Sırrı Süreyya: Bu iktidarlar, aynı ahırdan piste sürülen farklı atlar

Sırrı Süreyya Önder İzmir’den yayın yapan yurtsuz.net’in sorularını yanıtladı…

 

Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku  genel seçimlerden sonra  Halkların Demokratik Kongresi olarak çalışmalarına devam ediyor? Halkların Demokratik Kongresi nasıl çalışıyor, HDK bileşenleri kimler, toplumun çok alışık olmadığı bir oluşum, nasıl bir işleyişi var? Yasal bir oluşum olmasına rağmen ‘KCK gitti HDK geldi’ gibi basında haberler çıktı nedir bu işin iç yüzü?

Her şeyden önce şunu söylemekte fayda var. ‘KCK gitti HDK geldi’ cümlesini okurken öncelikle KCK’nin ne olduğunu düşünmekte fayda var. KCK’nin ne olduğunun ne kadar farkındayız? Bugün KCK iddianamesi olarak ortaya salınan metinlerin her biri ciddi anlamda hukuki birer garabet. Suçluyu seçip, suç uydurma çabasından ibaretler. Kürt halkının içinde bulunduğu tüm siyasi yapılanmalar bir şekilde terörize ediliyor.

 

“KCK gitti HDK geldi,” haberine gelince, Habertürk’te yer alan bir habere bütün basının akbabalar gibi üşüşmesiyle başladı bu dalga. HDK gibi sosyalistleri, Kürtleri, radikalleri ve birçok grubu bir araya alan bir kongre girişiminin birilerini rahatsız etmesi doğal. Halkların Demokratik Kongresi, içerisinde birçok siyasetten üye barındıran çok büyük bir birliğin işareti.

 

“KCK gitti HDK geldi” haberi yapılmadan çok daha uzun zaman önce kurulmuş olması bile HDK’nin ucuz bir siyasetle hedef seçildiğinin göstergesi. HDK, Türkiye’nin batısındaki siyasetin, doğusundaki siyasetle hamaset ve duygusallık olmadan akıl yoluyla anlaşıp konuşabileceği bir alan.  Halkların Demokratik Kongresi’nde bulunan tüm partiler ve gruplar aslında seçim öncesi netleşen blok ittifakının sürekliliğini sağlıyorlar. HDK, örgütlü siyaset kadar, örgütlü akıl ve fikrin de ne kadar önemli olduğunun bir kanıtı. Türkiye’deki “gel benim çatım altında siyaset yap” mantığının yerine bambaşka bir mantık koyuyor. Üstelik bunu ara ara gerçekleşen forumlarla değil, sürekli ve organik bağlarla yapıyor.  Provoke edilmeye çalışılması bundan.

 

HDK, Türkiye’deki yeni bir demokrasi pratiğinin adı olmuş durumda, baskıcı bir rejimi tamamen yerleştirmek isteyen iktidarın rahatsızlığını olağan buluyorum. Muhtemelen demokrasi gibi pek de haz etmedikleri bir şeyin gerçekleştiği alanlardan hoşlanmıyorlar.

 

HDK 1. Olağan kongresini tamamladı. Sonuç bildirgesini yayınladı. Bundan sonraki süreç nasıl yürüyecek? Hangi konularda yoğunlaşacak?  Bununla bağlantılı bir soru da, sonuç bildirgesinde “mızrağın sivri ucunu AKP iktidarına yöneltme” gibi bir cümle var. HDK, kendi örgütlenmesini AKP’nin politikalarına muhalefet ekseninde mi yürütecek? Bu cümleden ne anlamalıyız?

AKP devletle iç içe, çünkü iktidar olmanın ayrıcalıklarından yararlanarak devleti yürütür konumda, bu yürütmeyi de kadrolarını bu işlevi görecek isimler olarak belirli pozisyonlara atayarak sürdürüyor. Dolayısıyla Kürt sorunu ve ulus devlet eksenli tüm diğer sorunlarda tıpkı sermaye-emek çelişkisinde olduğu üzere devletin tüm hastalıklarını hızla üstüne alıyor. Buna bağlı olarak HDK’nin AKP’yi muhatap alması, Uludere’nin gerçekleştiği bir ülkede fazlasıyla doğal, ortada bir niyetin bildirilmesi var aslen. ‘Biz bu iktidarla uğraşacağız’ demek ve bunu inatla söylemek, çünkü onlar HDK’yle uğraşacaklarını onu terör örgütü olarak yansıtarak açık biçimde belirttiler.

 

Yine HDK’ye yönelik bir kriminalize etme yönünde yazı ve manşetleri görüyoruz. Bunu nasıl yorumlamalı?

Mevcut muhalefet pratiklerini göz önüne aldığınızda hem devletin hem hükümetin mantığının dibine işleyen zehri hedef alan yegane yapı HDK, siz olsanız hem ideolojik hem pratik bakımdan bu kadar  ciddi potansiyel barındıran ve Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye solunun ve demokratlarının buluştuğu bir projeden tedirgin olmaz mıydınız? Umuyoruz ki daha da fazla rahatsız olacaklar.

 

Uludere Katliamının başlangıcında ABD’nin istihbaratı verdiği yönündeki haberi Genelkurmay yalanladı ama haberi yapanlar doğru olduğunda ısrarlılar. Türkiye’de tartışma verdi – vermedi diye yürüyor. Bunun bir önemi var mı? Sayın Cumhurbaşkanı da Uludere Katliamı konusunda  “Genelkurmay Başkanlığı’na güvenmemiz gerektiğini” söyledi. Bu ne anlama geliyor?

Bu iktidarların, aynı ahırdan piste sürülen farklı atlar olduğu anlamına geliyor. Yıllardır bize devlet ve orduya güvenmemiz tembih edilmedi mi? İşte bugün de cevabı bizim yerimize veriyorlar; bakın diyorlar, “artık biz orduya benzedik ya da ordu bize benzedi, susun ve güvenin. Kimseden hesap sormayın”, hele ki uzlaştıkları ordudan hiç sormayın!

 

Daha önceleri AKP’ye yönelik eleştirilere mesafeli duran -kendi tanımlarıyla söylersek, demokrat, sol veya liberal - kesimlerde eleştirel bir duruş başladı. Bu eleştiriler her geçen gün sertleşerek artıyor. AKP bu kesimlerin eleştirilerine neden bugün muhatap oluyor dersiniz? AKP, sizce geçmişten farklı ne yaptı da bu eleştirilerin dozu artıyor? Yine bu sorunun diğer yanı da AKP’den ne umuyorlardı da umdukları olmadı, eleştiriye başladılar dersiniz?

İktidarın her türlüsü sorunludur; hele  ki kapitalist evrende iktidar yalnızca mücadele edilecek bir organizmadır. Ezilenlerin karşısında duran, sınıfsal hassasiyeti olmayan bir yapıya görüntüde demokratlığı yüzünden bu kadar büyük kredi açmak çok büyük bir hata oldu; AKP için şu kavram kullanılıyor sık sık bu çevrelerde: Muhafazakar demokrat. Diyorlar ki şeklen demokratlığın tanımıdır bu. Şeklen demokrat olanlarla şeklen mi tartışacağız? Kemalizmi en çok bu şekilci ve özde otoriter yapısından ötürü eleştirmiyor muyuz?

 

AKP hükümeti Suriye'ye müdahale sinyali veriyor. Gerek Başbakan gerekse  Dışişleri bakanının yaptığı açıklamalarda Suriye'de yaşanan olaylara sesiz kalınamayacağı, müdahil olmanın bir tercih değil zorunluluk olduğu gibi söylemlerde bulunuluyor. Siz bir müdahaleye askeri operasyona ihtimal veriyor musunuz?

Askeri bir müdahillik yahut stratejik bir müdahillik. Türkiye’nin ve tabii ki AKP hükümetinin sermayenin de baskısıyla Suriye’de “çatışma sonrası dönem”de var olma çabası var. Bu müdahillik meselesinin askeri yanı kadar siyasi yanını da tartışmak gerekir. Türkiye bugün, taşan sermayesiyle savaşa girmek istiyor olabilir. Bu eşyanın doğasında var olan bir şeydir. Bir ülkenin savaşa girmesi, girmek istemesi yatırımcıların ve ülkenin ekonomik gidişatının temel aktörlerinin isteklerinden bağımsız değildir. AKP’nin kapitalizme “daha iyi” hizmet etmek adına Suriye’ye müdahil olmak istemesinde şaşılacak bir şey yok. Kapitalist ulus devletler savaşla sermayelerini de prestijlerini de büyütmek isteyebilirler; ancak şunu da unutmamalı ki AKP ve Davutoğlu dış politikadaki siyaseten müdahil çizgisini Mısır ve Tunus dahil her yerde göstermeye çalıştı. Asker kartının oynanması ise karşı karşıya gelinen aktörün muhaliflere karşı gücünün fazlalığından kaynaklanıyor olsa gerek. Üstelik Türkiye bu kartı bir kez açtıktan sonra geri çekilemez. Politik ya da askeri, müdahillik zaten başlamıştır, bugün yapılması gereken “savaşa hayır” diyerek bu müdahilliğin askeri boyutunu engellemek, politik ve finansal yanlarını da afişe etmek olmalı. Üstelik bu savaşın bir de mezhep savaşını kaşıyacağı düşünüldüğünde ortaya çıkacak durumun faturasını tahmin bile etmek güç. Bu faturayı ezilenlerin ödeyeceğiyse aşikar.

 

Irak savaşına girmemiz için ABD büyük uğraşlarda bulundu. Fakat şimdi içinde bulunduğumuz süreçte ABD böyle büyük gayretler göstermiyor gibi. AKP iktidarının bu kadar yoğun müdahale sinyali vermesi ABD'nin de işini kolaylaştırdı sanki. Siz nasıl yorumluyorsunuz bu süreci?

Obama doğal olarak seçimler öncesinde bir savaşa girmek konusunda mütereddittir. Ancak savaşın ABD sermayesine yarayacağı düşünüldüğünde sermaye taşeronu olarak bir NATO ülkesini düşünüyor olabilirler elbette. Oranın da bir siyasi takvimi var. Dahası ABD’nin Irak’ta, Afganistan’da yaşadıkları, yaşayageldikleri göz önüne alındığında, ulusötesi sermayenin kendine taşeron olarak Türk devletini bulmasında şaşılacak bir şey yok.

 

Olası bir Suriye müdahalesinin Türkiye halklarına, Türkiye'deki politik  ve ekonomik sürece etkisi, yansıması nasıl olur? Olası bir müdahalede  Türkiye halklarını neler bekliyor?

Bu tip bir savaşın halkların işine yaradığını ne zaman gördük? Türkiye’nin müdahilliği sonucu ortaya çıkacak savaş, bana Körfez Savaşı’na ilişkin Jean Baudrillard’ın söylediklerini anımsatıyor. “Körfez savaşı aslında yaşanmadı” demişti o, ancak Suriye Savaşı yaşanırsa bu herkesin evinde yaşanacak. Sokakta yaşanacak. Her aile “askere giden çocuğu” için endişelenmeye başlayacak. İnsanların dindar, Türk, Kürt, Sünni, Alevi olmaları artık fark yaratmayacak. Olacak olan şey savaş ve savaşı sermaye istiyor. Emekçi halk kitlelerinin böyle bir savaştan öğretilmiş ulusal duygular haricinde nasıl bir çıkarı olabilir? Bayraklara sarılı tabutlardan sevinç gösterileri mi yaratacağız? Yalancı gözyaşları döken siyasetçilerin zafer çığlıkları hariç kimse “iyi” şeyler söyleyemeyecek. Türkiye’de “savaş karşıtı” bir bakış açısı keskinleşmezse bu savaş ölüm dışında bir şey getirmeyecek.

 

Irak savaşı başlamadan önce ve Türkiye'nin Irak'a asker gönderip göndermemesi tartışılırken ülkede diri duran güçlü duran her an sokakta farklı ideolojilerden ama savaşa karşı bir arada durmayı başarabilen bir Savaş karşıtı muhalefet vardı.1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM’de oylandığı saatler savaş karşıtı muhalefet 100 binler ile Ankara sokaklarını doldurmuştu ve tezkere geçmeyince savaş karşıtlarının zaferi olarak yorumlanmıştı. Şimdi baktığımız da ise böyle aman aman  bir savaş karşıtı muhalefetten söz edemiyoruz ne oldu bu muhalefete ve şimdi ne yapmalıyız?

Ne yapmalı sorusunun cevabı her şeyden önce örgütlü siyasetle verilir; ancak Türkiye’de örgütlü siyaset hükümetçe sürekli terörize ediliyor. Barış gününde halkın tepesine bomba yağdırılan bir ülkeden bahsediyoruz. Uludere’nin yaşandığı gün Taksim’deki protestoda 100’lerce polis maskelerini takıp kitleye saldırmaya hazır konumda bekliyordu. ‘Barış’ diyebilmek için tutuklanmayı göze almanız gerekiyor. Birilerinin bu konuda öncülük etmesi gerekiyor. Barış diyen herkesi gözaltına alıyorlar, katiller bulunsun diyen herkesi tutukluyorlar. Türkiye’de savaş karşıtı hareket emin olun ki bu yeni İçişleri Bakanı’nın perspektifi de göz önüne alınınca bir “cadı avı”na dönüşecek, neredeyse “savaşa hayır” diyenler vatan hainliğinden yargılanacaklardır. Türkiye’nin yeni konsepti budur. Başbakan sık sık tek parti dönemi CHP’sine atıflarda bulunuyor; ancak bakanlarının tek parti dönemi uygulamalarını bire bir işlettiğinin, kaldırdığını söylediği DGM’lerin ruhunun post-istiklal mahkemeleri olarak özel yetkili mahkemelerde yaşadığını bilmiyor. Biz insanlara örgütlü bir şekilde fikirlerinin arkasında durmayı tembihlemek zorundayız. Savaşa hayır söylemi hem anti kapitalist bir duruşun, hem de insani, kana hayır diyen bir bakış açısının gereğidir.

 

Gazete ve Televizyonlarda yapılan haberler yazılan makaleler hep sanki ağız birliği etmişçesine Suriye'ye müdahaleye çağrı yapar ve destekler nitelikte medya dünden razı gibi duruyor. 

Medya savaş için apoletlerini erkenden taktı. “Embedded Journalism” (İliştirilmiş gazetecilik) denen şey illa ki asker güvencesinde, işgalci güvencesinde haber yapmak değildir. Böyle müdahillik meselelerinde iktidarın düşünce ve eğilimlerine içkin bir yöntem sergileyerek de “embedded gazeteci” sıfatını hak edebilirsiniz. Medyanın böyle bir müdahilliğe razı olmasının ardında Türkiye’deki medya-sermaye-iktidar yapısı yer alıyor. Böylesine organik ilişkiler ağı söz konusu. Türkiye’deki büyük iş adamlarına bakın. Bir kısmının NATO ile iş yaptığını göreceksiniz. Savaş bir endüstridir ve işlemek için Erdoğan gibi heyecanlı figürlere ihtiyaç duyar. Medya da bu işin kızıştırıcısı oluyor işte…

 

Türkiye'de  hukuk dışı açılan ve süren davalar, soruşturmalar, gözaltılar varken,  KCK davasından tutuklu binlerce legal siyasetçi, yüzlerce öğrenci, yüze yakın gazeteci tutuklu varken, ayrıca bu tutuklulukların 12 Eylül dönemin de olduğu gibi uzun süreli hale gelmesi yaşanırken, 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını 'zafer' olarak görmek ya da böyle göstermeye çalışmak  bir zaaf bir eksiklik değil mi? Ya da nedir? 

12 Eylül darbecilerinin yargılanması “darbenin yargılanması” anlamına geliyor mu diye sormak lazım. Örneğin o gün darbeyi hıncahınç savunan Nazlı Ilıcak gibi yazarların bugün kalkıp da özel yetkili mahkemelerin sağ kolu gibi davranmaları yetmezmiş gibi bunu “olumlu bir adım” olarak görmeleri gülünç değil de ne? 12 Eylül’de İslami kanattan da Kemalist kanattan da askere ciddi anlamda kol kanat geren, kucak açan büyük bir kesim var. 12 Eylül’ün en büyük destekçisi de o dönemin büyük olsun, orta olsun sermaye oluşumları. Bu oluşumların her biri elbette sendikaları yok eden, örgütlü siyaseti lağveden darbeden memnundular. Hatta darbe öncesinde ve sonrasında sol karşıtı propagandanın hem sermayesini hem emekçiliğini yaptılar.

 

Uluslararası güç ve sermaye tarafından desteklenen bu darbeyi yargılamak için işin içine medya ve sermaye ayaklarını da katmak şart. İşkencecilerin, muhbirlerin, yazarların, siyasetçilerin tamamının böylesine sağdan yazılmış bir iddianameyle yargılanması çok güç. Sadece Terzi Fikri’nin ortaya koyduğu yönetimin iddianamede nasıl yer aldığına bakmak bile sol açısından iddianamenin hangi zihniyetle kaleme alındığını anlamak için yeterli. (Yurtsuz.net)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.