Bulgaristan'ın Diyarbakır Cezaevi: Belene

Serdar Korucu / CNN TÜRK  

Bulgaristan'ın 12 Mayıs'ta gideceği erken genel seçimde, ülke tarihinde ilk kez çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu iki parti oy pusulasında yer alacak. Biri Hak ve Özgürlükler Partisi, diğeri ise Hürriyet ve Şeref Halk Partisi. Bugün iki siyasi partisi ile seçimlere girmeye hazırlanan Bulgaristan'daki Türk toplumu, yaklaşık 30 sene önce ise asimilasyon ile karşı karşıyaydılar. Diyarbakır Cezaevi gibi onların da Belene'deki kampta aynı dönemde yaşadıkları işkenceler toplum içindeki siyasi damarı güçlendirdi.

Tuna Nehri üzerinde kurulu olan, 1949 yılından itibaren suçluların kapatıldığı Belene Kampı 1984'ten itibaren "Uyanış Süreci" olarak adlandırılan Bulgarlaştırma politikası nedeniyle Türklerin korkulu rüyası oldu.

Türkçe konuşanlar, isimlerinin Bulgarca'ya çevrilmesine karşı çıkanlar, Türk radyosu dinleyenler ya da sadece "casusluk yapma eğilimi var" diye suçlananlar hiçbir savunma alınmadan Belene kampına gönderiliyordu.

"Türkçe söylemek yasak, Türkçe yürümek yaya

Türkçe işitmek yasak, Türkçe bakmak dünyaya

Türkçe sevinmeyecek, Türkçe gülmeyeceksin

Alnından akan teri Türkçe silmeyeceksin.

Türkçe bağlamak yasak ayakkabı bağını

Türkçe ayırmak yasak, solunu ve sağını

Sofrada ekmeğini Türkçe dilmeyeceksin,

Türkçe yaşamayacak, Türkçe ölmeyeceksin."

Ömer Osman Erendoruk - Belene Kampı'na gönderilen Türk şair

Toplam 85 bin dönümlük adada kurulan kampta baskılara karşı çıkan Türklerin yaşadıkları işkence Ankara'nın gündemindeydi. Türkiye ilk notasını 20 Nisan 1989'da verdi. Çağdışı baskılara son verilmesi, parçalanmış ailelerin birleştirilmesiyle ilgili mantıklı bir göç anlaşmasının imzalanması, ilk aşamada 3410 soydaşlık bir grubun Türkiye'ye gönderilmesi istendi.

BAYRAM ŞEKERİNE YASAK

Bulgaristan'ın notaya yanıt vermemesi üzerine ikincisi 10 Mayıs'ta gönderildi. Sofya ise bu çıkışlara insan hakları ve demokrasi savunucusu Türkleri sınırdışı ederek yanıt veriyordu. Baskılar o kadar artıyordu ki Bulgaristan yönetimi 16 Mayıs'ta bayram şekerine bile yasak getiriyordu.

21 Mayıs'ta ilk direniş başladı. Razgrad, Kırcaali ve Hasköy'de binlerce Türk yürüyüş düzenledi. Eylem kanlı bastırıldı, göstericilere açılan ateş sonucu resmi rakamlara göre üç Türk ölüyor, 30'u aşkın kişi yaralanıyordu. 29 Mayıs'taki yürüyüşeyse özel eğitilmiş köpeklerle saldırılıyordu.

"TÜRK YOK, HIRİSTİYAN OLMAYAN BULGARLAR VAR"

Özal'ın çağrıları ardından Bulgar hükümeti 10 Haziran'da adım attı. "Bulgaristan'da Türk yoktur, Hristiyan olmayan Bulgarlar vardır" diyen Dışişleri Bakanı Peter Mladenov vizelerin serbest bırakıldığını açıklıyor, isteyene Türkiye'ye gitmesi için izin verileceğini duyuruyordu.

"TEDBİR ALMAZSAK BULGARİSTAN KIBRIS'A DÖNÜŞECEK"

Bu Sofya yönetiminin planının önemli bir adımıydı. 23 Haziran 1989'da SSCB lideri Mihail Gorbaçov ile görüşen Bulgaristan lideri Todor Jivkov inkar politikasını Kıbrıs örneği vererek açıklıyordu:

"Ülkemizde 800 - 850 bin Müslüman var. Eğer bir tedbir almazsak 20 yıl sonra Bulgaristan ikinci bir Kıbrıs'a dönüşecek. Bizim hesaplarımıza göre, 500 bin kişiyi göç ettirmemiz gerek. Kesin görüşümüz şu: Biz bunları asla Türk olarak kabul etmeyeceğiz"

"BİR MİLYON SOYDAŞ GELSE ALIRIZ"

Kamuoyunda "Utanç Treni" olarak adlandırılan tren ile Edirne Kapıkule Gümrüğü'ne toplam 300 bin Türk geldi. Özal "Bir milyon soydaş gelse gene alırız" dese de sayı artınca Ankara durmak zorunda kaldı. Yeniden vize dönemi başlatıldı. Sadece Bulgaristan'daki Türkler değil, onların hikayeleri de Türkiye'ye ulaşıyordu. Dillerinde hep aynı acı ve korku vardı: Belene…

"HER GÜN DOMUZ ETİ YAHNİSİ VERİLİYORDU"

Virane yatakhanelerde saman yataklarda yıllarını geçiren Türkler'e ahır görünümündeki yemekhanelerde yiyemeyecekleri bilindiğinden "domuz yahnisi" servis ediliyordu. Onlardan biri yaşadıklarını Türkiye'ye gelince medya ile paylaşan Gültekin Kahraman'dı…

"Bizden aylık elektrik, kira, su, gardiyan koruma parası ve yemek için 127 leva ücret alınıyordu. Kampta 500 tane öğretmen, 50 tane doktor, 80 tane mühendis, 40 üniversiteli vardı. Sabah saat 05:00'te kalkıp devlete ait arazilerde kazma kürek sallıyorduk. Kazdığımız her yerden insan cesetleri fışkırıyordu. Her gün domuz eti yahnisi veriliyordu. Çaresiz kuru ekmeğe talim ediyorduk. Köpekli gardiyanlar günde 27 kez yoklama yapıyordu. Bazılarını disipline gönderip vücudu morarana kadar dövdükten sonra hücrelere kapıyorlardı. Saman yığınlarında yatıp kışı sobasız geçiriyorduk. Bir odada 30 kişi yatıyorduk. Kamptaki arkadaşlarımızdan 40 kişi zulme dayanamayıp çıldırdı."

Ancak bazıları için Türkiye'ye geliş bile kurtuluş olmuyordu. Yaşadıkları travmalar peşlerini bırakmıyor sonu intiharla sonuçlanıyordu, Halil Özdemir gibi. Eşi ve annesi ölümünün ardında yaşadığı işkencelerin olduğuna inanıyordu:

"Halil Bulgaristan'da isim değiştirilmesi olayına başından beri karşı çıkmıştı. Bulgarlar da ona çeşitli işkenceler yaptıktan sonra 7 ay Belene kampına götürdüler. Halil, daha sonra akıl hastası oldu. Bulgaristan'da da defalarca intihara kalkıştı. Türkiye'ye geldikten sonra çeşitli doktorlara gitti ama bir türlü Belene kampında gördüğü eziyeti, işkenceyi unutamadı."

1989'de Jivkov hükümeti Sovyet bloğunun çöküşe geçişiyle düşerken kamp 1990 yılının başında kapandı. Ancak yaraları asla tamamen sarılamadı. 2012 yılında Bulgaristan hükümetinin o dönem yaşananlar için özür dilemesine rağmen…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.