6-7 Eylül’de MİT ve Demokrat Parti’nin rolü

NE OLMUŞTU?

6 - 7 Eylül 1955'de İstanbul'da yaşayan öncelikle Rum olmak üzere azınlıklara yönelik tahrip ve yağma hareketi…

"Atamızın Evi Bomba ile Hasara uğradı" (İstanbul Ekspres)

Kıbrıs Türklerine yapılan baskılar, 1955 yılında Türkiye kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturtulmuştur. O dönem Türkiye'de en çok satan gazete olan Hürriyet'in başlığında İstanbul'daki Rum azınlığın aralarında bağış toplayarak Kıbrıs Rumlarının ENOSİS çetelerine gönderdiği iddia edilir.

Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayımlandı.

(Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba attığı iddia edilen Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgileri öğrencisi Oktay Engin daha sonra gıyabında mahkûm edilmiştir. Oktay Engin, 22 Şubat 1992 - 18 Eylül 1993 tarihleri arasında Nevşehir Valiliğine getirilmiştir.)

Bunun üzerine, “Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Perin'in sahibi, Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğuDP yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20 bin civarında olduğu halde 6 Eylül'de 290.000 basılmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlanmıştır.

Aynı baskıda Kıbrıs Türktür Derneği genel sekreteri Kamil Önal Mukaddesata el uzatanlara bunu çok pahalıya ödeteceğiz, ödeteceğimizi alenen söylemekte de bir mahzur görmüyoruz diye yazmıştır.

Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, kontrgerilla ve diğer derin devlet teşkilatları, bazı resmi ve gayriresmî makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.

İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli'deki Haylayf Pastanesi'ne yapıldı. Ardından büyüyen kalabalık Kumkapı, Samatya, Yedikule, Beyoğlu'na geçerek gayrimüslimlerin toplu olarak yaşadığı birçok semtte önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırarak yağmaya başladı. İstanbul'daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiledi. Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000'den fazla taşınmaz tahrip edildi ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp, yağmalandı.

İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapıldı. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırdılar ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açtılar, ardından içerideki alet ve makineleri dışarı çıkararak paramparça ettiler.

Kiliseler ve mezarlıklar da payını aldı: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği gibi, İstanbul'da bulunan 73 Rum Ortadoks kilisesinin tamamı ateşe verildi.

İzmit ve Adapazarı’ndan gelen yağmacılar geri dönmek üzere Haydarpaşa İstasyonu'na geldiklerinde, üzerlerinde yağmaladıkları mallarla yakalandılar. Bunların büyük bir bölümünün başka şehirlerden getirildiği ortaya çıktı (örneğin Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi.)

HASARLAR

Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 kişi öldürülmüştür. Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven'in Sabah gazetesine verdiği röportaja göre ölü sayısının az oluşu gruplara "ölü olmasın" emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayriresmî rakamlara göre 300 kişi yaralanmıştır. Güven'e göre resmi rakamlara göre altmış olan tecavüze uğrayan ve utanmalarından veya korkmalarından dolayı şikayette bulunamayan kadın sayısının 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir.

4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.

Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon - 1 milyar Türk Lirası arasında olduğu tahmin edilmektedir. Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası civarında tazminat ödemiştir.

Zamanın gazetelerine göre "asıl suçlu, Türkleri provoke eden Rumlardır". Halbuki 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs'la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'sinin Ermenilere, yüzde 12'sinin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.

SONRASI

Olayların başladığı saatlerde İstanbul'da olan başbakan Adnan Menderes saldırıların kontrol edilememesi üzerine Sapanca'dan çağrıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104'e yükseldi.

10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı istifa etti. Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşmış olsa da 12 Eylül günü Meclis'e taşınan olaylarda DP iktidarı komünistleri suçladı. Aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru'nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında hiç ilgileri olmayan oalylar nedeniyle dava açıldı. Tutukluların çoğu Aralık 1955'te serbest bırakıldı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönü'nün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suçlayan konuşmasıdır. Menderes, bu konuşma için İnönü'ye, "Paşam vatan bu konuşmayı affetmeyecek" diyecektir.Dava beraatle sonuçlandı. Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Cemiyeti de kapatıldı

1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. 27 Mayıs darbesinden sonra cunta tarafından organize edilen Yassıada Yargılamalarında olayların DP hükümetinin başbakanı Adnan Menderes'in provokasyonu sonucu kontrolden çıktığı iddia edildi ve cunta mahkemesi Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırıldı.

Dr. Dilek Güven'e göre:

Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama "Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz" deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, "Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi" denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada'ydı. Menderes ve hükümet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükümet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı'nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.

Olayların ardından, Türkiye'de yaşayan binlerce Rum Türkiye'den göç etmiştir. Rum nüfusun zamanla azalmasıyla Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve daha önceki azınlıklara yönelik eylemlerde olduğu gibi Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır. Birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus'a yerleşmişlerdir. Zamanla kalan Rumların da büyük çoğunluğu İstanbul'u terk etmiştir. Nüfus mübadelesi sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000'e düşen İstanbul'daki Rum nüfus, 2006 yılında 2.500 kişiye kadar düşmüştür.

6-7 Eylül 1955 olayları, Rumların büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden oldu. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuştu. Hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesiyle ve kendilerini güvende hissetmedikleri için, özellikle Rumlar yurtdışına göç kararı vermişlerdir. Nesiller boyu bu topraklarda yaşamış olan İstanbul'un gayrimüslim yerlileri, bu gibi davranışlar sonucu evlerini ve anavatanlarını terk etmek durumunda bırakılmışlardır. Ancak hükümetin o dönemde kabul etmediği olaylar 1998 yılı içinde bir meclis önergesi sırasında kabul edildi. Tazminat değeri olan 70.000 lirayı vermeye hükümet yanaşmadı.

6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda 6-7 Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir.

"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. ( Bu sözleri Sabri Yirmibeşoğlu 21.09.2010 da bir televizyon kanalındaki röportajında yalanlamıştır)"

BİR KİTAP

Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Dilek Güven '6-7 Eylül Olayları' kitabında yakın tarihimizin karanlıkta kalan bir utanç sayfasına ışık tutuyor. 6-7 Eylül olaylarını MİT'in ilk hali olan MAH'ın organize ettiğini söyleyen Güven, olaylar esnasında yaklaşık 400 kadına tecavüz edildiğini de öne sürüyor.

Dilek Güven son kitabını ve 6-7 Eylül olaylarına ilişkin iddialarını Sabah gazetesinden Ecevit Kılıç'a anlatmıştı:

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin derin ajandasında azınlıklar hep 'tehlike' olarak yer aldı. Hâlâ da öyle. Hep gitmeleri istendi. Başarılı da olundu. Oysa farklı dinlerden de olsa onlar bu toprakların bir parçası. Belki de en eski parçası. İşte azınlıkları bu topraklardan göndermek için tertiplenen en büyük organizasyonlardan biri 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır. Tam bir yağma hareketiydi. İşyerleri talan edilen, evlerine girilen Rumlar, Ermeniler hatta Yahudiler göç yollarına düştü. Aslında olaylar tam bir devlet organizasyonuydu.

Şu günlerde gösterimde olan yönetmen Tomris Giritlioğlu'nun Güz Sancısı filmi bu olayları, daha doğrusu olaylar sırasında yaşanan bir aşk öyküsünü anlatıyor. Filmin olayları anlattığını söylemek çok zor. Çünkü hiçbir tarihsel arka planı yok. Olayların gerçek nedenleri filmde yer almıyor. Oysa Türkiye ile Ermenistan arasındaki sıcak ilişkiler ve aydınların özür kampanyasının sağladığı ortamla daha cesur bir film yapılabilirdi. Peki, gerçekten 6-7 Eylül'de neler yaşandı? Amaç neydi? Kim organize etti? Bu soruları 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili araştırma yapan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Dilek Güven'e sorduk.

CHP'NİN AZINLIK RAPORU

6-7 Eylül olaylarının tezgâhlanmasındaki amaç neydi?
Ülkeyi homojenleştirme. Bu ülkede gayrimüslimlere şimdi de Kürtlere yabancı gözüyle bakılıyor. "Bunlar bize ihanet edebilir mi?" diye düşünülüyor. Bunun için de göç ettirme stratejisi var. 6-7 Eylül olayları bunun parçası.

Temel amaç gitmelerini sağlamak mı?
Amaçlarına iki katmanlı olarak bakmak gerekiyor. CHP Azınlık Bürosu'nun olaylardan önce hazırladığı bir rapor var. Raporda, "Anadolu'da hemen hemen hiç Rum kalmadı. Birkaç da Ermeni kaldı. Ama çok çoğalıyor. Onları İstanbul'a göç ettirmemiz gerekiyor. Ne kadar İstanbul'da toplarsak o kadar kontrol altında olurlar. Ama sermayelerini burada bırakmalılar" deniliyor.

İNGİLTERE'NİN PARMAĞI VAR

Ne zaman hazırlanıyor bu rapor?
1947'de. Birkaç yıl gecikmeyle de olsa 6-7 Eylül olayları yaşanıyor. Raporda yer alan çarpıcı bir cümle daha var: "İstanbul'un fethinin 500. yılında İstanbul'da bir tek Rum olmazsa ne iyi olur."

Ama olaylar CHP değil Demokrat Parti iktidarında yaşandı...
Doğru. Ama DP döneminde azınlıklara karşı pek bir liberalleşme yaşanmadı. Göstermelik gelişmeler var; Adnan Menderes'in Patrikhane'yi ziyaret etmesi gibi. Bir şekilde DP, CHP'nin devamıydı. Menderes, CHP üyesiydi. Varlık Vergisi Kanunu'nun çıkması için oy veren kişiydi. CHP ile DP'yi bu noktada çok ayrı göremeyiz.

Olaylarda Kıbrıs'ın payı nedir?
O dönemde Kıbrıs'ta İngiltere hâkimiyeti var. İngiltere, burada Türkiye ile Yunanistan'ı karşı karşıya getirmek istiyor. Bunu başarıyor da. İngiltere arşivinde bir belge buldum. 1955 olaylarından bir yıl önce Atina'daki İngiliz Konsolosu, "Türklerle Yunanlıların arası çok iyi. Ama Atatürk'ün evinde şöyle bir bomba patlasa, ortalık ne kadar karışır acaba?" diye yazı yazıyor.

ÇOKER'İN ARŞİVİ ÖNEMLİ

Bombayı atanlar Türklerdi...
Türkiye hükümeti üzerinde İngiltere'nin baskısı vardı. Zamanla bir Kıbrıs meselesi çıkarıldı. Abartılı haberler yayınlatılıyor. Kıbrıslı Türklerin demoralize olması sağlanırken, Türk kamuoyundan da bir destek sağlanıyor. Üstelik Kıbrıs'ta Türklere yönelik katliamlar o dönemde değil 1960'tan sonra yaşandı.

6-7 Eylül olaylarını kim organize ediyor?
Olayların davasına bakan sıkıyönetim hâkimi ve tümamiral Fahri Çoker'in bıraktığı arşive baktığımız zaman olayların Milli Emniyet Hizmeti yani dönemin MİT'i tarafından organize edildiği çok açık. Organizasyonu MİT'in yaptığı bugün tartışmasız bir şekilde ortada. Davada Çoker'e iki rapor sunuluyor. Birinci raporda olaylarda devletin sorumluluğu bulunduğu açık olarak yer alıyor. İkinci rapor ise düzmece. MAH tarafından hazırlanan bu raporda olayların Kıbrıslı komünistler tarafından organize edildiği yazılıyor. Fahri Çoker'in birinci raporu kullanmasına izin verilmiyor. Çoker, ölmeden önce arşivini Tarih Vakfı'na bağışladı. O arşiv 2005'te yayınlandı.

400 KADINA TECAVÜZ EDİLDİ

Menderes hükümetinin rolü nedir?
İçindeler demek olmaz ama olaylardan haberdarlar. Fakat gerçekten bu derece büyük bir vahşetin yaşanacağından haberdar olup olmadıklarından da emin değilim. Bazı röportajlarda DP ilçe teşkilatı yöneticileri "Birkaç cam aşağı inecekti. Bize böyle söylendi, niye bu kadar büyüdü?" diyor.

Yağmada kimler vardı?
Olaylardan önce hükümetin desteğiyle Kıbrıs Türktür Cemiyeti kuruluyor. Başında Hikmet Bil var. Bu cemiyetin yöneticilerine baktığımız zaman devletle sıkı ilişkileri olan isimler. Hikmet Bil'in Menderes'le arası çok iyi. Bir de Kamil Önal var. Güya gazeteci ama MAH üyesi. Bu cemiyet, olaylardan 10 gün önce bir anda İstanbul'da 10-15 şube açıyor. Şube üyeleri çoğunlukla DP'den, sendikadan ve öğrenci birliğinden. MAH, bu cemiyet ve derneklerin kurulmasında özellikle sendika ve öğrenci birliklerinden yararlanıyor.

Sendikalar ne görev yapıyor?
Olaylarda inanılmaz bir taksi-tramvay-vapur ağı çalışıyor. Yağmacıları taşımak için. Bu ağı Motorlu Taşıt Sendikası ve Şoförler Cemiyet Birliği organize ediyor. MAH'ın elemanları öğrenci birliğinde de var. Tahripler başlamadan önce öğrenci kılığında biri var. Bu kişi Taksim'in çeşitli yerlerinde hatiplik yapıyor, insanları tahrik ediyor. Belgelerde ismi Hurşit Yolgeçen olarak geçiyor. Kimliğine baktığımızda adam 10 gün önce İstanbul Talebeler Cemiyeti diye bir dernek kuruyor. Yani cemiyet olaylar için kurulmuş.

ÖLÜ SAYISI NET DEĞİL

Kaç kişi öldürüldü?
Net değil. Ama 10-12 civarında. Olayların boyutuna göre ölü sayısı az. Çünkü gruplara "Ölü olmasın" emri verilmiş. Zaten saldırganlar "Bugün malınıza yarın canınıza" diye slogan atıyor. Polisler "Bugün polis değil Türküz" diyor.

Tecavüz var mı?
Kayıtlı olan 60 tecavüz olayı var. Ama bu rakam daha yüksek; 400 civarında. Çünkü kadınlar utandığı için anlatmamışlar. Amaç tam olarak korkutup göç etmelerini sağlamak.

6-7 Eylül olaylarıyla ilgili açılan davaların sonucu ne oldu?
Kıbrıs Türktür Cemiyeti Başkanı Hikmet Bil ve üyeleri cezaevine girdi. Ama "Ya bizi serbest bırakırsınız ya da biz bazı şeyleri ifşa ederiz" deyince serbest bırakıldılar. Olaylar halkın üzerine kaldı. Çünkü mahkemede, "Türk milleti galeyana geldi, olayları gerçekleştirdi" denildi. Kimse ceza almadı. İkinci dava Yassıada'ydı. Menderes ve hükümet üyeleri yargılandı. Bu davada da olaylar sadece hükümet üyeleri üzerine yıkıldı. Menderes, defalarca MAH yani MİT Başkanı'nın mahkemeye çağrılmasını istedi. Ama hep reddedildi. Olaylar aydınlatılmadı.

Devletin azınlıklara bakışı aynı mı?
Buradaki temel sorun azınlıkların buranın vatandaşı olduğunu anlamamakla ilgili. Rum ve Ermeniler Osmanlı'dan ve Türklerden önce bu topraklarda vardı. Gittikleri yerlerde mutlu değiller. Buranın suyunu, yemeğini arıyorlar. Vatanları burası. Rumların Yunanistan'la görül bağı var. İnsanın bir şekilde iki ülkeyle veya iki milletle gönül bağı olabilir. Mesela genç nesilden bir Ermeni ile tanışıldığında hemen "Sen ne zaman geldin, ne zamandan beri burada yaşıyorsun" deniliyor.

Eski nesil de böyle miydi?
Hayır. Farklı bir dinden insanların da bu toprakları aynı şekilde sevebileceğine inanmak şimdiki nesil için çok güç. Eski nesil için böyle değildi. Hem tehcir hem de mübadele sırasında insanlar Rum ve Ermeni komşularını korumuş. Mesela 1915'te Konya tarafında Ermeniler sürülmüyor. Çünkü o bölgenin ağası, "Gâvursuz memleket mi olur" diye izin vermiyor. Evet, "Gâvur" diyorlar ama onları bu toprakların parçası olarak görüyorlar. Gayrimüslimler göç etti de problem çözüldü mü? Yoksa bugün 100 bin Rum yaşasaydı devletin karşı politikaları yine olacaktı ve belki de Yunanistan'a karşı koz olarak kullanılacaktı. Şimdi ise benzer politikalar 1990'lardan itibaren Kürtlere karşı var.

TEK İSTEKLERİ ÖZÜR

Araştırmalarınızda göç edenlerle, torunlarıyla görüştünüz. Ne bekliyorlar?
Tarihimizdeki iyi şeylere sahip çıkıyoruz. Kötülere ise "Yapılmadı" deniliyor. Oysa karşıdaki biliyor gerçeği. Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas, yapılan katliamlar için Türklerden özür diledi. Bu çok önemli. Buradan giden gayrimüslimler hâlâ bu ülkeye bağlılar. 6-7 Eylül olayları için "Biz yapmadık" dedikçe onların mağduriyeti artıyor. Onların beklentisi mal, mülk, toprak değil; bir özür.

AZINLIK KADINLARI HEP FAHİŞE OLARAK GÖSTERİLİYOR

Güz Sancısı filmini nasıl buldunuz? Gerçeklerle örtüşüyor mu?
Film sayesinde bu olayların tartışılması çok önemli. Ama filme dair iki temel eleştirim var. Birincisi olaylar sadece Kıbrıs'la açıklanıyor. Devlet, Kıbrıs meselesini bu olaylarda sadece kullandı. Sonra olaylarda hedef sadece Rumlar değil Ermenilerdi de. Zaten 6-7 Eylül olaylarının sadece Rumlarla anılmasından Ermeniler rahatsız.

İkincisi?
Rum karakterinin fahişe olarak gösterilmesi.

Bu Türk yönetmenlerin çektiği bütün filmlerde böyle...
Evet. Rum ve Ermeni kadınları genelde karakter olarak ya fahişe ya da randevuevi sahipleridir. Bununla ilgili Herkül Millas'ın bir akademik çalışması var. Millas, 400 romanı incelemiş. Buna göre Rum ve Ermeni kadınları ya ahlaksızdır ya da kötü. Biraz iyisi de Türk erkeğine âşık oluyor. Zaten Güz Sancısı'nda da adam Türk nişanlısına dönüyor. Filmde bir devlet ve toplum söylemi var. Zaten konuştuğumuz Ermeni ve Rumlar bundan çok rahatsız. Romanları geçtik, çünkü az okuyan bir toplumuz. Ama en azından sinemada bu söylemin devam ettirilmemesi gerekirdi. Bugün bile filmde bu söylem varsa oturup düşünmemiz gerekir.

DİLEK GÜVEN KİMDİR?
Güven, 1969'da Almanya'da doğdu. Hannover Üniversitesi'nde siyasal bilimler, sosyoloji ve sosyal psikoloji öğrenimi gördü. "İttihat ve Terakki Döneminde Türk Milliyetçiliği" başlıklı teziyle sosyoloji yüksek lisansını tamamladı. Doktorasını Bochum Üniversitesi Tarih Bölümü'nde tamamladı. Güven'in "6-7 Eylül Olayları" adlı kitabı İletişim Yayınları'ndan çıktı. Güven, Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü'nde ders veriyor.

6- 7 Eylül Olayları
Dilek Güven
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.