27 Ocak 2012 Cuma 21:50
Banu Güven: Ahmet Yıldız’ın dünyası
banuguven.com/

Ahmet Yıldız bundan üç buçuk yıl önce, 15 Temmuz 2008’de cinayete kurban gitmişti... Bu cinayetten bir yıl önce savcılığa ‘Eşcinsel olduğum için, ailem beni öldürebilir’ diye başvurmuştu. Ama bir önlem alınmadı. Ahmet’i öldürmekten yargılanan babası Yahya Yıldız firari. Hakkında kırmızı bülten var, kendisi ortada yok. Davanın 9. duruşması geride kalırken, bizi Ahmet ile buluşturan Zenne filmi de hala gösterimde. Film ekibinin anlattığı Ahmet’in Dünyası’nı bugün sizlerle paylaşmayı çok anlamlı buluyorum. Orada Ahmet’i de görecek ve duyacaksınız. Bir de yazı ekliyorum.

Ahmet, hakikat, bir cinayet ve Zenne üzerine…

Ondört ya da onbeş yaşındaydım. Bir pazar günü, gazetenin ekinin arka kapağında mutlu bir aile tablosu gördüm. Fotoğrafta orta yaşlarda bir anneyle baba oğullarını hayat arkadaşıyla beraber yemekte ağırlıyordu. Hepsinin yüzü gülüyordu. Masadaki dördüncü kişi de bir erkekti. Resimaltında anne – babanın oğullarını anlayana kadar geçirdiği bocalamanın kısa bir özeti vardı. Önemli kısım en sonundaydı: ‘Ama sonra kabul ettik. Oğlumuz ve sevgilisiyle her pazar yemek yiyoruz. Onun mutluluğunu görmek bizi de mutlu ediyor. Ayrıca sürekli bir ilişkisi olduğu için de mutluyuz.’ O fotoğrafa uzun uzun bakıp, ‘İşte bu!’ dediğimi hatırlıyorum. ‘Aile dediğin böyle olmalı!’

Aile dostumuz çift

O günlerde iki aile dostumuza biraz daha farklı bakmaya başladım. Her zaman bir aradaydılar. Aynı evde oturuyorlardı. Birbirleriyle tatlı tatlı tartışırlardı bazen. Bir gün bizimkilere sordum. Aileden biri ‘Onlar beraber ama pasifler!’ dedi. Birbirini böyle seven iki insanın birbirine dokunmayacağı hiç aklıma yatmamıştı doğrusu. Romantik bir hikayeleri vardı. Yıllar önce dağda kayak yaparken tanışmışlardı. Biri kayarken düşmüş, öteki yardıma koşmuş. İki yakışıklı adam. Aşık bir çift. Oluyordu işte. Hayatta bu da vardı. Ölümlerine kadar en yakın dostlarımız oldular.

Mehmet ile Caner

NTV’de yeni çalışmaya başladığım dönemdi. Yıl 1997. Haber merkezine son derece zarif, kibar, güzel bir genç adam geldi. Mehmet Binay ile o zaman tanıştık, çok iyi anlaştık ve sonra beraber uzun mesailere giriştik. Mesai uzadığında Mehmet’e gelen ‘Daha uzun sürecek mi?’ telefonları, acele acele yapılan konuşmalar hoşuma gitmişti. Sonra bir gün bir öğle yemeğinde Mehmet bana Caner’den söz etti. Hayat arkadaşı Caner Alper’di.

Biz çok iyi dost olduk. Mehmet’in de Caner’in de ortak bir hayat kurma mücadelelerine tanık oldum ve onlarla hep gurur duydum. Beraberlikleri ve birbirlerine olan sevgileri beni hep duygulandırdı. Ailelerinin onları kucaklaması bana hep gazetede gördüğüm, içimde iyi hisler yaratan o mutlu aileyi hatırlattı. Birbirlerine olan bağlılıkları da aile dostumuz o çifti.

Ahmet

Bir gün onlarda yemekteyken kapı çaldı ve içeriye tatlı bir genç adam girdi. Bizimkilerin hayat mücadelesine destek verdiği bu genç adam Ahmet’ti. Güçlü, sağlam bir fiziği vardı, ama o bedenin içinden bize doğru sanki bir kuzu bakıyordu. Çekingen, kibar bir genç adam. Ahmet’i böyle tanıdım. Sonra bir gün Caner beni aradı, Ahmet’in katledildiği haberini verdi. Hayatta bırakmamak üzerine kurgulanmış, feci bir saldırıydı. Ahmet’in cenazesi bir müddet morgda kaldı. Bunu yayında duyurduktan hemen sonra Ahmet’in kızkardeşi arayıp, ‘Ahmet, sahipsiz değil’ dedi. Kardeşleri Ahmet ile ilgilendi. Cinayet konusunda bütün işaretler babayı gösteriyordu. Ahmet daha önce de savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Hiçbir önlem alınmadı. Sonra ölüm geldi, onu kıskıvrak yakaladı. Ahmet’in babası ortalıkta yok.  Bir ara Irak’ın kuzeyinde bir yerlerde olduğu söyleniyordu. İstediği yere kaçsın, üzerindeki kan temizlenemez ki. Aynı Macbeth’in elindeki kan gibi. Hele evladının kanı. En ağırı. Aynı Mehmet Binay ile Caner Alper’in yönettiği Zenne filminin anlattığı gibi.

Zenne

Caner ile Mehmet, bir zenneyi konu alan bir film yapma yolunda ilerliyorlardı, derken Ahmet katledildi. Hikayeler birbiriyle buluştu. Diyarbakırlı genç oyuncu Erkan Avcı Ahmet oldu. Öyle Ahmet oldu ki, bazı sahnelerden sonra kendine gelmesi için zaman gerekti. Bir ölümün içine girmek kolay değildi. Hele böyle bir cinayetin kurbanı olmak…

Kerem Can oyunculuk için yaratılan bedeni ve zihniyle Zenne Can’a dönüştü. Filmin en cüretkar ama en yalnız karakteri oldu. ‘Kaybettiğin yakınını özlediğinde, geri getirmek istediğinde ne yaparsın’ sorusuna filmde verdiği cevapla beni yere yapıştırdı.

Almanya’da bir dizide uzun yıllar Türk bir karakteri canlandıran Giovanni Arvaneh, Alman fotoğrafçı Daniel olarak karşımıza çıktı. Dürüstlüğün bazen en acımasız şekilde cezalandırılabildiğini bilemezdi. İyi insanlar, vicdanı hiç susmayanlar, başkalarının kötülüğünün sınırsızlığını, vicdanlarının körlüğünü bir türlü anlayamazlar. İyimserlikten kurtulamazlar. Sonra bütün masumiyetleriyle o acımasızlığa avlanırlar. Ahmet gibi, Daniel gibi ya da Hrant gibi…

Mesela bu videoda Ahmet’in kendi ağzından duyacağınız gibi. Caner’e anlatıığı bir hikayenin ortasında ‘Bana birşey olsaydı, annem babam onu öldürürdü’ diyor. Anne babasının kendisini koruyacağına inanmak istiyor.

Askerde pornografik arşiv?

Zenne bize Ahmet’in hikayesini anlatıyor, ama sadece Türkiye’nin ilk eşcinsel namus cinayeti olarak kayıtlara geçen bu katlin hikayesiyle yetinmiyor. Böyle bir acımasızlığa zemin oluşturan anlayış neredeyse, onu da ortaya koyuyor. Mesela bundan birkaç yıl öncesine kadar askere gitmek istemeyen eşcinsellere yapılanları… ‘Eşcinsel misin? O halde ilişki halindeyken fotoğrafını görelim’ diyen ordu, tatmin olmazsa ‘muayene’ de yapıyordu. Filmin de söylediği gibi, kısa süre öncesine kadar TSK dünyanın en geniş pornografik arşivine sahip ordusuydu muhtemelen. Şimdi o fotoğraflar, o dosyalar nerede? Bu da ayrı bir soru.

Fotoğrafla ıspat ve muayene uygulaması birkaç yıl önce kaldırıldı. Ama memlekette askere gitmemek için eşcinsellerin psikolojik testlerde takılması gerekiyor. Yani elinize sayfalarca soruyu alıyorsunuz, sonra nasıl ‘Psikolojik olarak elverişli değildir’ raporu alırım diye uğraşıp duruyorsunuz. Bienale gidenler, küçükken tanıdığım ve çok sevdiğim birinin, Kutluğ Ataman’ın ‘Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Raporu’nu hatırlarlar belki. Tanı diye bir bölüm var. Sanki bir hastalıkmış gibi, o hanede ‘Homoseksüalite’ yazıyor.

Yani TSK’nın homofobi hastalığı devam ediyor. Erkekliğin tescili kabul edilen askerliğin bu memlekette erkekleri nasıl yiyebildiğini de görüyoruz bu filmde. Kendini muktedir zannedenlerin bir kere savaşa bulaşınca oradan ne zor döndüğünü ya da hiç dönemediğini görüyoruz. Tolga Tekin’in harika oyunu bizi oraya götürüyor.

Tilbe Saran kendini hakikatin güvenli kollarına bırakan, sevgisiyle çocuklarını ayakta tutan, Rüçhan Çalışkur ise hakikati öldürmeye çalışan, sevgisi evladının celladı olan bir anneyi başarıyla canlandırıyor. Ünal Silver omuzları düşmüş, erkek olmanın dayanılmaz ağırlığı altında ezilip gitmiş bir baba.

Rezillik derken…

Hayat içinde eşcinselliği barındırıyor, ama hayata dışarıdan tahakküm etmeye çalışanlar eşcinselliğe yaşam hakkı tanımıyorlar. Bir önceki kabinenin ultra bağnaz Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanı’nın performansını, bu kabinede yer alan İçişleri Bakanı ileriye taşıdı ve eşcinsellikten ‘rezillik’ diye söz etti. Özür falan da dilemedi sonra.

Bu tür cinayetlere giden yolun taşları böyle döşeniyor işte.

Erk sahipleri eşcinselleri aforoz etmeye devam ederken, Ahmet Yıldız cinayetinin 9. duruşması geride kalıyor. Sinemada Zenne var. Sadece onun hayatı değil orada göreceğiniz, ama Ahmet’i orada hissedebilirsiniz, evet. Ona dokunabilir, onun size dokunmasına izin verebilirsiniz. Başkalarının hakikatinin kendi sonları olduğunu zannedenlerin nasıl felaketlere neden olduğunu, yalnızca cinsellik – namus meselesi sınırlarında değil, daha geniş bir çerçevede düşünebilirsiniz. Bu toplumda her alanda erkin varoluşunu dayandırdığı senaryoyu yerle bir etmenin olası bedelleriyle yüzleşip, ‘Ne yapmalı?’ sorusu üzerine düşünmeye başlayabilirsiniz.

Zenne ‘Dürüstlük öldürmemeli’ diyor ve sizin için orada, bekliyor.
Son Güncelleme: 29.01.2012 01:00
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.