60 Süryani aile döndü

Süryaniler, yaklaşık 5000 – 6000 yıllık geçmişleriyle, Mezopotamya’nın en eski sakinlerinden. Tarihte bilinen ilk Ortodoks Hristiyan Kiliselerinden birine tabi olan Süryani cemaati, Arami dilinde “tanrının hizmetkârlarının dağı” anlamına gelen Tur Abdin bölgesinde yoğunlaşmıştır. Halen, bölgede, M.S. 397 yılında kurulan Mor Gabriel Manastırı ve eski Patrikhane olarak faaliyet gösteren Deyrulzafaran Manastırı’nın da aralarında bulunduğu tarihi Süryani manastırları mevcuttur.

Lozan Antlaşması çerçevesinde, “gayri Müslimlere” çeşitli haklar tanınmış olmasına karşın, Süryani cemaati, yasal olarak azınlık statüsünde kabul edilmediği için gayri-Müslimlere tanınan haklardan yararlanamamaktadır. Bununla beraber, 1980’lere kadar Midyat kırsalında ve kent çevresinde çok sayıda Süryani cemaati mensubu yaşamlarını sürdürmüştür. Ancak, bölgede uzun yıllar devam eden Türk Silahlı Kuvvetleri ve PKK arasında yaşanan çatışmaların şiddetlenmesi ile pek çok Süryani Tur Abdin bölgesini terk etmeye zorlanmış ve bir kısmı Türkiye’nin batı illerine göç etmiş, bir kısım Süryani vatandaşımız da çareyi yurt dışına iltica etmekte bulmuştur. Tüm bu gelişmeler, Türkiye’de yaşayan Süryani nüfusunun ciddi oranda azalmasına yol açmıştır. Mevcut durumda, Mardin- Midyat çevresinde yaklaşık 2000 ve İstanbul’da yaklaşık 15.000 kadar Süryani bulunmaktadır. Son yıllarda, çok sayıda Süryani iltica ettikleri Avrupa ülkelerinden geride bıraktıkları köylerine dönmeye başlamış ve Süryani toplumu, yasal çerçevede tanınma taleplerini yüksek sesle telaffuz etmeye başlamıştır.

Midyat dolaylarında bulunan özgün adıyla “Enhil”, yeni adıyla “Yemişli” köyü sakinlerinden Tuma Çelik de Türkiye’ye kesin dönüş yapan ve tanınma taleplerini her fırsatta dile getiren Süryani aktivistlerin önde gelenlerinden. 1974 yılında, henüz 10 yaşında, okuyabilmek için köyünü terk ederek İstanbul’a yerleşen Çelik, 1985 yılında İsviçre’ye yerleşmiştir. Avrupa’da geçirdiği yıllar boyunca, Süryani kültürü ve hakları için aktif olarak mücadele eden Çelik, “Renye Hiro” ve “Qenneshrin” gazeteleri bünyesinde çalışmalarına devam etmiş ve İsveç’te Aramice yayın yapan “Suroyo TV” kurucu kadrosunda yer almıştır. Yayımlanan iki kitabı bulunan Çelik, 2008 yılında yayımlanan Mezopotamya Uygarlığında Süryani Halkı” (The Syriac People in the Mesopotamian Civilization) adlı kitabın hazırlık aşamasına katkıda bulunmuştur. 2010 yılından bu yana Türkiye’de bulunan Çelik, geçtiğimiz aylarda Midyat’ta yayın hayatına başlayan ve Aramice ve Türkçe dillerinde yayımlanan ilk gazete olan “Sabro Gazetesi’ni” kurmuştur. Sabro Gazetesi kuruculuğu ve genel yayın yönetmenliği dışında “Avrupa Süryani Birliği” (European Syriac Union) bünyesinde Türkiye’de yaşayan Süryani cemaatini temsil etmektedir. Türkiye Siyasi Analiz ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye) Tuma Çelik ile uzun bir söyleşi yaptı. Kendisi ile yaşadıklarını, Türkiye’de yaşayan Süryanilerin sorunlarını, Suriye’deki Patrikhaneyi, Süryanilerin göç, dil ve varlık problemlerini, Mor Gabriel davalarını ve Süryanilerin Türkiye’yi nasıl gördüklerini konuştu:

‘BİR ZAMANLAR TÜRKİYE’DE DE RESMİ SÜRYANİ OKULLARI VARDI…’

Biraz tarihle başlayalım. 1928 yılına kadar Türkiye’de faaliyet gösteren Süryani okulları vardı. Bu kurumlar bünyesinde Süryanice dersler verildi mi? Ders materyalleri kimler tarafından ve hangi dillerde hazırlanıyordu? Hangi yasalara göre bu okullar 1923-1928 yıllar arasında faaliyet gösterdi ve neden kapatıldı?

Süryani okulları, Cumhuriyet döneminde 1928 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda sahip olduğumuz “millet” statüsüne göre faaliyetlerini sürdürdüler. Resmi Süryani okullarında belirli bir düzen ve müfredata göre eğitim yapılıyordu. Kilise patriklikleri tarafından hazırlanan okul materyalleri, Süryani öğretmenleri tarafından okutuluyordu. Normalde Lozan Antlaşması’nda “azınlık” statüsüne sahip olmamıza rağmen Türkiye Cumhuriyeti bu statüden doğan haklarımızın kullanımına izin vermedi. Dolayısıyla, “resmi” Süryani okulları, Cumhuriyet’in her alanda tam bir egemenlik kurmaya başladığı dönemde kapatıldı. 1928 yılında biri Diyarbakır’da, diğeri Mardin’de olmak üzere iki resmi Süryani okulu vardı. Kırsal kesimde ise kilise ve manastırlarda özellikle din ve dil eğitimi veren onlarca Süryani Okulu (medresesi) vardı; ancak bu okulların hiçbir resmi dayanakları yoktu. Bu yüzden, bu okullarda verilen eğitim gizli olarak daha sonraki dönemde devam etti. Bu medreselerde yetişen kimi öğrenciler, eğitimlerini devam ettirmek için bazen Süryani okullarının serbest olduğu komşu ülkelere giderdi.

‘HEM DE SÜRYANİ PATRİKLİKLERİ…’

Patrikhane 1930 yılına kadar Türkiye’deydi, neden Şam’a taşındı? Patrikhane ile beraber kaç kişi Tur Abdin’i terk etti? Suriye’deki çatışmalardan dolayı bir geri dönüş tartışılıyor mu? Ne kadar gerçekçi buluyorsunuz böyle bir ihtimali?

Süryani Ortodoks Kilisesi Patrikliği makamı Mardin Deyrul Zafaran (Zafaran Manastırı)’da bulunuyordu. Süryani Katolik Kilisesi Patrikliğinin merkezi ise Mardin merkezde bulunuyordu. Katolik Patrikliğinin binasına Cumhuriyet’in ilk yıllarında el konuldu ve daha sonra müze yapıldı. Dolayısıyla Patrik, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Türkiye’de hiç ikamet etmedi.

Süryani Ortodoks Patriği ise, Türkiye’den çıkarıldığı 1930 yılına kadar Zafaran Manastırı’nda ikamet ediyordu. Türkiye’den çıktıktan sonra bir süre Hindistan’da kaldı ve orada vefat etti. Daha sonra patrik seçilen Hımıs (Suriye) Metropoliti Afram Bar Sawme’nin ise Türkiye’ye girişine izin verilmedi ve bu tarihten sonra patriklik merkezi Suriye oldu.

Patrikhanenin Türkiye’ye geri dönüşü konusundaki tartışmalar birkaç yıldır var. Bu tartışmaları yapan kesimlerin her birinin farklı bir amacı olduğuna inanıyorum. Ben böyle bir gelişmeyi Süryani Kilisesi’ne “iade-i itibar” anlamına geldiği için destekliyorum. Herkesin farklı bir talep çerçevesinde düşüncesi olduğunu düşündüğüm için böyle bir şeyin gerçekleşmesinin zaman alacağını öngörüyorum; çünkü tarafların birbirine güvenebilecekleri bir ortama ihtiyaçları var. Sonuçta Patrikhanenin Türkiye’ye taşınmasının Süryaniler arasında büyük bir heyecan ve ülkeye geri dönüş konusunda da önemli bir görevdeşlik duygusu kazandıracağına inanıyorum.

‘İSA’NİN DİLİNİ AŞAĞI YUKARI 8000 KİŞİ KONUŞABİLİR AMA SADECE 500’Ü YAZABİLİR!’

Bir tahminde bulunacak olursak, Türkiye’de gündelik hayatta Süryaniceyi kaç kişi konuşabiliyor? Bu durum Tur Abdin’de nedir? Genç kuşaklara dilinizi aktarmak için neler yapılıyor ve neler yapılabilir?

Türkiye’de Süryaniceyi kendi evinde aktif bir şekilde konuşanların nüfusunun yaklaşık olarak 8000 kişi civarında olduğunu tahmin ediyorum; ancak bunların da çok büyük bir bölümü yaklaşık 7500’ü Süryanice okuma-yazmayı bilmiyor. Hem konuşan hem de okuyup yazanların ezici çoğunluğu Tur Abdin’dedir. Yani, İstanbul’da yaklaşık 18.000 Süryani yaşadığını düşünürsek bunların ancak 3.000’i Süryanice konuşmasını, 200 kişi de okuyup-yazmasını biliyor. Geri kalanlar ise Tur Arabdin’de bulunuyor.

Türkiye’de Süryanicenin ayakta kalmasının en önemli nedenlerinden bir tanesi Kilisenin varlığını sürdürmüş olması. Kırsal kesimde bulunan kilise ve manastırlardaki “gizli” medreselerde verilen eğitimler, Süryanicenin yaşatılmasını sağlamıştır. Geçmişte sahip olduğumuz koşullar çok zordu. Çocukların ve gençlerin uğraş verebilecekleri fazla bir alan yoktu. Dolayısıyla, eğitimden artakalan zamanlarını bu medreselerde geçirebiliyordu. Evlerde Süryanice dışında konuşulacak başka bir dil yoktu; ancak “modernleşme” arttıkça bu alışkanlıklarımızı devam ettirmek mümkün değil. Artık çocuklar-gençler resmi eğitim ve sosyal yaşamda daha fazla yer almaya başlıyorlar. Evlere de televizyon aracılığıyla başka diller girmeye başladı. Sonuç olarak, Süryanicenin kullanım ve eğitim alanı daraldıkça yaşama şansı da azalmaya başlıyor. Bunu ortadan kaldırmanın ve sağlıklı bir Süryanice eğitiminin yapılabilmesi resmi okullarda “anadilde eğitim” yapmakla mümkündür.

‘SÜRYANİ-MÜSLÜMAN İLİŞKİLERİ SÜRYANİ TOPLUMU ALEYHİNE GELİŞME GÖSTERDİ’

Süryani-Kürt ve Süryani- Müslüman ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Eskiden nasıldı, simdi nasıl? Geri dönüşle ilgili Kürtlerin tepkisi nasıl? Süryani toplumu kendilerini hala tehdit altında hissediyor mu?

Tur Abdin’de Süryani-Kürt ilişkileri aslında fazla eski değildir. Yaklaşık 350 yıllık bir tarihi var. Genel anlamda, Müslümanlarla ilişkilerimizin ise yaklaşık 1000 yıllık tarihi var. Gerek Süryani-Kürt, gerekse Süryani-Müslüman ilişkileri olsun sürekli Süryani toplumu aleyhine bir gelişme gösterdi. Kürt ve Müslümanların coğrafi, ekonomik, siyasi ve sosyal yaşam alanları geliştikçe; Süryanilerinki daraldı. Günümüzde, biz Süryanilerin bu anlamda çok dar bir alana sıkışıp kaldığımızı düşünüyorum. Aslında bu durum geri dönüş konusunda da yaşanıyor.

Süryaniler, buradan göç edip gittiklerinde bir zaman sonra geri dönmeyi düşünüyorlardı. Bu yüzden de sahip oldukları değerlerin büyük bir bölümünü olduğu gibi bıraktılar; ancak komşularımızın büyük bir çoğunluğu bize “geri dönecek” gözüyle bakmıyorlardı ve bu yüzden de mallarımıza el koydular. Geri dönüşler bu anlamda bazı yerlerde ilişkilerde sıkıntılara neden oluyor.

Ama şunu da unutmamak gerekir: Türkiye’de son 30 yılda Kürtlerin verdiği mücadele, bölgede ve Süryani-Kürt ilişkilerinde bazı yakınlaşmalara da zemin hazırladı. Dolayısıyla, ortaya çıkan sorunlar daha çok feodal ilişkilerin egemen olduğu yerlerde yaygın. Bu aynı zamanda ilişkilerin daha olumlu bir yöne gittiği anlamına geliyor. Bölgede toplumun kabul gördüğü karma evlilikler bulunmuyor; ama toplumun tepkisine rağmen yapılmış bir-iki karma evlilikten bahsedilebilir.

Son seçimlerde Türkiye Süryani topluluğunun bir üyesi olan Erol Dora Mardin milletvekili seçildi. Bu Türkiye tarihinde kritik bir dönüş noktası; çünkü ilk defa Süryani asıllı bir milletvekili millet meclisine girdi. Sayın Erol Dora’nın milletvekili seçilmesi Süryaniler için ne ifade ediyor? Türkiye’de yaşayan Süryanilerin özgüveninin artması noktasında olumlu bir katkısı olduğu kanısında mısınız yoksa pek bir şey değiştirmeyen bir istisnai durum olarak mı değerlendiriyorsunuz? Sizce Sayın Dora Meclis’te Süryanileri mi temsil ediyor?

Erol Dora’nın meclise gitmiş olması elbette önemli bir olay. Her şeyden önce Süryanilerin Türkiye’deki görünürlüğünü arttırdı. Evet, Süryanilerin kendine güvenini az da olsa arttırdı ve geçmişi biraz daha yüksek sesle sorgulamaya başlattı. Böyle bir adımın atılmasına Kürt kimliği ile özdeşleşen çevrelerin önayak olması da bence önemli. Çünkü bu adımla, Kürt-Süryani ilişkileri de yeniden ele alınmaya ve değerlendirilmeye başlandı.

Şunu bilmek gerekiyor: Erol Dora, bir BDP Milletvekilidir ve BDP ile bütünleşen Kürtlerin verdiği oylarla Meclis’te yer alıyor. Süryanilerin sorunlarını ve taleplerini elbette ortaya koyuyor ve onlar için mücadele ediyor; ama Süryanilerin resmi temsilcisi değildir ve kendisi de bunu zaten her ortamda ortaya koyuyor.

‘MOR GABRİEL, YASAL SORUNLARDAN SADECE BİRİ, ÇÜNKÜ “TÜRKİYE’DE SÜRYANİLERİN YASAL ANLAMDA HİÇBİR TANIMLARI YOK.”’

Mor Gabriel davaları ve gelinen mevcut durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında, Mor Gabriel davasında yaşanan gelişmelere anlam vermekte zorlanıyorum. Çünkü ortada ciddi bir hukuksuzluk var. Üstelik ekonomik, siyasal, ulusal ve uluslararası anlamda Türkiye’ye zarardan başka hiçbir şey vermemesine rağmen yapılıyor bütün bunlar. Bazen kendimi karar alıcıların yerine koymaya çalışıyorum da alınan bütün bu kararlarda Türkiye’ye yarar getirecek hiçbir şey bulamıyorum. Dolayısıyla, bu mahkeme Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındığında Türkiye’nin aleyhine karar alınacağından eminim. Zaten bu yola başvurulmaması için kapalı kapılar ardında bazı pazarlıkların yapıldığı duyumları alıyoruz. Bu da aslında yaşananların “kendini karşı tarafa kabul ettirme” oyunu olduğu izlenimini veriyor bana. Devlet, hükümet ve yerel güçler, bugüne kadar Süryanilerin karşı duruşlarına şahit olmadılar. Belki de yanlışta diretmenin nedeni budur diye düşünüyorum; çünkü bahsettiğimiz bu güçler bugüne kadar yanlış veya doğru Süryanilere her istediklerini yaptılar ve yaptırdılar. Şimdi ise Türkiye tarihinde belki de ilk kez Süryaniler bu güçlerin istediklerine “yanlıştır” diyor ve karşı çıkıyorlar.

Kısacası, Mor Gabriel Manastırı aleyhine açılan davalara doğru ve düz bir mantıkla bakmak ve bu temelde değerlendirmek mümkün gelmiyor bana. Bu yüzden de köylülerin veya hazinenin bu topraklara ne yapmak istediğini gerçekten bilmiyorum.

Vakıflar ve taşınmaz mal varlıkları ile ilgili daha başka yasal sorunlarınız var mı?

Türkiye’de yaşayan Süryani cemaatinin sorunları bakımından, Mor Gabriel davaları, “gölde bir damla” kadar küçük. Türkiye’de Süryanilerin, yasal anlamda hiçbir tanımları yok. Bu başlı başına bir sorun kaynağı. Resmi vakıflarımız çok az olmasına rağmen sorunları çok. Birçok kilise ve manastırımız, kırsal kesimde ve kayıt dışı olduğu için sorunlarla boğuşuyor. Türkiye’deki Süryanilerin merkezi sayılan Tur Abdin ve Hakkâri bölgesinde Süryani toplumunun hazır olmadığı bir dönemde yapılan kadastro çalışmaları nedeniyle ciddi hak ihlalleri söz konusudur. Bu hak ihlallerinin giderilmesi için mevcut hukuki yolların kullanımı ise zor; çünkü pahalı ve biraz da cesaret gerektiriyor.

‘ANADİLDE EĞİTİM VEREN SÜRYANİ OKULLARI, ELBETTE BİR TALEP. HEM DE VAZGEÇİLMEZ BİR TALEP!’

Süryani okullarının açılması ve yaygınlaştırılması talepleriniz arasında mı? Bu talepleri dile getiren, başlıca Süryani kurum ve kuruluşlar hangileridir? Nasıl bir uygulama talep ediliyor? Mevcut yasal çerçevede bir Süryani vakfı bir okul açamaz mı?

Süryanilerin bugün Türkiye’deki başat talebi tanınmadır. Süryanilerin şu an Türkiye’de herhangi bir tanımları yok ve dolayısıyla haklarında yapılan değerlendirmeler kişilerin durumuna göre değişiyor. En başta bunun giderilmesi gerekiyor.

Anadilde eğitim veren Süryani okulları elbette bir talep. Hem de vazgeçilmez bir talep. Şimdilerde bu talebimizi İstanbul’da bulunan Süryani Kilisesi Vakfı dillendiriyor. Bu çabalar tüm Süryani toplumu tarafından da destekleniyor. Ama doğru uygulama, Süryanilerin kendi içerisinde oluşturacakları, özgün örgütleme sonucunda yaratacakları kurumlar tarafından bu taleplerin yapılmasıdır. Şu anda var olan yasal çerçevede bir Süryani vakfının bir Süryani okulu açmasına izin verilmiyor.

Süryani vakıflarının mallarına da el kondu mu? El konuldu ise geri almak için başvurdunuz mu?

Dediğim gibi, Süryaniler daha çok kırsal kesimde ve resmi kayıtların en az düzeyde tutulduğu yerlerde yaşıyorlardı. Üstelik 1915 yılını yaşadılar. Dolayısıyla sahip oldukları birçok kilise, manastır ve bunlara ait mallar kayıt altına alınamadı. Daha da kötüsü, 1915 yılında, birçok yerde bahsettiğimiz bu mallara sahip çıkacak Süryani bırakılmadı. Örneğin, Siirt’te bulunan Keldani-Katolik Kilisesi Metropolitlik binası ve ona ait koca bir manastır, onlara sahip çıkacak kimse bırakılmadığı için, başkaları tarafında el konulmuş durumdadır.

Bizim mevcut durumda, geçmişte el konulan mallarımıza sahip çıkmaktan daha çok kendimize sahip çıkma sorunumuz var ve bununla uğraşıyoruz.

Türkiye’de dini cemaatlerin tüzel kişiliği yok. Süryanilerin bir teklifi var mı bu yönde, o konu üzerine çalışmalarınız var mı?

Hayır yok. Ama bizim, Süryani kimliğini, kabul ettirme ve belirli bir yasal tanıma sokma çabamız var. Dini kimlik meselesi bu çerçeve içerisinde çözülür diye düşünüyorum.

‘YURTDIŞINDAN 60 AİLE TAMAMEN DÖNDÜ, 100 AİLE DE BÜYÜK ORANDA DÖNÜYOR’

Avrupa’dan geri dönüş: sizce kaç kişi kesin dönüş yaptı? Dönüş geldikleri köylere mi yoksa başka yerlere (İstanbul dâhil) mi?

Bugüne kadar Avrupa’dan Türkiye’ye geri dönen yaklaşık 60 civarında Süryani aile bulunuyor. Söz konusu aileler, kalıcı olarak Tur Aabdin’e dönen aileler. Bunların dışında, yaşamlarının büyük bir bölümünü (yılda yaklaşık 10 ay) Türkiye (Tur Abdin)’de geçirenler var. Bu grubun da yaklaşık 100 aile kadar olduğu tahmin ediliyor. Bunlar, köylerindeki evlerini tamir ettirdi veya yeni evler inşa ettiler ve burada belli ekonomik yatırımlar yaptılar. Evet, geri dönenlerin hemen hemen hepsi doğdukları köylere geri döndüler.

İsveç veya Almanya’da yaşadıktan sonra gençler için durum nasıl?

Yurt dışından geri dönen gençler tabii ki Tur Abdin’de zorluk çektiler. Bu yüzden de uyum sağlayamayan birkaç genç ailelerinden ayrılıp Avrupa’ya geri döndüler. Bu durumun başlıca nedeninin Avrupa ülkelerinde tecrübe ettikleri sosyal yaşamla Tur Abdin’de karşılaştıkları hayat arasındaki farklar olduğunu düşünüyorum.

‘EKONOMİK ANLAMDA HERHANGİ BİR SIKINTI SÖZ KONUSU DEĞİL’

Dönenler ne tür işlerde çalışıyor? Gelir kaynakları nelerdir?

Hepsi eskiden ailelerinin sahip olduğu toprakları işliyorlar. Bazıları bu işlerinin dışında; inşaat, turizm, hayvancılık gibi çeşitli alanlarda yeni yatırımlar yaptılar. Ayrıca ticaretle uğraşan aileler de bulunuyor. Türkiye’ye geri dönen aileler, yurt dışında oluşturdukları birikimlerini de beraberlerinde getirdiler. Dolayısıyla mevcut durumda ekonomik anlamda herhangi bir sıkıntı söz konusu değildir.

Vatandaşlıkla ilgili sorunlar var mı? Askerlik çağına gelmiş, Süryani cemaati mensubu erkeklerin zorunlu askerlik hizmetini yerine getirmesi bekleniyor mu? Yabancı ülke pasaportuyla Türkiye’de yaşayan var mı?

Vatandaşlık ile ilgili sorunlar henüz tam anlamıyla çözülmüş değil. Evet, erkekler askerliklerini yapmak veya belli bir bedel ödemek zorundadırlar. Yoksa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlıkları düşüyor. Evet, Almanya gibi çifte vatandaşlığı kabul etmeyen ülkelerin vatandaşlığını kaybetmek istemeyen Süryaniler, sahip oldukları bu pasaportlarla Türkiye’de yaşamaya devam ediyor. Bu durumda olan tanıdığımız çok sayıda cemaat mensubumuz mevcut.

‘SABRO GAZETESİ ŞU AN 3000 ADET BASILIP DAĞITILIYOR’

Kurduğunuz Sabro gazetesinin tirajı ne kadar? Web sayfası düşünüyor musunuz? Kaç kişi gazete için çalışıyor, kaç kişi makale yazıyor?

Sabro gazetesi şu an 3000 adet basılıp dağıtılıyor. Bunlardan yaklaşık 800 adedi postayla abonelere gönderiliyor. Yaklaşık 1000 adedi, Tur Abdin’de dağıtılıyor. Geri kalanlar, Türkiye’nin değişik yerlerinden okuyuculara ulaştırılmaya çalışılıyor.

Haftalık yayın çıkarma konusunda şu anda belirlenmiş bir takvimimiz yok. Amacımız önce kurumlaşmak ve daha sonra 15 günde bir gazetemizi yayımlamak. Bunu yapabilmek için de maddi kaynaklara ihtiyacımız var. Bunları henüz oluşturamadık, yani gazetemiz şu an ekonomik anlamda giderlerini karşılayabilecek durumda değil. Dolayısıyla haftalık veya 15 günde bir gazetemizi yayımlayabilmek için ekonomik sorunlarımızı çözmemiz gerekiyor. Günümüzde iletişimde yaşanan gelişmelere bağlı olarak elbette bir Web sayfasına sahip olmamız gerekiyor; ancak bunu yapmak ve sürekli güncel bir şekilde ayakta tutabilmek için de maddi birikime ihtiyaç var. Dediğim gibi, ekonomik sorunlarımızı henüz halledemediğimizden şu an için böyle bir projemiz yok.

Gazetemizde hiçbir karşılık beklemeden gönüllü olarak çalışan 5 arkadaşımız var. Bu arkadaşlarımızın kimi teknik anlamda yardımcı oluyor, kimisi haber toplayıp yazıyor, kimisi de yazılarımızı Türkçe’den Süryanice’ye tercüme ediyor. Tabi bunların dışında makale yazan arkadaşlarımız da var.

Düzenli olarak makale yazan 8 arkadaşımız var. Bunların dışında farklı durum ve dönemlerde yazı yazan arkadaşlarımız mevcut.

‘TÜRKİYE, FARKLILIKLARI KABUL ETMEK VE YAŞAMASINI SAĞLAMAK ZORUNDADIR’

Geçtiğimiz aylarda, bir İnternet sayfası girişiniz oldu: http://beraberbuyudukbuulkede.com Bu girişiminize yönelik toplumdan ne tür tepkiler aldınız? İleride de cemaatinizi bu gibi projeler içinde görebilecek miyiz? Sayfanın isminden de anlaşılacağı gibi beraberlik teması üzerinde duruyorsunuz. Peki, çalışmalarınız süresince tam bir beraberlik duygusunu deneyimleme fırsatı yakaladınız mı? Sizce yakın gelecekte farklılıkları kabul eden bir devlet ve toplum anlayışı hâkim olacak mı?

Biz bu Web sayfasını oluştururken aslında kısa bir dönem için düşünmüştük; ancak baktık ki çok ciddi bir ilgi var devam ettirmeye karar verdik. Tepkiler sadece ziyaretçilerimizin sayfamıza bakıp imzaları ile katılımlarından ibaret değil. Çok ilginç yorumlar da yapılıyor. Tüm bu olumlu gelişmeler “böyle bir şeye ihtiyaç var” düşüncesi yarattı. Sonuç olarak belki fonksiyonunu değiştirebiliriz ama Web sayfası varlığını devam ettirecek.

Beraber yola çıkan arkadaşlar olarak bu ismi (beraberbuyudukbuulkede), birçok alternatif arasından beraber beğenip seçtik. Neticede bu isim ortaya atılınca üzerinde fazla tartışma da olmadı. Gelen tepkilere bakınca doğru bir seçim oldu diye düşünüyorum.

Sorunuzun ikinci kısmına gelince, cevap; her şeyden önce beraberlikten ne anladığımıza bağlı. Eğer beraberlik yaşamı paylaşmaksa; ekonomik, sosyal ve siyasi anlamda ortaya çıkan gelişmelerden hep birlikte etkilenmekse ve bir arada yaşamaksa evet bir beraberlik vardı. Ama bu durum devletin bize bir “öz evlat” gözüyle baktığı anlamına gelmiyor. Ayrıca, devletin “öz evlat” gözüyle bakmadığı da sadece bizler değiliz. Bugün, Türkiye’de maalesef “sistemin egemenleri” dışında hiç kimse “öz evlat” değildir ve değişik baskılara maruz kalmaktadır.

Eğer Türkiye varlığını devam ettirmek istiyorsa bütün farklılıkları kabul etmek ve onların yaşamasını sağlamak zorundadır. Ben bunu yapmadığı takdirde Türkiye’nin yaşama şansı olduğuna inanmıyorum. Buna bağlı olarak Türkiye gelecekte değişecek diye düşünüyorum. Dolayısıyla gelecekte farklılıkları kabul eden bir devlet ve toplum olabileceğine inanıyor ve bunun için mücadele ediyorum.

© AnalizTürkiye (Şubat, 2013), “Sayın Tuma Çelik Röportajı: “El Konulan Mallarımıza Sahip Çıkmaktan Daha Çok Kendimize Sahip Çıkma Sorunumuz Var””, Cilt I, Sayı 12, s.14-22, Türkiye Siyasi Analiz ve Araştırma Merkezi (AnalizTürkiye), Londra: AnalizTürkiye (http://researchturkey.org/?p=2742&lang=tr)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.