Zafer Arapkirli: Beşiktaş artık halkın takımı değil
Arat Saadetyan / vivaspor.net

1977’den bu yana gazetecilik-yayıncılık mesleğini sürdüren Zafer Arapkirli sırasıyla Güneş, Cumhuriyet, Milliyet, Dünya, Radikal gazetesinde muhabirlik ve köşe yazarlığı, editörlüğü, sayfa sekreterliği, yazı işleri müdürlüğü, haber müdürlüğü, Londra Temsilciliği; BBC,NTV, CNBC-e, Kanal D, Kanal 6, ATV, A Haber, Power FM televizyon ve radyolarında , muhabirlik, sunuculuk, prodüktörlük, editörlük, Londra Temsilciliği, yeni medya mecraları editörlüğü; NTVMSNBC ve NTV Spor internet sitelerinde yazarlık yaptı. İngiltere futbolunu anlatan yazılar kaleme aldı.

Beşiktaşlı olmadım, Beşiktaşlı’ydım” diyerek söze başlayan Arapkirli ile Beşiktaş’ı ve spor medyasını konuştuk.


Nasıl Beşiktaşlı oldunuz?

Beşiktaşlı olmadım Beşiktaşlıydım. Beşiktaş’ta Akaretler’de doğdum. Annem o semtte doğmuş, anneannem o semtte doğmuş. Başka da bir şansım yoktu. Babam çok hasta koyu Beşiktaşlıydı. Mahallede hep Vedat, Sanlı, Yusuf olmak üzere motive olurduk. Top oynarken formalarımız yoktu ama beyaz fanila giyerdik, altına da bir tane siyah şort giyerdik, o Beşiktaş forması olurdu.

Fanatik misiniz?

Fanatizmi pozitif anlamda kullanırsak su katılmaz bir fanatiğiyim. Fan kelimesinin altını dolduracak kadar siyah beyaz renklere aşık bir adam diyebiliriz.

Maçlar yayın saatine denk geldiğinde...

Çalıştığım zaman maçları izlemeye çalışıyordum. Uzunca bir dönem Cumartesi – Pazar yayınlarında görev yaptığımda haftasonu maçlarına gidemiyordum. Haftaiçi maçlarını İnönü’de seyrediyordum. İnönü’den sonra iki kez maça gittim sadece Olimpiyat Stadyumu’nda. İnönü’deki son maça gitmiştim.

Yıldırım Demirören yönetiminden sonra Fikret Orman yötetimini nasıl buluyorsunuz?

Yıldırım Demirören dönemiyle başlayan Beşiktaş’ın öteki kulüplere özenme, bezenme sürecine girdiğini söyleyebilirim. Bu da Beşiktaş’a iyi değil, kötü sonuçlar getirmiştir. Son günlerde yaşadığımız bu borç muhabbetleri, haciz muhabbetleri. Hala birtakım eski şöhretli futbolculara ve teknik direktörlere ödene ödene bitmeyen borçlar. FIFA, UEFA, CAST nezdinde süren borç davaları falan, doğru birşeyler yapılmadığını gösteriyor. Kapitalist modelde “borç yiğidin kamçısıdır, borçlanma dışında büyümek mümkün değildir” mantığının Beşiktaş’a hakim olması beni Beşiktaş’ın değerlerinden uzaklaştıran gelişmeler olarak olumsuz etkiledi. O anlamda başarısız dönemler olduğunu düşünüyorum. Bunu sportif başarılarla, şampiyonluk sayıları ile karıştırmamak lazım. Beşiktaş az sayıda şampiyonluk kazandı diye başarısız diyemem. Liverpool da 1989’dan beri şampiyon olamıyor. Öyle ölçmüyorum ben başarıyı. Başarı istikrarlı kulüp yönetimleridir. En yakışıklı stadı biz yapacağız, en pahalı locaları biz satacağız diye bir motivasyon ile başarılı olunmaz. Daha fazla zengin işadamını yönetim kuruluna alarak, daha pahalı içkilerin servis edildiği localara sahip olunarak başarılı olunmaz. Bu başarıya giden değil, başkalarına benzeme yoludur.

Yıldırım Demirören’den sonra İbrahim Altınsay’ın bir projesi vardı. Aidatları düşürüp üyeliği kolaylaştıran bir projeydi ama pek rağbet görmedi...

İbrahim Altınsay, çok sevdiğim, saydığım Darüşşafaka’dan iki sınıf üstten arkadaşımdır. Kendisini takdirle izlemişimdir. Evet, çünkü demokrasi içeren bir projeydi. Beşiktaş’a sadece halkın takımı gibi romantik sloganlar yakıştırmakla kalmayıp romantizmin altını doldurmak, halkın takımı lafının altını doldurmak gerekiyordu. Bu da o anlamda atılmış önemli bir adım olurdu. İşlerine gelmedi, genelkurulda demokrasiyi beraberinde getirecekti. Büyük holding patronlarının, armatörlerin egemenliğindeki Beşiktaş’tan daha sağlıklı işleyen bir yapı olurdu.

Beşiktaş şu an halkın takımı mı?

Değil. Sahiplenme anlamında değil. Bakıyorsunuz halkı tribünlere getiremiyorsanız, halk dediğimiz insanlar 100 Lira’ya çocuğuna son model formayı alamıyorsa, bilet alamıyorsa halkın takımı değildir.

Yönetim Çarşı’yı mahkemelerde yalnız bırakmakla eleştirildi....

Dünya hukuk tarihine geçecek bir şaklabanlık. Bir taraftar grubunun ellerinde bayraklarla, flamalarla, harika bestelerle takımına destek verdiği ve Beşiktaş takımının muhtevasındaki o başkaldıran, o emeğe değer veren, halkın ince değerlerinin motifleri ile Gezi’de yer alması egemen sınıfların işine gelmedi. Bunun bedelini ödetmeye çalışıyorlar galiba. Eski tabirle “burun sürttürme”ye çalışıyorlar. Komiktir. Yönetim, hükümete, devlete ters düşmeme motifi ile hareket ediyor. Loca satacağım diye Beşiktaş’ın başkanına yanlış bir safta durmak yakışmadı. Gereken cevabı kitleden alacaktır.

Beşiktaş şampiyon olamazsa...

Bilic gidebilir de gönderilebilir de. Her halukarda gelecek sezonda Bilic’in Beşikataş’ta olmayacağına inanıyorum. Çünkü Beşiktaş’ı şampiyon yapmayacaklarına inanıyorum en başta. Buna rakip takım taraftarları “Bu sizin ezikliğiniz, peşinen böyle konuşuyorsunuz” diyebilirler ama maalesef öyle. Bir sistem var, özellikle bu sezonda sarıkırmızı ya da sarılacivertli takımlardan birine o dört yıldızı taktırmak, onu da malum yöntemlerle muazzam bir ranta döndürülmesine, ticari anlamda çalışmak motivasyonu Beşiktaş’ın şampiyon olmasından çok daha ağır basıyor. Herşeyi yapacaklardır Beşiktaş şampiyon olmasın diye. Beşiktaş’ın şampiyon olacak güce sahip olduğunu ama yapılmayacağını düşünüyorum. Atılan çelmeler bunun habercisiydi. Sürekli deplasmanda maç oynayarak buraya gelmesi bile büyük başarıdır.

İnsanların bir özlemi oldu...

2009’da şampiyon olduysanız sene de 2015 ise özlem olur. Arada 2, 5. Takım olup çelme takılması. Beşiktaş gazete sattırmıyor, Beşiktaş promosyon malzemesi sattırmıyor gerçeği var. Böyle olmasından ben gurur duyuyorum. Nedenleri malum olduğu için gurur duyuyorum. Dört yıldız takmışın, beş yıldız takmışsın, nasıl anıldığın önemli.

Dortmund ve Porto Beşiktaş’a örnek olabilir mi?

Kurtuluş Beşiktaş’ın farklı muhtevasının kavranması ile olur. Yönetimin daha katılımcı olmasıyla olur. Ülkemizdeki patronlarca yönetilen takımların örnek alınmaması ile olur. Bu yolun devamında başarı gelmez.

İngiltere Premier Ligi’ni yıllarca izlediniz, neler değişti?

Türkiye giderek İngiletere Ligi’ne özenmeye, o havaya girmeye çalıştı, olmadı. Bu işler sadece görkemli stadyum yapmakla olmuyor. Zihniyet ile oluyor. Biz de çok fazla bir şey değişmedi. Onlarda ne değişti: Benim İngiltere Premier Ligi ile ilgili bir kriterim var. Benim orada olduğum yıllar F.Ö yıllarıydı, şimdi F.S. Fergie’den önce, Fergie’den sonra. Alex Ferguson vardı, şimdi yok. İngiltere Premier Ligi Ferfuson ile bambaşka bir ligdi, şimdi bambaşka bir lig. Manchester Unided vardı. Ben Manchester United taraftarıyım. Ferguson hayranıyım. Benim için çok önemli bir futbol adamı. Ferguson hiçbir zaman kulübün patronları ile kendisini özdeşleştirmemiştir. İlk geldiği dört sezon hiçbir şey kazanamayıp sonra başkalarının hiçbir şey kazanamamasına yol açacak bir başarısı vardı. Dört kupayı aldığı sezon oradaydım ve hatırlıyorum, gencecik bir kadro vardı. Sezon başında bir futbol yorumcusu, “You can not win anything with kids”, “Çoluk çocukla hiçbir şey kazanamazsınız” demişti, sezon sonunda dört kupanın kazanıldığı günden sonra “ özür diliyorum, çoluk çocukla herşeyi kazanabilirsiniz” dedi. Kazandığı hiçbir şey tesadüfi değildir.

Eşber Yağmurdereli, “Beşiktaş’ı Rus bir oligark alsa herhalde Beşiktaşlı olamam” demişti. Siz ne yaparsınız?

Yok, Beşiktaş’ı kim alırsa alsın Beşiktaş’ı almış olmayacak, hisselerini almış olacak zaten. Beşiktaş her zaman bizim. Duygusal hissesini kimse alamaz. Bedenimizi alabilir ama ruhumuzu asla satın alamaz.

İngiltere nasıl aştı?

Orada hala var. Daha okumuş yazmış bir toplum olmasına rağmen var. Burada, zaman zaman orada çok medeni seyrediyorlar, hiçbir şey olmuyorlar söylemine katılmıyorum. Orada da var. Hatta zaman zaman basın gizliyor. Uzun zaman dünya futbolundan izole oldular, boykot aldılar o yüzden o şiddeti gözden uzak tutmak için basın göstermemeye başladı. Şiddet var ama bura ile kıyaslanmaz. Cezalar, yaptırımlar çok ağır ve sonuna kadar uygulanıyor. Burada, şiddet suçu işleyen iki gün sonra arka kapıdan çıkıyor. Türkiye’de ırçı, cinsiyetçi söyleme başvurunca makbulsunuz. İsim vermeyelim, sahada rakip takım arkadaşına ırkçı küfür edebiliyor. Hiçbir şey olmadı. Doğru düzgün bir ülkede bir daha futbol topunu görememesi lazım. Maalesef tribünlere de hakim olan bir dil. Beşiktaş tribünleri de dahil. Bundan arınmanın yolu daha aydın, daha bilinçli taraftar kitlesi oluşturmak. En ufak bir pozisyonda, çelişkide rakip futbolcunun anası ile bacısı ile ilgili küfür etmek, rakip takımın başkanının cinsel tercihleri ile ilgili küfür etmek Beşiktaş taraftarına yakışmıyor. Bunu önce kendi stadyumumuzdan başlatmak zorundayız. Ben çocukken böyle tezahuratlar yoktu.

 

Pasolig çözüm mü?

Değil tabi ki. Tüm stadyumlar boştu bu sezon. Kombinesi olan adamın maça gidememesi nedir? Tribünleri denetim altına almak, kim nerede oturuyor bilelim, kim nereden ne söylüyor bilelim amacı var. Şiddet çok umurlarında olsaydı Fenerbahçe konvoyuna yapılan saldırının faili bulunurdu. Takımlar da dayanışmadı. Kitlesel bir tepki beklerdim. Fenerbahçe kafilesinin o gece havaalanında Çarşı grubunun, ultraslan grubunun, Trabzonluların hatta birlikte karşılamasını beklerdim. Bir İstanbulunited orada oluşamadı maalesef.

Siz haber kanallarında anlatım bozukluklarını, mantık hatalarını, yanlış Türkçe kullanımını eleştiriyorsunuz sık sık sosyal medyada. Spor medyasında durum nasıl?

Bin türlü hata yapıyorlar. Örneğin sporcu arkadaşlara “sen” diye hitap etme ayıbı var. Hayatın herhangi bir alanındaki kişiyle “siz” diye konuşulurken, “bey” diye konuşulurken bir futbolcuya “sen” diye ve birinci ismi ile hitap etme ayıbı var. Arkadaşsınızdır, birinci ismi ile hitap edersin. Hayatında ilk kez tanıştığın insana, “Ahmet” , “Mehmet”, “John”, “Alex” diye hitap etmeyi kabul edemiyorum. Yöneticilere de “başkanım” diyor. Ona da “Aziz”, “Fikret” de o zaman. Eğitim yok. Muhabirler çok eğitimsiz olduğu için ağabeylerinden öğrendikleri klişelere başvuruyorlar. O klişelerden arınıp, doğru düzgün Türkçe’nin kullanıldığı yen bir dil kullanılmadıkça spor medyasının patinaj yaptığını göreceğiz. Bana epey malzeme çıkıyor.

Spor medyasında kadın çalışanların sayısı artıyor...

Kadın muhabir sayısı epey çoğaldı son yıllarda. Spor programlarında kadın yorumcular koymaya başladılar onlarda da dikkat ediyorum maço ağızlar kullanabilenler, erkeksi tavırlar içine girebilenler seçilmiş sanki. Kriterin sağlıklı bir kriter olmadığına, bilgi, deneyim yerine fiziksel çekiciliğe göre istihdam görüyorum. Daha fazla kadının spor medyasında güzel tabi ama çok fazla detaya girip kimseyi rencide etmek istemiyorum. Banu Yelkovan’ı beğeniyorum aralarında.

İngiltere’de futbolcularla muhabirin iletişimi nasıl?

O işler iyi örgütlenmiş. Antrenman günlerinde onlarla konuşma ortamı iyi sağlanıyor. Bir kaçmaca, kovalamaca yok. Ben orada muhabir olarak çalışırken, maç öncesi sonrası mülakatlarda oyuncu kalitesinin, formasyonunun da yüksek olduğunu gördüm. Kasmadan, kendilerini rahat ifade ediyorlar. Ben çok rahat çalıştığımı hatırlıyorum.

Daha önce Radikal’de, NTVMSNBC’de futbol yazıları yazıyordunuz?

Özlüyorum futbol yazmayı. Ben İnglitere’deyken Radikal’in bir futbol ilavesi vardı: Radikal Futbol. Oraya tam sayfa Ada Vapuru diye bir İngiltere futbol sayfası yapıyordum. Müthiş bir keyifle yapıyordum, maç yazıları yazıyordum. Keşke şimdi öyle bir imkan olsa sadece spor yazsam diyorum.

Unutamadığınız maçlar hangileri?

Beşiktaş’ın her maçı. İlk üçü sayarsam, Kadıköy 17 Nisan 2005’de 4-3 biten maç. İnönü’de Sergen’in atıp şampiyon olduğumuz Galatasaray maçı ve Chelsea’de sesimin kısıldığı, birinci devrenin son beş dakikasına girerken üç üç diye bağırıp sonra gerçek mi bu diye kendimi cimciklediğim maç.

En değerli futbolcunuz?

Vedat Okyar, hiç tartışmasız. Oyuncu, o futbolcu, o kaptan, o spor yazarı, o ağabey, o insan... Muazzam bir idoldü benim için. Onunla yan yana basın tribününde maç izlemek bile inanılmaz bir ayrıcalıktı. Hakeme top benden çıktı diyor, hakem inanamıyor, kendi aleyhine söylüyorsun emin misin diye soruyor. Üzerimde bu forma varken nasıl yalan söylerim diyor.

Totemleriniz var mı?

Var. Bir kere her zaman tutmaz ama belli formaları giymeye çalışırım. İmal edilmiş formalardan bir çekmece var. Uğur getireceğim formayı seçer giyerim. Penaltı atılırken hayatta bakmam. Evde televizyonu bırakıp diğer odalara giderim. Stadyumda kulaklarımı kapatıp, arkamı dönerim. İnsanların hareketlerinden anlamaya çalışırım. Liverpool maçında kendimi tuvalete kitledim, penaltı atılırken. Köşe vuruşu yapılırken kendimi odanın köşesinde bulduğum olur.

Efsane 11’niz?

İki tane değişik 11 yapmama izin verin. Necmi, Yavuz, Fehmi, Suat, Süreyya, Kaya, Küçük Ahmet, Sanlı, Güven. Bu çocukluğumun 11’i. İkincisi, şüphesiz, kalede Engin, Kadir, Ulvi, Gökhan, Recep, Şifo, Metin, Ali, Feyyaz, Ferdinand.

Kaynak: http://www.vivaspor.net/2015/04/26/besiktas-artik-halkin-takimi-degil/

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.