık 3 yıl devam etti; buraya geliyorum orası kalıyor, oraya geliyorum burası kalıyordu. Bir gün personel maaşlarını kiraları dağıttım; oh dedik. Arabaya atladım eve gittim. Akşam yemeği vakti gelince canım değişik bir şey yemek istedi. Elimi cebime bir attım, 5 liramı ne bir şey kalmış. Tam da ayna karşısında oldu bu, çıkmak için hazırlanıyordum. Aynaya baktım, kendime baktım, dedim ki; “Hayat koşturmak için, çalışmak için bu kadar uzun değil.” Sonra karar verdim, lokantayı sattım. Kayseri’ye geldim, kafeyi devrettim. 2008 yılında çözüm ortaklığı işini devam ettirmek için bir ofis aldık. İki yıl boyunca ekstra borç ve ödeme olmadan bir hayat yaşadım. Herkese de tavsiye ederim. Bir defa ödeme kaygısı olmadan yaşamak insana çok daha fazla okumak ve sanata vakit ayırmak anlamında avantaj yaratıyor. Hayallerimde bir köy evinde çiftliğim olsun isterdim, hayvanları da çok severdim. Bununla ilgili bir deneyimim vardı; üniversitede ailem burada olmasına rağmen öğrenci evinde kaldım. şimdi Mest-i Mekan olarak kullanılan mekanda arkadaşlarımızla ev tuttuk. O bahçeli evde köpek, tavuk gibi bir takım hayvanlar besledik. O zaman içimde uhde kalmıştı zaten. O sorgulamalar ve yaşadıklarım bir müddet sonra bu kararı almamı hızlandırdı.

“HUZURU PARAYA TERCİH ETTİM”

Hayatı devam ettirmek için para olmazsa olmaz bir materyal. Ama kaçırdığımız en önemli servetimiz huzurumuz. İnsanlar maalesef parayı huzura tercih eder oldu. Bunu fark ettikten sonra, anne babamızın da katkısıyla; şu andaki çiftlik evi karşımıza çıktı. Ev Tomarza’da Avşar Sövegen ve Muhacir Sövegen adlı iki köyün tam ortasında. Zamantı Irmağı’nın bir tarafına Avşarlar, bir tarafına muhacirler yerleşmiş. Modern bir taş bina ev ile ahır var. Sahibi yıllarca yurt dışında yaşamış bir muhacir. Orayı aldıktan kısa bir süre sonra hanımını kaybedince satmaya karar vermiş, orası da bize nasip oldu. Aldığımızda ilk sene hayvan yoktu. Sonra biri babamın aklına girmiş, hayvan alın bakacak adam bulurum falan deyince, babamın da ısrarıyla 50 koyun aldım. Bir süre sonra çobanla ilgili sorun yaşadık. Öyle olunca iş başa kaldı.  Köylüler, benim için ağzı süt kokuyor, vazgeçer diye düşünmüşler ama işi yarım bırakmak gibi bir huyum yoktur. Köyde altı hane var, üçü rahmetli oldu. Geri kalan üç haneden ikisi Kayseri’ye taşındı. Bir hane de kışları Kayseri’ye geleceğini söylüyor. Öyle olunca köy bana kaldı (Gülüşmeler)… Zorlu bir süreç oldu ama üçüncüsü senemi doldurdum.

“BOŞUNA MI İŞLETME OKUDUN?”

Çevreniz ne dedi bu kararınıza. Karşı çıkan olmadı mı?

Olmaz mı, en başta babam. Hayvan almamı söylememe rağmen, ilk karşı çıkan o oldu. Annem bana boşa mı işletme okudun dedi. Ama pişman değilim, seviyorum. Şimdi de düşündüğüm bir sistem var; hem kendi hem de ülkemizin hayvancılığı bakımından klasik hayvancılığın değişmesi ve geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Okumanın bana kattığı da bu oldu. Bu arada ne kadar bürokrasiden kaçsam da beni Koyun Keçi Birliği yönetimine seçtiler. Zor bir süreç, insanların bu şekilde yaşarken ne gibi zorluklar çektiğini görünce üzülüyorsunuz ama cahillikten dolayı da dinlemiyorlar. O nedenle eğitimle ilgili projelerim de var.

Ama köye çekilirken tamamen hayattan kopmuş değilsiniz.

Benim inzivam üç yıl sürdü. Az değil. Sadece mecbur olan ödemeler, banka işleri ve devam eden çözüm ortaklığı işi için Kayseri’ye geldim o dönemde. Mevcuttaki müşterilerime razı oldum, onların da hak edişlerini yazıp ödemelerini alıyoruz. Bunu da muhasebecim yapıyor.

Ama gelir düzeyiniz düştü.

Düştü ama sabitlendi. Eskiden çok para kazanıyorduk, gider çoktu. Mevcuttaki işim giderlerimi ve faturalarımı karşılıyor. O borçsuz geçen üç yıl birçok açıdan kendimi dinlememi; hayatı, insanları olayları değerlendirmemi sağladı. Bu yüzden karar vermem zor olmadı.

“MUTLULUK İÇİMİZDE”


Bu değişikliğin en büyük öğretisi ne oldu sizin için?

İnsanın mutluluğu bulması için başkalarından medet ummasına gerek olmadığını ve birilerinin gelip kendisini kurtarmasına gerek olmadığını öğrendim. Kendimi eleştirmeyi öğrendim bunun yanı sıra. Kendimi eleştirerek olgunlaşmaya çalıştım ve bunun çok faydasını gördüm. Örneğin masa, bir şeyleri üzerine koymak ve taşımak için kullanılan bir araç ama artık masa, görüntü ve fiyat olarak insanların birbirinden ayrışması ve birbirlerine üstünlük sağlaması için kullanılan bir meta haline geldi. Bu herhangi bir başka şey de olabilir. İşin aslını unuttuğumuz için mutluluğu kendimizde bulamıyoruz, hep başkalarını hedefliyoruz. Böyle olunca da insanın kendini tatmin etmesi mümkün mü sizce?

“ALLAH SİZİN YARDIMCINIZ OLSUN”

Medeni hayata arada bir olsa da döndüğünüzde ne düşünüyorsunuz?

Allah yardımcıları olsun diyorum. Her insanın kendini ve hayatı sorgulaması için illa ki başına bir şey gelmesi gerekiyor; ailesini kaybetmesi, büyük bir ayrılık yaşaması… Bütün bunlara gerek kalmadan insanın kendini ve hayatı sorgulaması için kitap okuma yetisini kaybetmemesi lazım. Kur’an-ı Kerim ‘oku’ diye başlıyor. Müslüman’ız diyoruz, rehberi başka yerde arıyoruz. Ne zaman ki ‘oku’maktan vazgeçtik, bu hale geldik. Dediğim gibi ne okuduğunuz çok önemli değil, ama okuyun… Benim asıl sorgulamam buradan başladı. Medeni hayattaki en büyük sıkıntılardan biri dinginliğimiz. Kendimizi dinlemiyoruz, başkasını hiç dinlemiyoruz. Sadece konuşmak için sıramızı bekliyoruz.

Bayağı bildiğimiz çoban gibi çalışıyorsunuz. Nasıl geçiyor bir gününüz?

Aynen. Köyde diplomalı çoban diyorlar zaten bana (Gülüşmeler)…Sabah 4 buçuk gibi kalkarım. Azığımı hazırlarım; suyum, çikolatam ve kitabımı alır koyunları yaymaya çıkarım. Koyun sıcağı sevmez, mayışır. 8 buçuk 9’a kadar yaylımda oynaşırlar, koklaşırlar, zıplaşırlar, kitap okurken gelir koklarlar falan. 10’dan sonra onları ahıra yerleştirir, kahvaltımı ederim. Normalde insanların işe başladığı saatte bizim işimiz bitmiş olur. Siesta yaparım, kitabımı okurum, haberimi izlerim.

“HAYVANLARI TANIDIKÇA İNSANLARDAN NEFRET ETTİM”

Yiyecekler doğal tabi ki.

Elbette. Bende şeker başlangıcı vardı, köyde yaşamaya başladım başlayalı kalmadı. Süt sağmayı öğrendim. Bu sistemde insanların hakir gördüğü çobanlar çok yüksek maaş alıyorlar ama onun da ötesinde, dağdaki hiçbir işe yarayan otu ete dönüştürüyor. Bunu seçim zamanında bir bakan söylemişti çok hoşuma gitmişti. Ve o etten katma değerli olarak çok sayıda sektör ayakta duruyor.

Son olarak hayvanlardan ne öğrendiniz?

Çok klasik olacak ama hayvanları tanıdıkça insanlardan nefret ettim (Gülüşmeler)… Bir defa hayvanlardan yalan söylememeyi öğreniyorsunuz. Hainlik, art niyet yok. Onların hayatını devam ettirmek için gerekli olan şartları hazırladıktan sonra size tek yaptıkları şey minnet duymak. Yalan yok, hainlik yok, ihanet yok, sorumluluk var. Bir insana şunu yap bunu yap dediğiniz zaman bir sürü bahane üretiyor ama hayvana dön desen döner.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.