Burgazada zangocu Yorgo: ‘Bir gün gözlerimi oğluma vereceğim’

Burgazada'daki Aya Yorgi Garibi Manastırı'nın zangocu Yorgo Güller, tek başına manastırı harabeden bugünkü kusursuz haline taşımış. Güller, "Burası benim için kaymaklı ekmek kadayıfı" diyor.

EZGİ BAŞARAN / RADİKAL

Burgazada Aya Yorgi Garibi Manastırı’nın zangocu Yorgo Güller’le tanışmalısınız. Çünkü o tek başına bir manastırı harabeden bugünkü kusursuz haline taşıyan adam. Bir yandan Silahtarağa Vakfı’nın el koyduğu manastır topraklarının davasıyla uğraşıyor; bir yandan da huzurlu hayat ve huzurlu inanç nedir, Patrikhane’nin bile unuttuğu bu manastıra insan niye kendini adar, cevaplarını arıyor.

Nasıl zangoç oldunuz? Benden önceki zangoç 2004’te ölmüştü. 4-5 ay tek başına kaldı burası. İdare Heyeti Başkanı Bay Pano’yla bir gün aşağıda bakkalda karşılaştık. “Oğlum, bu kiliseye bakacak birini bulamadım” dedi. Boş bulundum, “Bakarım ben baba” dedim. Halbuki mobilya imalatçısıyım, dükkânım falan var. Öyle demiş bulundum, niyeyse. Bay Pano da üstüne atladı, beni tayin ettiler. 14 Nisan 2004’ten beri buradayım.

Ne haldeydi siz ilk geldiğinizde? Maalesef bir harabeydi. Bir ibadet yerinin o halde olması beni çok üzüyordu. İlk sene halimi görmeliydiniz. Bir elimde zincirli bir ağaç kesme motoru, bir elimde balta… Sanırsınız Afrika ormanlarındayım. Sabahın 4’ünde çalışmaya başlıyordum. Son 1 ay yürüyememeye başlamıştım. Üç damperli kamyon dolusu pislik attım. İki at arabası şişe, iki at arabası da hurda… Bahçedeki bu küçük ev dizini, rahiplerin kaldığı bir koğuşmuş. Onları ailelerin barınabileceği küçük dairelere dönüştürdüm.

Kimler yaşıyor şimdi burada? Son kalan Rumlar olarak biz… Kelaynak sürüleri diyorum ben. Zaten kışın Burgaz’da dört Rum aile kalıyor. Ama o aileleri 4-5 kişilik ya da Başbakan’ın dediği gibi 3 çocuklu sanmayın. Karı-koca Rumlar diyeyim. Ama yazın yalnız bu manastıra 28, toplamda adaya 125 aile geliyor. 5-6 tanesi Yunanistan’dan, gerisi Kurtuluş, Cihangir’den.

Siz nerelisiniz? Sebastio’lu yani Sivaslıyım. Büyükbabamın babası oralıymış. Anne tarafım ise Karadenizli. Aslında üç nesil, İstanbul’da doğup büyüdük. Tepebaşı’nda Pera Palas’ın karşısında doğdum. Cemiloğlu Sokak, 46/11. O bina çökük vaziyette şu anda, ne çok üzülüyorum. Zaten Beyoğlu’nu içim kaldırmıyor artık. Dolaşacaksan İstiklal’de kirpi gibi dikenli elbise giymen lâzım.

BURGAZ’A BİR KIZIN PEŞİNDEN GELDİM

Burgaz’a ne zaman yerleştiniz? 1972’de bir kızın peşinden geldim buralara. Önce hafta sonları. Sonra mayıstan ekime kalmaya başladım. Manastırla birlikte, yani 7 senedir yaz-kış buradayım. Burası niye güzel? Çünkü herkesi tanıyorum, selamlaşıyorum. Ben birbirini gördü mü kafasını çeviren kalabalıktan hoşlanmam. Sonra burada toprak var, hayvan var, denizde balık var, karım var. Çocuklarımı özlüyorum tabii; biri pedagoji eğitimi, diğeri de işleri nedeniyle Yunanistan’da.

Sizin eğitiminiz nedir? Zoğrafyan Lisesi’ni arka kapıdan bitirdim. Kavga gürültü, babamın zoruyla. Okumayla işim olmadı, baba mesleği mobilyacılığı çok iyi öğrendim. O kadar ki, rahmetli babamdan bile iyiydim. Hâlâ da iyiyimdir, bakma 60 yaşında olduğuma. Geçen mart devlet bana yaşlılık indirim kartı verdi, şaşırdım.

Bozuldunuz mu? Yok, çünkü hissettiğim yaştayım. Gördüğün ikinci eşim 30 yaşında. Onunla Galata Kulesi’nde tanıştım. İlk başta aklıma öyle bir şey gelmemişti. Oğullarım onunla yaşıt filan. Biraz tuhaf tabii.. Ama baktım çocuklar onu çok sevdi, kaynaştılar. 50 kere de karıma sordum, “Bak yaşım ortada, emin misin?” diye. “Fark etmez. Ben seninle mutluyum” dedi. 10 yıldır birlikteyiz işte.

İlk eşimi büyük aşkla almıştım, bütün ada bilir… Ama yürümemişti. Sıkıntıdan 3 kez kalp krizi geçirmiştim. Doktor dedi ki, “Beyninin işleyişini değiştirmen lazım”. Benim kafaya uyacak başka beyin bulamadığımdan, hayatımı değiştirdim. Şimdi burada, kendime kurduğum bu dünyada huzurluyum. Eksiğim yok. Baykuşum bile var yani.

SANAL AYİN DÜZENLİYORUM

Manastırı mavi-beyaz yapmak sizin fikriniz miydi? Evet. Tekneyle 1970’lerin ortasında Yunanistan’a gittiğimde, adalarda mavi-beyaz kiliseleri görünce hayran olmuştum. Bir ibadethane düşün ki, gök ve deniz bir arada. Burada ikinci senemdi, şöyle bir baktım. Bina kötü bir sarı, demirler kötü bir yeşil. Bir gün Ermeni dostum Beco ziyaretime gelmişti. İçeride dua etti, çok duygulandı. Sonra da “Bir ihtiyacın var mı Yorgo?” diye sordu. “Valla beş teneke beyaz boya olsa ne hoş olur” dedim. Ertesi gün kapıdaydı boyalar. Sezgin diye zayıf naif bir dostumla, iki kişi tüm binayı iskele bile kurmadan boyadık. Şimdi pazar günleri tütsü yakıyorum. Hatta sanal ayin düzenliyorum.



O nasıl oluyor? Hoparlör bağladım radyoya. Yunan kanalındaki ayini canlı olarak içeri veriyorum. Sanal ayin işte. Bir gün Patrik bana “Yorgo nasıl durumlar, Aya Yorgi ne yapıyor?” diye sordu. “İyidir, her pazar ayinim var dedim.” Bir duraksadı; “Nasıl yani?” dedi. Anlatınca radyo-hoparlör düzeneğini, “Allah Allah, yeni icatlar…” dedi, sustu. E ne yapayım, bir papaz yollamıyorsunuz!

Patrikhane size çok teşekkür ediyor olmalı ama… Yok canım. Bizim buradaki küçük Rum cemaati çok korkak zaten. “Yorgo mavi-beyaz boyama, Yunan bayrağı derler, başımıza iş açma” demezler mi… Hiç takılmadım. Sonra da herkes bayıldı. Belediye başkanı, kaymakam, Heybeliada Subay Okulu komutanı tebriklerini gönderdi. Patrikhane’den hiçbir şey duymadım. Halbuki bu adadaki martılara sorsan, bilirler benim burası için nasıl çalıştığımı… Bir dostum takılır bana “Çalış çalış, madalya verecekler sanki” diye. Madalyayı ne yapayım... Nasıl kaymaklı ekmek kadayıfı yersin, tat alırsın, zevkle dolarsın… Bu kilise için uğraşmak da benim için öyle bir şey. Tek başıma da olsam fark etmez.

Alevi aileler de davalık Sizi buranın papazı zannedenler varmış? Tabii. Hatta telefonla arıyorlar, çünkü bilinmeyen numaralar servisinde Büyükada’daki manastırın değil, buranın telefonu çıkıyor. Geçen gün Antep’ten bir kız aradı, papazla görüşmek istiyor. “Niye lazımdı?” dedim. İstiyormuş ki papaz, ayrıldığı sevgilisiyle kavuşsun diye dua okusun. “Böyle şeylere inanılır mı kızım?” dedim, kapattım. Papaz ne yapacak yani okuyup da…


Manastırın topraklarının Silahtarağa Vakfı’na geçmesi üzerine Patrikhane dava açmıştı. Hâlâ sürüyor, değil mi? Evet ve maalesef buradaki İdare Heyeti kaybettiğimiz bu topraklarla hiç ilgilenmiyor. Biraz boşvergillerden onlar. Bense haksızlığa gelemiyorum. Zamanında bu topraklar kiliselere bağışlanmışsa, şimdi niçin başka bir vakfa geçsin? Bin türlü alavere dalavereyle bu işleri yapıyorlar. Bu işlerin şeytanı olanlar var. Üçüncü şahıslara devrederek filan tapusunu alıyorlar arazilerin. Ama sonra AİHM’ye gidince, bu memleketin mahkemeleri rezil oluyor.

Son durum ne? Silahtarağa Vakfı, rahiplerin koğuşunun duvar bitiminden sonrasına ve manastır bahçesinin sol tarafındaki araziye sahip çıktı. Belki bir gün bu koğuşa hatta manastıra kadar gelirler, bilemiyorum. Bu işin bilinmeyen bir yüzü daha var, çok acıklı.

Nedir? 1970’lerde burada yaşayan bir Papakosta vardı. Sol taraftaki arazide yer alan kümesleri filan, çok sevdiği Alevi ailelere vermiş. Çünkü o aileler, Papakosta’ya ve manastıra çok yardım etmiş, iyilikler yapmış. Aileler de yıllar içinde o araziye bir odalı gecekondu yapmışlar; belediyeye işgaliye parası vererek yaşıyorlardı. Patrikhane hiç ses etmiyordu. Ama şimdi o 48 kadar Alevi aile de evinden olacak. Bu manastıra niye Garibi derler, biliyor musun? Gariplere kucak açtığı için. Şimdi kucağındakileri dökmek zorunda kalacak, çok ağrıma gidiyor. Yaşayanların da hepsini çok iyi tanıyorum üstelik. İsmail baba, Pilli Mustafa…

Onlar da dava açsın… Açtık zaten. Ben de onların arasına davalı olarak girdim. Silahtarağa Vakfı’yla davalıyız her bakımdan. Adadaki herkes, “Keşke sizin vakıf kazansa” diye kıvranıyor.

OĞLUMA GÖZLERİMİ VERECEĞİM

Dindar mısınız? Öyleyim tabii ama dini nasıl tatbik ettiğin önemli. Bir insan bir şeyi çok isterse, Tanrı dediğimiz güç onu duyar. Din anlayışım bu. Mesela benim bu manastırın zangoçluğunu yapmayı kabul etmemde iki husus etkili oldu. Çocuklarımın annesi olan eski eşim lenf kanseri olmuştu. Onunla boşanmamıza rağmen her gün manastıra geldim, çok içtenlikle dua ettim ve kurtuldu. Doktorlar bile şaşırdı. Diyeceksin, kurtulacağı vardı belki… Ama ben bu manastırın gücüne inandım.

İkinci husus nedir? Küçük oğlumun keratokonus denilen bir göz hastalığı çıktı. Çok nadir rastlanan ve tedavisi bulunamamış bir hastalık. Gözün korneası bir koni gibi dışarı çıkıyor ve maalesef sonuçta görme yetisi kayboluyor. Yurtdışından o konileşmeyi engellemek için lensler getirttik, çok koşuşturduk. Şimdilik ilerlemiyor ve ben bunda da dualarımın etkili olduğunu düşünüyorum. İşte bu sebeplerden, ben kendimi bu manastıra adadım. Yine de bazen gece tuvalete kalktığımda ışıkları yakmıyorum. Karanlıkta yolumu bulmayı öğrenmem lazım. Çünkü biliyorum, bir gün gözlerimi oğluma vereceğim. Uyarsa tabii.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.