Gülhan: Fatih Terim’in eğitim ile ilgili hiçbir donanımı yoktur

Röportaj: Arat Saadetyan / Andaç Akman / vivaspor.net

Milli takımlar düzeyinde olsun kulüpler düzeyinde olsun futbolumuzda ciddi bir başarı yok. Son sekiz yıldır uluslararası arenada hiçbir turnuvaya katılamamışız, kulüplerimiz borç batağında ama gösterişli transferler yapmaktan geri durmuyoruz. Son iki yılda transfere harcadığımız para 310 milyon dolar. Bonservis gelirleriyle giderleri arasındaki farkta 134 milyon dolarla dünya ikincisiyiz. Alt yapıdan oyuncu yetiştiremiyoruz yetiştirmek gibi bir dert de edinmiyoruz. Avrupa’da kariyerinin sonuna gelmiş oyuncuların Katar’dan önce ilk durağıyız, ancak Arda’nın Barcelona’ya transferini ülke başarısıymış gibi sunmaktan geri durmuyoruz. Spor ve Eğitim konusunda, Türk Futbolu üzerine uzun yıllar kafa yoran Müslüm Gülhan ile konuştuk.

Müslüm Kemal Gülhan Kimdir?

1963 doğumlu olup başta Fenerbahçe olmak üzere Çengelköy, Ayvalıkgücü ve Giresunspor'da toplam 10 yıl profesyonel olarak futbol oynamıştır.

Futbolu bıraktıktan sonra 1993 yılında Marmara Üniversitesi Spor bölümü okuyup Darüşşafaka, Çavuşoğlu, Bahçeşehir üniversitesinde spor hocalığı yapmış. Bu yıllar zarfında birçok sefer Türkiye Şampiyonlukları ve dereceleri bulunmakta olup 1999 yılında Çavuşoğlu Koleji ile İtalya'da yapılan Dünya Liseler arası şampiyonasında 6. olarak Türkiye'yi başarı ile temsil etmiş. 

Haliç Üniversitesinde Öğretim görevlisi olarak göreve başlamış ve bu sürede Haliç Üniversitesi ile İstanbul Şampiyonluğu, Türkiye Şampiyonluğu, Avrupa Şampiyonası’nda iki yıl üst üste final oynama başarısını göstermiş ve bunlardan birinde son Dünya Kupasını kazanan İtalyan Üniversitesini finalde yenip Avrupa Şampiyonu olmuştur.

Sahadaki tüm bu başarılarının yanı sıra Haliç Üniversitesinin Spor ve Futbol üzerine düzenlenen Sempozyumlarını yönetmiş ve projelendirmiştir.

Spor ve Eğitim konusunda uzun yıllardır Türk Futboluna hizmet etmekte olan Müslüm Gülhan’ı aynı zamanda Birgün gazetesinde köşe yazılarıyla da tanımaktayız…

***

Bir futbol ülkesi olduğumuzu iddia ediyoruz ancak dünya sırlamasında ilk 50 içinde kendimize zor yer buluyoruz. Gerçekten bir futbol ülkesi miyiz?

Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde futbol hiçbir zaman gerçek anlamda bir spor branşı olarak algılanmamıştır. Futbol siyasi yapının toplumsal dizaynını korumak üzere kurgulanmış bir araç olarak kullanılmaktadır. Sosyolojik olarak bir topraklama aracıdır, toplumsal enerjinin en iyi kanal-ize edileceği ve boşaltılabileceği alandır. Bir algı yönlendirme alanıdır. Hiçbir şekilde futbolun kendi iç dinamikleri ve kültürünü kullanma ile ilgili veya bunların ihtiyacıyla ilgili kaygı duyulmamaktadır.

Kulüplerin yapıları ve hukuki açmazları yüzünden yöneticiler ve iş bulmak için yeteneklerinden ve donanımlarından çok ilişkilerle işin kolay olacağını düşünen teknik adamlar, futbolu siyasetin emrine vererek kendi koşullarını sağlam almaya çalışmalarından dolayı futbol Türkiye de amaç olmaktan çıkıp, araç haline gelmiştir.

Aynı zamanda futbol ekonomik pastasındaki büyümeden dolayı ciddi bir “rant” alanıdır. O yüzden kalifiye kişiler ve uzmanlar alan içinde kalmalarına veya karar alma mekanizmalarının başlarına getirilmemektedirler.

Futbolun 50. sırada olması açıkça kimseyi ilgilendireceğini sanmıyorum. Mühim olan kurulu düzenin devamıdır.

TÜM KULÜP BAŞKANLARININ İBRA EDİLMEMESİ VE YARGILANMASI LAZIM

Futbola ciddi bir bütçe ayırıyoruz ve ülke gündemi içerisinde futbol fazlasıyla yer işgal ediyor ancak ortada ciddi diyebileceğimiz başarılar bir elin parmaklarını geçmiyor?

Öncelikle kulüplerin yönetim şekli çok sakıncalıdır. Bir dernek olan kulüplerin, derneğe ait şirketi vardır. Yani çift mekanizmalı ve çift bilançolu olan kulüplerde sermaye kulübün kendi öz varlıklarıdır. Gelirlerin ve giderlerin maniple edilmesi bu çift başlılıkta çok kolay olmaktadır. Hiçbir başkanın veya yönetim kurulunun sorumluluğu yoktur, fakat parayı kullanmakla ilgili yetkisi vardır. Borç sarmalı içinde yönetme stratejisi, kulübün olması gerekenden çok borçlanarak ciddi bir kaynak transferine ve aynı düzeyde de başarısızlığı ortak yönetmektedirler. Kulüpler transferlerin %20’ni kendi kaynaklarından, %80’ni ise borçlanarak yapmaktadırlar. Bu durum işin vahametini ve amacın ne olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Başkan ve yöneticiler sadece genel kurullardaki ibralarla tüm yaptıklarından kurtulmaktadırlar. Kulüplerin borç batağına baktığımızda tüm kulüp başkanlarının ibra edilmemesi ve yargılanması lazım…

Ama kulüp başkanlarının ekonomik yapılarına baktığınızda ciddi şekilde büyüme yaşadıklarını görüyoruz. TFF Başkanı ve eski Beşiktaş Kulüp Başkanı Yıldırım Demirören, başkanlıktan sonra Türkiye de en zengin 100 iş adamı arasına girmişti.

Yani anlaşılacağı gibi kulüpler birer rant alanıdır ve bu rantı yönetmek artık siyasilerle de iş birliği gerekmektedir. Başkanlar, siyasi parti mitinglerinde veya açıklamaları ile itaatlarını ve biatlarını açıkça ifade etmektedirler.

Yapılan transferlerde işin içine giren menajerler artık süreci ekonomik anlamda futbol ile ilgisi olmayan bir strateji içinde yönetmektedirler.

Hiç kimsenin başarı ile ilgili bir beklentisi yoktur, sadece süreci devam ettirmekle ilgili çabaları vardır. Ve Avrupa ile aramızdaki mesafe o kadar açık ki; tüm başkanlar artık Türkiye Ligi şampiyonluğu ile ilgili algı yönlendirmesi yapmaktadırlar. Bu konuda en büyük desteği de iş birlikçileri olan medyadan almaktadırlar.

Bu da futbolumuzu yöresel yaparak, kendi iç mücadelesi içinde pazarlanmaktadırlar…

TERİM’İN RİVA’DA KURDURUĞU SPOR LİSESİ PROGRAMI TAM BİR FİYASKODUR

Alt yapıya neden yatırım yapmıyoruz, yapamadığımız gibi bir de oyuncu yetişmiyor diye şikayet ediyoruz. Oyuncu yetişmemesinin bir nedeni de çocukların artık boş arsa bulamaması değil mi? Futbol kentsel dönüşüme kurban mı gitti?

Alt yapı bir program ve projedir, kurumsal bir kimlik kazanarak tüm kulüpler tarafından uygulanması zorunluluk içeren programlar silsilesidir. Her ülkenin sosyo-ekonomik yapısı farklılık içerir, o yüzden her ülke kendi koşullarına göre program hazırlaması gerekir. Zaten bu da “ekol” denen oyun kimliğini ortaya çıkartır. Bizim böyle bir kimliğimizin olmaması alt yapıda kurumsal bir kimliğe sahip olmamızdan kaynaklanmaktadır…

Bunun sorumlusu TFF’dir, tüm programları onun içindeki mevcut sorumlu mekanizmalar yapıp kulüplere empoze etmesi gerekir. Fakat TFF de Eğitim Dairesi bu iş için uygun koşullara sahip değildir. En büyük yanlış bu dairenin Fatih Terim gibi popülist kültürü ve siyasi jargonları kullanan birinin kontrolünde olmasıdır. Eğitim ile ilgili hiçbir donanımı olmayan Terim’in bu yapıyı kendine kısır anlayışına göre kullanma isteği işin doğasına aykırıdır. Fakat en büyük açmaz; profesör unvanlı kişilerin bu isteklere itiraz edeceğine, uygulamak için çalışmalar yapmalarıdır. Bu kurumu, futbol uzmanı olan akademik bir kadronun yönetmesi gerekir ve özerk olmalıdır. Dış müdahalelere kapalı olarak çalışmalıdır.

Terim’in Riva’da kudurduğu Spor Lisesi programı tam bir fiyaskodur. Terim’in popülist anlayışının ürünü olarak zorlanan bir fiyasko projedir. Bu bile başlı başına nelerin yapılamayacağını gösteren bir hamledir.

Doğrusu; Türkiye de 8 bölgede ulusal kamp merkezleri kurulmalı, buralarda yıldız adayı olan futbolcular akademisyenlerden ve uzmanlardan kurulu antrenörlerle belirli zaman dilimlerinde çalışmalar yapılarak gelişimleri sağlanmalı ve kontrol altına olmaları temin edilmelidir.

OYUNCUSİS adlı bilgisayar programında bu yıldız oyuncuların karteksleri olup hem kulüp antrenörleri, hem de ulusal takım antrenörleri tarafından takibi sağlanmalıdır.

Kulüplerin alt yapılarında; her kulüp ayrı programlar uygulayarak çalışmalarını yapmaktadırlar. Böylece bir bütünlük sağlanması mümkün değildir. Üstelik Ulusal Takımlarda da ayrı program uygulanmaktadır. Çocuk bu kadar karmaşada zaman kaybı yaşamakta ve doğru ile yanlış arasında karar verememektedir.

Bir yıldız futbolcunun 10 yılda 10 000 saat çalışma yapması gerekir. Bugün ki yaşam koşullarında böyle bir zaman dilimini çocukların bulması mümkün değildir. O yüzden yıldız adayı oyuncu çıkarmakta çok zorlanıyoruz.

Sokak futbolu bu yüzden çok önemliydi 10 yılda çocuğun 10 000 saat çalışması bu sokaklarda mümkün olmaktaydı.

Diğer bir husus alt yapılarda her yaş grubunu yarışmacı olarak yetişmesidir. 17 yaşa kadar lig olmamalıdır, bu yaşlar çocukların gelişimin gözlemlenmesi ve hataların giderilmesi için çok önemli yaşlardır. Her yaş grubunun aşama yapması gereken seviyelere gelmesi gerekmektedir.

Şampiyonluk paranoyası jenerasyonların kaybolmasına neden olmakta, hele-hele alaylı dediğimiz eski futbolcuların alt yapılarda görev alıp ve biran önce üst takımlara gidip para kazanma azmi, tüm yaş gruplarının yarışmacı hale gelmesine neden olmaktadır. Bunun verdiği zararın karşılığı yoktur.

Alt yapılarda BESYO mezunu antrenörler çalışmalıdır ve pedagojik formasyon alma zorunluluğu getirilmelidir.

Çünkü alt yapılarda önce insan yetiştiriliyor sonra futbolcu yetiştiriliyor.

SPORU OKULLARA SOKAMIYORUZ

O dönem futbol anlamında karakteristik oyuncularımız mevcuttu. Şimdi yetişen oyunculara baktığımızda tornadan çıkmış gibi duruyor.

Yeteneklerin gelişimini engelleyen iki temel öğe var, birincisi yarışmacı olarak çocukların yetiştirilmesi ve skora endeksli oyun beklentileri çocukların gelişimi için önünü kapattığı gibi öz güvenlerini de ortadan kaldırmaktadır.

İkinci olarak yetenek gelişimi için özel antrenman zamanı bulamamaları ve yaşam koşullarının ağırlığıdır. Futbolu alt ve orta seviyedeki ailelerin çocukları oynar. Aile çocuğun hemen para kazanıp kendilerini kurtarmasını bekler, bu da yaşam içindeki çelişkilerin kaosa dönmesine neden olur. Ve çocuğun üstünde olmaması gereken bir yük ve sorumluluk yüklemektedir. Bunların hepsi gelişimi engelleyen ciddi sorunlardır.

Diğer bir husus mevcut eğitim sistemi ile sporcu yetiştirilmesinin mümkün olmamasıdır. Çocuklar 9. Sınıfa geldiklerinde okul ya da futbol diye seçim yapmak zorundalar, çünkü ikisinin aynı anda yürütülmesi mümkün olamamaktadır. MEB bu konuda hiçbir kaygısının olmaması, olmayan devlet politikasızlıktan kaynaklanmaktadır.

Okullarda 15 milyon genç var ve hiçbir şekilde okullara sporu sokamıyoruz. Asıl büyük sorun budur.

Ülkemizde oynayan eski bir yabancı oyuncu şöyle bir cümle kurmuştu. Gençlerde 17-19 yaşına kadar en iyisi sizsiniz ancak ondan sonra biz öne geçiyoruz.

En başta söylediğim gibi alt yapılardaki yarışmacı yapı kısa dönemli başarılar sağlayabilir, fakat uzun vadede tüm eksikliklerin ortaya çıkmasına neden olarak, üst düzey oyuncu ve üst düzey oyun kurgusu içinde eksik kalmasına neden olmaktadır.

Diğer husus; üç büyükler başta olmak üzere alt yapılardan oyuncu yetiştirip oynatma gibi bir kaygıları yoktur, üstelik ekonomik olarak ihtiyacı varken ve az gelişmiş ülke olarak futbolcu ihraç etmemiz gerekirken…

O yüzden 16-17 yaşındaki oyuncuların A Takımda oynatma gibi bir zihniyetin olmaması, bu yaşa gelen çocukların “ne olacağız” korkusuyla beraber gelişim yerine kırılma yaşamalarına neden olmaktadır.

Gelişmiş ülkelerde 17 yaşındaki oyunculara verilen değer ve öz güvenin karşılığı hemen alınmaktadır.

Oyuncu yetiştiremediğimiz gibi donanımlı eğitmenlerimiz de yok sanırım, alt yapıları futbolu bırakan oyunculara iş bulma sahası gibi mi görüyoruz?

Burada çok önemli bir ayrıntıya vurgu yapmak gerekir. Alt yapı antrenörlüğü ile performans antrenörlüğünü bir birinden ayrılması gerekir.

Alt yapıda çalışacak antrenörlerin eğitim programları tamamen performans grubundan ayrı ve farklı olmalıdır. Çünkü alt yapı bir eğitim alanıdır. Yarışmacı alan değildir. Bunun vurgusu yapılarak TFF programlarını gözden geçirmelidir.

Sosyal güvenceleri sağlanan ve bu konuda uzman olarak yetiştirilecek antrenörler ancak o zaman çok verimli olabilirler.

Alt yapı iş bulma sahası değil, kimsenin ulaşamayacağı farklılık da ve değerde olmalıdır. Bu işin en iyi uygulama alanı ise BESYO( Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu) ihtisas sınıflarında okuyan öğrencilerden başlanmalıdır.

10 SENE ALT YAPIDA OYNAYIP KAPTANLIK YAPAN ARDA, BAŞKANI TARAFINDAN TANINMIYORDU

Arda Turan'ın Barcelona'ya transferinden sonra futbol camiasında adeta milli bayram havası yaşandı. Arda'nın bu seviyeye gelmesinde asıl faktör olarak neler söyleyebiliriz? Ayrıca Atınç Nukan ve Enes Ünal gibi gençlerin sayısını arttırmak için neler yapılmalıdır?

Arda bu seviyeye gelirken yaşananlar ibret verici gözlemleri de beraberinde getirmiştir. Arda alt yapının en iyi oyuncusuyken A-Takıma alınmayıp kiralık Manisa’ya verildi. Galatasaray-Manisa maçında sağ bek oynayan Arda’yı başkanı Adnan Polat tanımayarak “ Bu çocuk kim, çok iyi alalım” demiştir.10 sene alt yapıda oynayıp kaptanlık yapan ve 70 kez genç milli olan Arda başkanı tarafından bilinmiyordu. Birde bu Ülkede neden yıldız oyuncu yetişmiyor diye hayıflanıyoruz! İbretlik!

Arda kendi çabaları ile buralara geldi ve tesadüflere dayalıdır. Kendine ait olan kuvvetli özellikleri onu üst seviyelere taşıdı. Alt yapı hocalarının çabalarını da göz ardı edemeyiz.

Bizdeki oyuncuların hedefleri üç büyükler kadar, çünkü her şeyi orada elde edeceklerine inanıyorlar, halbuki Avrupa hedeflerini önlerine koysalar her şey çok farklı olacak. Bunu kırılması lazım… Ayrıca Arda’yı Barcelona’da çok daha zor şeyler bekliyor. Türkiye futbolcuları disiplini pek sevmez, her zaman bir tepki vardır içlerinde, Çünkü mevcut ve çok iyi işleyen bir sisteme gidiyor, ona adapte olması lazım, aksi taktirde rotasyon oyuncusu olur ve istenilen seviyeye çıkamaz. Ciddi bir takıma ve riskli bir takıma gitti.

Yıldırım Demirören'in Federasyon Başkanlığı seçimlerine tek başına girerek tekrar seçilmesini aslında atanmasını nasıl yorumluyorsunuz ?

Şu dönemde kim başkan olursa bilinmelidir ki; atanmıştır. Futbolu siyasete teslim edenler şimdi onların figürleri olmaktan başka çareleri kalmamıştır. Çünkü Yıldırım Demirören Cumhurbaşkanına “Eğer zat- elleriniz izin verirseniz bir dönem daha başkanlık yapmak istiyorum” diye izin istemiştir.
TEK ADAM VE “RANT” KURGUSU İÇİNDE OYNANAN BİR SPOR BRANŞINDA SPORTİF DİREKTÖRLERE İHTİYAÇ DUYULMAZ

Bazı Futbol kulüplerimizin dönem dönem uygulamaya geçirdiği Sportif Direktör atamalarından bir süre sonra Sportif Direktörlerin Teknik direktörlük mesleğini icra etmeleri hakkında ne düşünüyorsunuz.

Sportif direktörlük veya futbol direktörlüğü gibi görevler ihtiyaçtan ortaya çıkar. Ülkelerin futbol kültürlerinin birer parçası haline gelirler. Bu Avrupa’da yaygındır çünkü ihtiyaçtan dolayı oluştu. Fakat bizim gibi tek adam ve “rant” kurgusu içinde oynanan bir spor branşında böyle bir görev anlayışına ihtiyaç yoktur, ve olamazda.

Ancak başkanın adamı orya gelir ve istenilen operasyon için kısa süreli orada durur, yoksa ihtiyaçtan orya gelemez. Zaten popülist olarak getirilen kişilerle de başkanlar anlaşamaz ve süreç biter.

Hiçbir şekilde bizde bu göreve uygun kişi yoktur. Bu bir meslektir ve eğitim alınması gerekir.

Teknik direktörleri sportif direktör olarak göreve getirenler daha sonra o kişileri teknik direktör yapmışlardır.

 2006 yılında Haliç Üniversitesi’nde Avrupa Şampiyonluğu gibi çok önemli bir başarı yakaladınız? Bu başarınızdan bahsedebilir misiniz?

Ben 2002 yılında Haliç Üniversitesi Mütevelli Başkanı sayın Prof. Dr. Gündüz Gedikoğlu’na bir proje sundum. Bu projede burs sistemi ile amatör futbolcu öğrenciler okula alınacak ve okul takımında oynatılacak diye… 4 sene sonra hedef olarak Avrupa ve Türkiye Şampiyonluklarını ortaya koydum. Proje kabul edildi.

Kendi prensiplerime uygun oyuncular alarak çalışmalara başladık ve sistematik kurgumuzu bu dört senede geliştirip hedeflerimize ulaştık. Tabi futbolu bizim için amaç olarak belirlemiştik. Tüm iç dinamiklerine uygun davranarak gelişimi sağladık.

2010 ve 2012 yıllarında da aynı başarıyı göstererek Avrupa Şampiyonu olmayı başardık. Jenerasyonlar değişse de sistemi koruyarak, sistem merkezli oyun anlayışı bizim başarımızı kurumsallaştırdı.

 Önümüzdeki dönemlerde mesleki anlamda hayata geçirmek istediğiniz projeleriniz var mıdır?

Mevcut koşullar içinde bir projeyi uygulamak mümkün değil. Ama yıllardır devam ettirdiğim futbolun yeniden yapılandırılması ile ilgili bir proje mevcuttur. Tamamına yakını alt yapı ve yönetim anlayışının değişimi ve global anlamda yapılandırılması ile ilgilidir.

Eylülde çıkarmayı düşündüğüm kitap içinde bölümler mevcut olacaktır.

Son olarak Kitabınızdan da bahsedebilir misiniz?

Kitabın adi "Futbol Ayrıntıda Şeytandır" kitap bir çok başlıktan oluşuyor. Kendi alanım dışındaki konularda uzmanlardan makaleler aldım ve kitaba koydum. 

Kitap futbolu tüm yönleri ile inceliyor ve çözümleri de içinde vermeye çalışıyor. Hem akademik hem de sosyal bir yorum ile futbolun analizi yapılmaya çalışıldı. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.