İlhan Cihaner: Siyasi temsiliyeti örselemek fayda sağlamayacaktır

CHP İstanbul Milletvekili İlhan Cihaner, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin, “Şu koşullarda sözün egemen olması gereken yerde, legal bir siyasi hareket parlamento dışı bırakılarak toplumsal temsiliyeti örselemek, siyaseten de hiçbir fayda sağlamayacaktır. O nedenle çok çok dikkatli olunması gerekir, bizatihi AKP’lilerin dikkatli olması gerekir” ifadesini kullandı.

CHP İstanbul Milletvekili İlhan Cihaner  Evrensel’den Serpil İlgün’ün gündeme yönelik sorularını sorularını yanıtladı.

Cihaner’in  Serpil İlgün’le yaptığı söyleşi şu şekilde:

Siyaset gündeminin ilk sıralarında dokunulmazlıklar var. CHP, kürsü dokunulmazlıkları dışındaki bütün dokunulmazlıkların kaldırılmasını ilkesel bir duruş olarak ortaya koymuştu fakat Başbakanın ‘haklarında fezleke düzenlenen bütün milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldıralım’ çağrısından sonra CHP’nin Hükümete yaptığı ‘terör ve yüz kızartıcı suçlar eklenerek 83. Madde’nin yeniden düzenlenmesi’ önerisi, ‘CHP ilkesel duruşundan geri adım attı’, hatta ‘AKP’ye koltuk değneği oldu’ şeklinde yorumlandı. CHP neden geri adım attı?

Öneri geri adım attı şeklinde anlaşılamaz. Öncelikle dokunulmazlığın hangi koşullarda yeniden tartışılmaya başlandığına bakmamız lazım. Dokunulmazlık 17-25 Aralık yolsuzluk olayları olduğu zaman tartışılmaya başlanmadı. Ne zaman başlandı?

Bir HDP milletvekilinin Ankara’daki canlı bombanın ailesinin kurduğu taziye çadırını ziyaretiyle başladı. Bunun öncesinde de özellikle HDP’li milletvekillerinin bazı açıklamaları nedeniyle sinyalleri vardı. Dolayısıyla ilkesel bazda dokunulmazlığı tartışmak başka bir şeydir, tarihsel konjonktürde tartışmak başka bir şeydir. Bizim öteden beri talebimiz kürsü dokunulmazlığı haricinde dokunulmazlık olmasın! Bu ilkesel tutumumuzun devamı söz konusu.

Ben kişisel olarak dokunulmazlıkların tarihsel bağlamda ele alınması gerektiğini düşünüyordum ama partinin karar mekanizması “getirin geçici olarak değil, kürsü dokunulmazlığını sınırlamayacak şekilde kalıcı bir düzenleme yapalım” dedi.

Çünkü öteki alternatifi zaten AKP kendi parlamenter çoğunluğu ile hayata geçirebilir. Burada şunun göz ardı edilmemesi gerekiyor; Türkiye dokunulmazlığı kaldırma yoluyla Kürt sorunu ya da “terörün çözümü” noktasında bir deneyime sahip.

Hele hele şu koşullarda sözün egemen olması gereken yerde, legal bir siyasi hareket parlamento dışı bırakılarak toplumsal temsiliyeti örselemek, siyaseten de hiçbir fayda sağlamayacaktır. O nedenle çok çok dikkatli olunması gerekir, bizatihi AKP’lilerin dikkatli olması gerekir.

Eş zamanlı olarak Cumhurbaşkanı’nın terör ve terörist tanımının genişletilmesi yönünde Hükümete verdiği talimat da tartışılıyor. ‘Sivil terörist’ diye bir kavram geliştirildi biliyorsunuz, bu çerçevede Terörle Mücadele Yasası’nın değiştirilmesi planlanıyor. ‘Benden yana değilsen, teröristsin’ ifadesinin yasalaşması Türkiye’yi nereye taşır?

Şunu hep söylüyorum; AKP ve Tayyip Erdoğan’ın yönetiminde Türkiye tarihte geriye doğru yolculuk yapıyor. Bunlardan biri de bu terör tanımı üzerine AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte yaşadığımız serüven. Terör Ankara’da patlayan bombalardır, Sultanahmet’teki bombadır, İstiklal’deki bombadır. Ama AKP döneminde terör kavramının içi tamamen boşaltılmıştır. Parasız eğitim istediği için, yazdığı köşe yazısında sırf iktidarı eleştirdiği için insanlar “terörist” sayılmıştır.

Ya da barış isteyen üç akademisyenin söylemedikleri sözler için tutuklanmaları…

Evet, bu örnek çok önemli. Bir şey dememek. “Sen böyle yapmazsan teröristsin!” Ceza Kanunu eylemi cezalandırır, yapılmamış bir şeyi Ceza Kanunu’nun alanına sokamazsınız. Hele hele “Ya bendensin ya teröristsin” demek artık kendisine bir tanrısallık atfetme anlamına geliyor ki, bunun hepimizi ürkütmesi gerektiğini düşünüyorum.

Dolayısıyla bu tür ifade ve düzenlemeler, insanları evden çıkmaya korkar hale getiren iklimi daha da pekiştirecek?

Tabi ki. Bunu aslında Tahir Elçi anlatmaya çalıştı. Terör, özellikle bir siyasi hedefi olan örgütlerin kullandığı şiddet ve terör, birini bir şeye zorlamak, bir siyasi gündemi realize etmek içindir. Biz tabii ki terörü, şiddeti kategorik olarak reddediyoruz.

Ama şunu da görmemiz lazım, bu eğer bir siyasi iddianın parçasıysa, bir kere o destekleri ortadan kaldırıp, o iddiayı geçersiz hale koyabilmek için temel soruna odaklanmak lazım. Bu da kabaca iki hatta ilerliyor. Birincisi Kürt meselesi, ikincisi de dış politika eksenli IŞİD terörü. İkisi ile de ilgili çok yapısal, çok büyük yanlış ele alışlar var.

Temel sorunları çözemedikten sonra sadece istihbaratla, terör tanımını değiştirerek... Kaldı ki terör tanımını değiştirsen ne olacak, adam zaten ölümü göze almış, kendini patlatıyor, ceza yazarak mı durduracaksın onu!

Fakat bu ‘asıl sorunu çözmeye yönelmek’ noktasında ana muhalefet partisi neler yapıyor diye bakınca, çözüm sürecinin dava edilmesi gibi çok tartışılan bir girişimle karşılaşıyoruz. Şöyle soruluyor; “‘Madem örgütle masaya oturdun neden çözmedin’ diyeceğine ‘neden oturdun’ diye Hükümeti dava etmenin nasıl bir mantığı var?”

Suç duyurularını biraz AKP’nin son dönemde “CHP eşittir HDP, eşittir PKK” olarak çıkardığı yaygaraya karşı bir taktik hamle olarak görüyorum.

Ama bu taktik hamlenin toplumda, CHP tabanında nasıl karşılık bulacağının bir önemi yok mu?

AKP şu anda hepimizin gözü önünde olan biteni kriminalize etmiş durumda. Siz görüşmeler rahat olsun diye yasa çıkardınız; aradan iki, üç ay geçtikten sonra bu süreç içinde sorumluluk sahibi olmayan, tam tersi sorunun çözümünde şu anda çok kritik öneme haiz ana muhalefet partisini kriminalize ediyorsunuz.

Madem ki bu suç, bunun hesabını sen de ver noktasında okumak gerekir bu girişimi. Taktik olarak doğrusu ben de çok işlevsel bulmuyorum. Ama özellikle yargı mercilerinin “madem öyle, şimdi bakalım ne yapacaksınız” yönünde belki aklı selime çekilmelerine olumlu katkı sağlayabilir.

Bizim Kürt sorununun çözümü ile ilgili tavrımız çok açık. Öncelikle barış ve çözüm fikrinin topluma mal edilmesi gerektiğini, bunun da Mecliste kurulacak komisyonlar aracılığı ile tartışılarak mutabakatla yapılması gerektiğini söylüyoruz.

Biz hâlâ ordayız. HDP’den gelen eleştirileri de çok haklı bulmuyorum. AKP ile HDP çözüm süreci adı altında görüşürken biz hep şunu söylüyorduk; “Bu iş böyle olmaz, şeffaf olsun, topluma mal edilsin.” Bize o zaman diyorlardı ki siz barışa mı karşısınız?

Değil, tam tersi. En çok isteyen ve belki de çözme iradesi, bu anlamda birikimi de, en çok olan hareket soldur, sosyal demokratlardır. AKP’nin sanki o süreçte dominant unsur CHP imiş ya da işte HDP ile görüşmek çok büyük suçmuş gibi, ki öyle bir şey de yok, yani kurumsal olarak bir birliktelik, işbirliği de yok. Ama öyle bir yaygara yapıyorlar ki, hele şu son patlamalardan sonra oluşan hassasiyeti CHP aleyhine çevirmeye çalışıyorlar. CHP’nin bu hamlesi de bunu deşifre etmeye yönelik bir hamle. Ama buna hizmet ediyor mu? Dediğim gibi, soru işaretlerim var.

AKP, CHP aleyhine söylem kuruyor diye savaş başta olmak üzere temel meselelerde rol oynamaktan kaçınmak ne kadar doğru? Ek olarak HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın ‘CHP’nin bir cümlesiyle işler başka türlü gelişebilirdi, yüzlerce ölüm olmayabilirdi’ eleştirisiyle birlikte CHP’ye işbirliği çağrıları da devam ediyor...

Tarihte olup bitenlere “şöyle olabilirdi” demek bence tamamen spekülasyon olur. Ama bildiğim bir şey var, bu şiddet ortamı devam ederse, barışçıl demokratik çözümü ve Türkiye’nin özgürlüğünü, demokrasisini savunanlar hep zayıflayacaklar.

Bir kere bu şiddetin sona ermesi lazım. Şiddet sona ermeden yapılan çağrılar iyi niyetlidir, önemlidir, değerlidir. Ama bunun realize olması için bu şiddetin sona ermesi lazım.

Nasıl sona erecek, CHP bunun için ne yapacak?

Mesela ilk adım olarak şiddetin başlamasındaki kritik adımları sorgulamamız lazım. Suruç sonrasında iki polisin öldürülmesi, AKP’nin çözüm masası zaten hiç kurulmamıştı demesi, sonrasında işte demokratik özerklik ilanları, demokratik özerklik iddiasıyla şiddetin çelişkisi, barikat hendek olayları ekseninde yürüyen bir çatışma ortamı…

Bunlara gerçekçi bir şekilde yaklaşmamız lazım. Çünkü anlaşılıyor ki iki taraf da ancak sahadaki silahlı performansları üzerinden sonuç elde etmeye odaklanmış durumda. İki taraf derken bir eşitleme söz konusu değil ama Türkiye daha önce bunu yaşadı. Hem PKK tarafından, hem de resmen olmasa da Genelkurmay tarafından bir askeri pata hali itiraf edildi.

Ne oldu da tekrar çatışmaya başladınız? Burada dönüp her seferinde, sonrasında yanlışlığı ortaya çıkmış bir konjonktürde CHP’nin pozisyon alması isteniyor. CHP’nin de dayandığı bir toplumsal taban var ve güçlü bir CHP her zamankinden çok daha kritik. Bu süreçte en büyük eksiğimizin şu olduğunu düşünüyorum; hem Kürt hareketi, hem de hükümete karşı çok daha sofistike ve entelektüel bir eleştirel süreç başlatmalıydı sol, sosyalistler ve sosyal demokratlar.

Yani sadece terör tahlilleriyle ya da işte bir dönem hak ihlalleri ve inkar nedeniyle ya da işte elinde silah olması nedeniyle bu alan çok fazla ihmal edildi ama örneğin İmralı günlükleri yayınlandıktan sonra bunun çok daha ciddi tartışmalara yol açması gerekirdi. Yani sadece teröristtir, kınamak falan bunun üzerinden gidilmez. Tabii ki bu tür eylemleri kim savunur ya da savunan biriyle yol yürünebilir mi?

HÜKÜMET KOPUŞ SİYASETİ İZLİYOR

‘Güçlü bir CHP her zamankiden çok daha kritik’ dediniz, ölümlerin yaşanmayacağı günleri sağlama mücadelesinde etkin olmak, gücü büyütmez mi? Zira tam da sözünü ettiğiniz iklimin değişmesi için ana muhalefet partisinden daha fazla rol üstlenmesi ve etkili bir muhalefet yapması bekleniyor.

Katılıyorum. Parti içinde bunun için uğraşan birçok milletvekili arkadaşımız var, bir şeyler yapmaya da çalışıyoruz. Hatta önümüzdeki günlerde güçlü bir barış mitingi olacak. Yine örneğin akademisyenlerle ilgili olarak PM sonrası destek açıklaması yaptı, Genel Başkan çok üst düzeyde eleştirdi ama Türkiye’deki siyasi iklimle ilgili olarak şöyle bir sorunumuz var, yürüyen siyasi dengelere müdahale mekanizmaları çok sınırlandı. Yani normalde bir milyon kişilik bir miting yapılsa iki taraf da takmıyor. İki taraf da kendi gündemiyle gidiyor. Bunun için demokratik reflekslerin az çok siyasiler ve aktörler tarafından dikkate alındığı iklime ihtiyaç var.

Büyük mitingler düzenleme çatışma sürecinin başlarında da gündeme gelmişti. Etkili olacağını düşünüyor musunuz?

Barış yürüyüşleri gibi eylemlerin çok etkin olup olmayacağından emin değilim ama bu demek değil ki yapılmasın. Tam tersi yapılması kıymetli ve çok önemli. Ama bir kopuş siyaseti izliyor hükümet. AKP elitleri neredeyse bir çeteye dönüşmüş gibi iktidardan gitmelerini, “biz gidersek ülke gider” olarak propaganda ediyorlar.

Nitekim Cumhurbaşkanı ‘Ben gidersem devlet yıkılır’ diyor…

Evet, kendinin bekasıyla ülkenin bekasını özdeşleştirmiş ve kendisine oy veren seçmeni de buna ikna etmiş bir yapı var. Dolayısıyla bu tarz eylemlerin yerine siyasete müdahale edici işlere ihtiyacımız var. Yani biz öyle bir şey yapacağız ki Duran Kalkan, Merasim Sokak’taki eylem için, “her yönüyle tarihsel öneme sahip, gurur duyulacak bir eylem” diyemesin. Böyle bir şey denilebilir mi? Bunu dediğiniz anda barış adına konuşacak insanların alanını da daraltmış oluyorsunuz. Ya da Cumhurbaşkanı, “300 şehit verdik, bu toprakları yeniden vatan yaptık” diyemesin. Başkalarının çocukları üzerinden efelik taslamasın. Böyle bir müdahale lazım.

CHP’nin çözümden, barıştan, demokrasiden yana olan güçlerle bir araya gelerek mücadeleye ivme katması, böylelikle umudu büyütmesi neden mümkün olamıyor?

Buna dair inanın parti de çok kafa yoruyor ama dediğim gibi müdahale edici, belirleyici bir şeye ihtiyacımız var. Etkin olan ne olabilir, sahiden tartışıyoruz bunu kendi aramızda, PM’de.

Önümüzdeki günlerde buna dair olumlu şeyler olur diye ümit ediyorum. Benim de imzacısı olduğum onlarca bildiri vardır, işte barış girişimi vardır, uğraşı vardır, hepsi kıymetlidir ama şuradan şuraya gitmez çünkü çatışan taraflar arasındaki o akıl dışı statüyü bozmamız lazım. Müdahale edici bir şey lazım ve CHP’ye bu anlamda çok fazla da alan açılmış durumda. Umuyorum ki CHP bunu Türkiye’nin barışı için bir fırsata çevirir. Biz onun çabası içindeyiz.

AYNI PERSPEKTİFLE GİDİLİRSE MÜZAKERE ÇAĞRILARI FAYDA SAĞLAMAZ

Diyarbakır Newrozu’nda masanın devrildiği yerden devam etmesi, sorunun diyalog ve müzakereyle çözülmesi yönünde Ankara’ya bir çağrı yapıldı. Bunun karşılık bulacağını düşünüyor musunuz?

Çok karşılık bulacağını zannetmiyorum. Çünkü karşılık bulması için bir kere sahiden mevcut statüden, çatışmadan rahatsız olan bir yönetim tarzının egemen olması lazım. Anladığım kadarıyla Hükümet şuna ikna olmuş durumda, “Örgüt çok sıkıştı, sahada ha bitti ha bitecek, dolayısıyla bu çağrılar örgüte yeniden can suyu vermek için yapılmış taktik hamlelerdir.

 Az kaldı bellerini kıracağız...” Öte yandan örgüt de tam tersi şunu propaganda ediyor, “Asıl deneyimli kadrolarımız sahaya inmedi baharda gününüzü göreceksiniz!” İkisi arasında gerçekliğin kurgusu açısından o kadar büyük bir fark var ki. Güç açısından iş savaşa döndüğü zaman baktığınızda NATO’nun en güçlü ikinci ordusu falan ama iş bu tarz bir kent savaşına dönüştüğü zaman başarı başarısızlık tartışmaları çok flulaşıyor. En önemlisi de kuşakların kolektif hafızalarına nakşedilen kin ve kopuş duyguları derinleşebiliyor.

Kişisel olarak siz Diyarbakır’dan gelen çağrıyı nasıl değerlendirirsiniz?

Yani eğer o perspektifle, o aktörlerle gideceklerse bir fayda sağlayacağını zannetmiyorum ama şunu da söylemek lazım; insanların ölmediği tek bir gün bile kıymetlidir. Bu dönemde söz, akıl, mantık daha fazla işler hale gelir. Ama “şimdiye kadar iyi gelmişti, kazaya uğradı, yeniden aynı aktörlerle, aynı perspektifle gidelim” diyorlarsa, başarılı olma ihtimalini görmüyorum maalesef.

AKP’NİN DERDİ ANAYASA DEĞİL, BAŞKANLIK REJİMİ

Başkanlık gündemiyle birlikte tartışılan bir diğer gündem de anayasa değişikliği. AKP elitleriyle anayasa yapılamayacağını savunan bir hukukçu olarak, anayasa konusundaki gelişmeleri nasıl yorumlarsınız? Yaza doğru bir referandum bekleyelim mi?

Evet, yapılmamalı diyorum çünkü mevcut hukuk sistemini takmayan, onu bile göz ardı eden bir yapı söz konusu. Sahiden anayasal sisteme saygı duyan, onu içselleştirmiş birileriyle anayasa yaparsınız.

Ayrıca biliyoruz ki AKP’nin derdi anayasa değil, başkanlık rejimi. Başkanlık rejiminin bir basamağı olarak görüyor anayasayı. Oysa anayasalar hem devletin örgütlenmesini düzenler, hem de belli hak ve özgürlükleri güvence altına alır. Devletin temel örgütlenmesi ile ilgili diğer üç partinin de karşı olduğunu deklere ettiği bir şey var zaten. Dolayısıyla AKP’nin anayasayı daha çok bir oyalama ve bundan sonraki politik adımı ne olacaksa ona dair yedekte tuttuğu bir tartışma başlığı olarak görüyorum.

Özellikle dış politikadaki gelişmeler, örneğin Suriye’de çatışmaların sona ermesi, içerde de AKP’nin argümanlarının dinlenebilir olmaktan çıkması anlamına gelir. O zaman içerde de başka bir siyasi iklim egemen olabilir. Yani tezlerini, iddialarını kaybetmiş bir iktidar var. Sadece işte seçmeni ile geleneksel bir takım önyargılar üzerinden kurduğu bir rasyonalite var, o da çözülecektir. Çözülmek zorunda. Çünkü devam eden ölümler, yağmalanan kamu varlıkları, dünyadaki tecrit edilmişlik, yalnızlık, göçmen sorunu bunların hepsi Türkiye’yi olağanüstü kırılgan, yönetilmeyen bir ülke haline getirdi.

Referandum için bir kere anayasayı çok zorlamaları lazım. Yeterli sayıda milletvekiline ulaşamıyor şu anda. MHP’nin AKP’ye bu konuda destek vermesi siyasi alanda silinmesi anlamına gelir. Dokunulmazlık konusunda destek verir ama anayasa referandumu konusunda bu tuzağa düşeceğini zannetmiyorum MHP’nin.

Çünkü anayasa referandumu sadece anayasa metninin değişmesi anlamına gelmeyecek, AKP’nin bugüne kadar istediği bu yağma ve şiddet politikalarının onaylanması, onlara bir temiz sayfa açılması demektir ki, bu da MHP’nin 17-25 Aralık yolsuzluklarıyla ilgili ya da anayasayla ilgili söylediklerinin hepsinin kökünden değişmesi anlamına gelir.

BİR YABANCI SAVCININ TOPLUMUN BİR KESİMİ İÇİN KURTARICI GİBİ ALGILANMASI TÜRK YARGISI ADINA UTANÇ VERİCİ

Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasına ilişkin iki senaryo var; birine göre bu Erdoğan’ı ve AKP’yi devirmek için yapılan bir operasyon, diğerine göre ise ABD iç dinamikleri gereği yapılan bir tutuklama. Dolayısıyla Türkiye’yi etkilemez. Hukukçu olarak Zarrab’ın tutuklanmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere bu komplocu yaklaşımlara rağbet etmemek lazım. Olgular üzerinden gidilmesi lazım. Olgu ne? Bu soruşturma anlaşılıyor ki 5 yıl önce başlatılmış; ABD ile Türkiye’nin çıkarlarının en üst düzeyde örtüştüğü bir dönemde. Diğer yandan ABD yargısının özellikle akçalı soruşturmalarda göreceli “özerkliğini” göz ardı etmememiz gerektiğini düşünüyorum.

Yani illa bir ülkenin yargısında olan biten her şey, o ülkenin siyasetiyle, siyasetçileriyle, onların gündemiyle örtüşecek anlamına gelmez. Bunu en önemli rezerv olarak koyuyorum. Bize nasıl yansır? Eğer bu bir siyasi operasyona dönüşürse, Amerikan siyaseti bu dava üzerinden siyasi bir takım çıkarlar elde etmeye çalışırsa, ona biraz ihtiyatlı yaklaşmak lazım.

Çünkü Amerikan çıkarları uzun ve orta vadede Türkiye’nin ya da Ortadoğu halklarının çıkarlarıyla örtüşmeyecektir. Bazıları dediğiniz gibi savcının Tayyip Erdoğan’ı düşürmesinden falan bahsediyor ama bu iç siyaset açısından AKP’nin lehine yazar! Yani fayda da sağlamaz. Dolayısıyla umalım ki bu hukuki bir süreçtir ve öyle gider.

Çünkü sahiden dünyada hukukçular var, her şey bizim gibi siyasetin sopasıyla siyasetin aracı haline dönüşmüş olamaz. Ya da olmamasını ümit ediyoruz, öyle diyelim! Orada suçlar tanımlanmış, sorun bizim burada o suçları sorgulayıp, soruşturamamamız. Eğer Türkiye’de işlenen bazı suçlara dair yeni deliler elde edildiği şeklinde yorumlayabileceğimiz bir durum varsa Türkiye’deki savcıların da harekete geçmesi gerekir. Bir görelim.

Beni bu olayda en çok hüzünlendiren şey, bir yabancı savcının toplumun önemli bir kesimi için bir kurtarıcı gibi algılanmış olması. Türk yargısı adına sahiden utanç verici. Çünkü eğer yargı kendi üzerine düşeni yapmış olsaydı bu utanç verici duruma düşmezdik.

Hele hele Amerikan yargısı belli konularda belki iyidir ama işte ırkçı önyargılar, işkenceye verdiği tolerans, birçok eyaletinde idam cezasının olması, pazarlık sistemi, jüri sisteminin defoları gibi gerekçelerle ideal bir yargı olduğu konusunda da mesafe koyulmalıdır.

MAHKEMENİN VERDİĞİ KARARLAR TEDİRGİN EDİCİ

Erdem Gül ve Can Dündar’ın ilk duruşmasını siz de izlediniz. Erdoğan ve MİT’in müdahilliğinin kabul edilmesi ve duruşmaların bundan sonra gizli yapılacak olması gibi gelişmeler mahkemenin gidişatına ilişkin ne söylüyor, nasıl bir gözleminiz var?

Bu gelişmeler, bundan sonra olacaklara ilişkin tedirginlikleri haklı kılan göstergeler. Birincisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın o dönemde başbakan olduğu ve MİT’in başbakanlığa bağlı olduğu gerekçeleriyle müdahil olarak kabul edilmiş olması.

Bu yaklaşımla başbakan Türkiye’de tüm suçlara müdahil olabilir. Oysa bizim hukukumuza göre suçtan doğrudan zarar görme kriteri vardır, bunu karşılamadığı çok açık. Yani kurumsal olarak belki tartışılabilir ki o da doğru değil. Örneğin Diyanet’le ilgili bir soruşturmada da, çünkü bir bakana bağlı, bakan da Başbakana bağlı olduğu için Başbakan müdahil olabilir.

Böyle bir şey olabilir mi? O zaman Türkiye’deki her suça olağan müdahil statüsü verilmiş olur ki, yasanın amaçladığı şey bu değildir. Kamusal temsiliyet makamı vardır, bu da Cumhuriyet savcılığı tarafından temsil edilir. Dolayısıyla bu tedirgin edici bir şey.

Kapalılık kararının da nesnel koşulları yok. Çünkü her şey zaten ortaya dökülmüş durumda bununla ilgili olarak. Anayasa Mahkemesi’nin hele hele ifade özgürlüğü ve tutuklama koşullarıyla ilgili hak ihlali kararından sonra bu karar iyice tartışmalı hale geldi bence. Anlaşılıyor ki amaç bu işin gözlerden uzak tutulması. Dolayısıyla mahkemenin verdiği kararlar adil yargılama yolunda yeterince tedirgin edici kararlar.

Can Dündar’ın ‘Tutuklandık’ isimli yeni kitabında MİT tırlarıyla ilgili belgelerin solcu bir milletvekili dostu tarafından kendisine verildiğini açıklaması, AKP medyasında ‘CHP’nin paralelle ittifakının yen bir kanıtı’ olarak değerlendirildi. ‘CHP-paralel birlikte hareket ediyor’ propagandası uzunca bir süredir yapılıyor. Cemaat ‘kumpaslarının’ mağdurlarından biri olarak konu size de sıkça soruluyor. Can Dündar’ın kaynağını belirtmesi üzerine yeniden alevlendirilen tartışmaya ilişkin ne söylersiniz?

Hükümet bunun üzerinden CHP’ye saldıramaz. Çünkü yargıyı anahtar teslimi olarak Cemaate teslim eden Hükümetin kendisidir. Bu davalarda hem siyasi, hem fiziki ortaklık yapmışlardır. Dolayısıyla kendileri de bunun hesabını vermek zorundalar. Bu hesap sadece “kandırıldım” diyerek verilemez.

Sizin kandırıldık dediğiniz davalar nedeniyle insanlar öldü. Nasıl şimdi onları cezaevine gönderiyorsanız, siz de bunun hesabını vermek zorundasınız. Onun için CHP’ye dil uzatamazlar. CHP Cemaatçi yargının hükümetle birlikte yürüttüğü davalara karşı çıkıyordu, “Burada hukuksuzluk var” diyordu.

Bugün bazı milletvekillerimizin ya da bazı partililerimizin “hukuk herkese lazımdır, hukuksuzluk kime uygulanıyorsa biz oradaki mazlumun yanındayız” tavrı bir yere kadar kabul edilebilir. Ama bazı arkadaşlarımızın, yanında olmayı abartıp bunu politik mücadelelerinin merkezine koyması tabii ki kabul edilemez ya da Cemaatin tetikçi gazetelerine özgür basın sıfatı vermek kabul edilemez. Bunu zaten biz de eleştiriyoruz; Hükümet kendi işine baksın, CHP’ye en son laf edecek onlardır.

Kaynak meselesine gelince, bir milletvekilinden bir gazeteciye belge verilmesini anormal görmem. Kaldı ki o dönem zaten yazılıp çizildiği için haber değeri bile kalmamıştı. Önemli olan belge vermek suç mu değil mi? Ona bakalım.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.