"Devlet işkenceye soyunduğunda kadınlar direnişi giyinir"

HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinliklerinin İstanbul, Ankara, Şanlıurfa gibi kentlerde yasaklanmasını ve Kadıköy'de eylem yapan kadınlara müdahale edilmesine tepki göstererek, “Yaşananlar sivil darbedir” dedi.

“Kadınlar hak ve özgürlükler yolunda aldı başını gidiyor ve bunu engellemek de hiç kolay olmayacak” diyen Kerestecioğlu, “Bu denli kadın düşmanlığının ayyuka çıktığı dönemde, anlamlı olan tek şey direniştir” ifadesini kullandı.

8 Mart öncesi Evrensel'den Serpil İlgün'ün sorularını cevaplayan Kerestecioğlu'nun açıklamaları şöyle:

2016 8 Martı’nı karşılarken yaşam hakkı, kadınlar cephesinden yaşanan sorunlar listesinin ilk sırasında yer almaya ne yazık ki devam ediyor. Bize söyler misiniz, katliamlar bu denli vahşileşerek artarken, “kadın katliamları durdurulsun” çığlığı isyana dönüşmüşken, AKP iktidarının bu tablo karşısında kat ettiği mesafe nedir?

Gerek kadın hareketi, gerekse HDP olarak bizim “kadın bakanlığı kurulsun ve kadınların bütün sorunlarıyla kapsamlı olarak ilgilensin” noktasında verdiğimiz mücadelede AKP’nin geldiği nokta, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na ulaşmak oldu. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün de işlevi iyice azaltılarak şu anda her şey aile perspektifinin içine iyice sıkıştırılmış durumda.

Yani kadın bir birey olarak kabul edilmiyor, sadece aile içindeki varlığı ile hesaba katılıyor. Kurdukları komisyonlar da bu yönde. Örneğin boşanmalar neden çoğalıyor diye bir alt komisyon oluşturdular. Biz itiraz ediyoruz diyoruz ki, “boşanmaların neden çoğalacağını araştıracağınıza kadına yönelik şiddetin neden çoğaldığını araştırın. Çünkü zaten boşanmaların çoğalmasının en temel nedeni de bu.”

Ne yanıt alıyorsunuz?

Valla çok fazla yanıt alamıyoruz çünkü bu iktidar yanıtsız bir iktidar. Otoriterliğe, “yüzde 50 oy aldık, yüzde 50 oy aldık” tekrarlarıyla güç rüzgarının etkisine kapılmış durumdalar ve hakikaten bunlara karşı çıkmak zor oluyor. Aldığımız karşılıklar da verilen mücadelenin ulaştığı noktalardan çok daha geri karşılıklar. Dediğim gibi aile noktasına düşmek hakikaten çok geri bir nokta.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kadına yönelik şiddete karşı nasıl tedbirler alıyor sorusunun yanıtı için baktığımız yerlerden biri de Aralık ayında üçüncüsü açıklanan Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı. 2016 ile 2019 yıllarını kapsayan plana göre şiddete meyilli çocuklara özel terapi, otobüs ve minibüs şoförlerine “suç ve  ceza” eğitimi, muhtarlarla toplantı, diyanet personeline eğitimler vs var. Planı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadına yönelik şiddetin durdurulmasında bu “tedbirler” nerede durur?

Bu plan da demin vurguladığımız zihniyetin değişmediğini gösteriyor. Kadına yönelik şiddete gerçekten müdahale etmek istiyorlarsa İstanbul Sözleşmesi’ni uygulasınlar. İstanbul Sözleşmesi dünyanın en iyi sözleşmelerinden biri ve ilk imzacılardan biri olmuşuz. Madem bu noktaya kadar gelinmiş, uygulasınlar. Gerekli tüm düzenlemeler orada var.

AKP Hükümeti kadınları gerçekten düşünüyorsa, sığınak açmak için belediyelere getirilen nüfus şartını 50 binden 100 bine çıkaracaklarına nüfus sayısını daha da düşürsünler. Sığınak sayısını daha arttırmaları lazım. Yok  ŞÖNİM’ler, (Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri), yok ilk kapı merkezleri… Buralardan nasıl sonuçlar alındığını biz bilmiyoruz, çünkü açıklanmıyor. Zaten kadınlar çok fazla şikayetler dile getiriyorlar.

Nasıl şikayetler?

Yani koca koca kentlerde bir tane ŞÖNİM var, kadınlar haberdar olamıyor, sıkış sıkış yerler, buralarda ayırımcılık yapılıyor, gittiklerinde bin tane sorgu sualden geçiliyor. Oysa şiddete uğrayan bir kadının öncelikle pamuklara sarılıp korunması lazım, kimliğiymiş, aidiyetiymiş bunların tartışılmaması lazım hiçbir şekilde.

Anlaşmalara imza atıyorsunuz, yasalar çıkarıyorsunuz ya da mevcutlarını iyileştiriyorsunuz ama uygulamıyorsunuz? Anlaşılması için, ne engel oluyor uygulamaya geçmemesinde?

Çünkü kadın özgür, kendi haklarına sahip, etkin, hayatın her alanında var olabilecek, üretebilecek, çalışabilecek bir birey olarak kabul edilmiyor. Bunu kabul etmediğiniz zaman, “kadın ve erkeğin fıtratında eşitlik yok” dediğiniz ve bunu en tepeden söylediğiniz zaman, kadın bedenine kürtajından doğumuna her şeyine karıştığınız bir siyasi anlayışla tabii ki etkin olarak yasaları, sözleşmeleri uygulama iradesini gösteremezsiniz. Bunu göstermediğiniz ve eşitsizliği her kelamda vurguladığınız için gündelik hayatımızdaki erkekler de kadınlarla eşit olmadıkları algısını kendilerinde daha da güçlendirerek şiddet uygulama iradesini çok daha rahat gösterirler. Temel sebep bu.

Kadına yönelik şiddet bu kadar vahim boyutlardayken Türkiye’de şiddet verileri hâlâ yok. Başbakan Davutoğlu’ya göre kadına yönelik şiddet konusunda veri olmamasının sebebi mağdur kadınların suskunluğu. Öyle midir gerçekten? Ek olarak veriler gerçekten yok mu, yoksa açıklanmıyor mu? Zira genel kanı açıklanmadığı yönünde.

İstatistikler ortaya çıkarılmak istenmiyor, bu çok açık. Bu konuda verilen soru önergeleri de reddediliyor. (Bu arada çeşitli konularda Meclise verdiğimiz soru önergelerimizin “kaba ve yaralayıcı sözler içerdiği” gerekçesiyle geri çevrildiğini ve ifade özgürlüğümüzün Mecliste dahi engellendiğini belirtmek istiyorum) Bu bile gösteriyor ki, gerçekten sistematik bir artış var. Zaten bu politikanın en temel göstergelerinden biri şeffaf olunmaması. Hiçbir alanda şeffaflık yok, hesap verilirlik yok ve cezasızlık var. Bu kadına yönelik şiddet konusunda da çok ciddi bir sorun. Ayrıca sadece basında sizler, Bianet gibi arkadaşların tuttuğu çeteleleri bile ele aldığınızda istatistikleri görüyorsunuz.

Neden yayınlamıyor peki?

Başta söylediğimiz nedenlerden. Kalkıp aile politikalarının yeterli olduğunu söylüyorlar. Boşanmaların şiddeti yarattığı algısını pekiştirmek istiyorlar. Eşitliğe, kadınların özgürlüğüne inanmıyorlar. Oysa şiddetin artışı, bu politikaların iflasını ortaya çıkaran bir göstergedir. Yani siz 14 yıldır iktidarda olup da tüm Türkiye’de 137 sığınak var diyorsanız, bu zaten iflastır. İsterseniz istatistik vermeyin, sonuçta 137 sığınak var diyorsunuz. Yani 23 bin kadına bir yerleşim sunuyorsunuz.

Sığınıklar dışında, emniyet teşkilatını biliyoruz, yargı kararlarını biliyoruz, haksız tahrik indirimlerini, erkeklerin kravat taktığında bile indirim aldığını, buna karşılık kadınlar söz konusu olduğunda o indirimlerin geçerli olmadığını, bunları değiştirmek için hiçbir politika izlemediğinizi biliyoruz. Yayınlayacağınız şiddet istatistikleri bunların göstergeleri olacaktır. Ama ben bunu sadece istatistiği bağlamak istemiyorum. Yani isterse kadına yönelik şiddet verileri düşük olsun, önemli olan uyguladığınız politikaların doğru olup olmadığıdır. Oranlar tabii ki bir göstergedir ama bugün kadına yönelik şiddetin bize göre oldukça düşük olduğu İsveç’te hâlâ politikalarda eksiklikler görülüyor ve bunu değiştirmek için mücadele ediliyor.

Boşanmayı önlemek için bunca çaba sarf edilip, Mecliste komisyonlar, müftüler, psikologlar, aile terapistleri, maddi destekler dört koldan devreye sokulurken, boşanan kadına destek söz konusu mu?

Hayır, hiçbir destek yok. Eşi vefat eden kadınlara destek varken, aynı destekten boşanmış kadınlar yararlanamıyor. Siz boşanmayı her şeyin en büyük laneti olarak görürseniz ve o tek tip ailenin her şeyi güzelleştirecek yegane şey olduğuna inanırsanız, o zaman zaten uygulayacağınız politika budur. Aslında dünyadaki tüm muhafazakar politikalar böyle. Aile tek tip ailedir. Bazı ülkelerde LGBTİ’lerin hakları konusunda yasal düzenlemeler var ama genel olarak biz zaten bunu yanına bile yaklaşamıyoruz.

Bu yıl da, 9 yaşındaki kız çocuğuna babasının şehvet duymasının hangi durumda nikahı etkileyebileceği gibi skandal fetvalarla karşılaşabildik. Yine saldırıya uğradıktan sonra öldürülen genç kadınlar “gece sokakta ne işi vardı” şeklinde sorgulanabildi hükümete mensup isimlerce. Fakat hükümetten şeklen de olsa hiçbir kınama vs gelmedi. Nasıl değerlendirirsiniz bu “sessizliği?”

Bu durum, kadınlara dönük politikaların, siyasi açıklamaların etkilerinin nasıl olabileceği konusunda da bize ışık tutuyor. Mesela çocuk gelinliğe ilişkin çok ciddi referanslar veriliyor. Ki ben çocuk gelin lafına karşıyım, bu basbayağı çocuklara cinsel saldırıdır, gelin melin yoktur ortada. Bu durum çocuklara karşı dahi vicdanların çürümüş olduğunu, bu siyasi kötülüğün her yana yayılmış olduğunu gösteriyor. En fazla da içim orada sızlıyor benim.

Biz “çocuklar en yüce değerlerimiz” falan diye savunup duruyoruz ama hakikaten onlardan yana da yapılan hiçbir şey yok. Çocuklara cinsel saldırı olduğunda onları buna karşı koruyacak bir siyasi irade de yok. Ama bunları tabii böyle bir iktidardan beklemek de çok gerçekçi değil. Tüm bunlar zaten sonuç itibariyle tek başına AKP ile de ilgili de bir sorun değil, sorun erkek egemen zihniyet. Kadınlar yıllardır dünyada ve Türkiye’de erkek egemen zihniyete karşı kendi hakları için mücadele etmiştir. Dünyanın her yerinde insanlar bu hakları mücadele ile kazandılar. Korumak için de yine mücadele etmek durumunda kalmıştır. Bunun başka bir yolu yok.

‘DEVLET İŞKENCEYE SOYUNDUĞUNDA KADINLAR DİRENİŞİ GİYİNİR’

Mücadelenin bu yıl ki teması direniş. Kadın hareketi 2016 8 Martı’nı “Çizdiğiniz sınırlara inat yaşamımız, emeğimiz, özgürlüğümüz ve barış için direniyoruz!” sloganıyla karşılıyor. Bu sloganın içinden geçtiğimiz günler açısından sizce nasıl bir manası var?

Çok anlamlı. Çünkü bu denli kadın düşmanlığının ayyuka çıktığı dönemde, anlamlı olan tek şey direniştir. Bunu mücadele eden kadınları yıldırmak için kullanılan savaş politikalarında da çok net biçimde görüyoruz. Kadınların bedeni üzerinde yapılan işkence ve teşhirlerle akıllarınca bizleri utandırmak istediler. Sanki bizim çıplaklıktan utanç duymamız gerekirmiş gibi düşünülerek mücadeleci kadınların bedenleri teşhir edildi. Ama aslında o onların utancıdır. Kendi savundukları hiçbir değere dahi sadık olmadıklarının göstergesidir. Ben bu vesileyle özellikle o kadınları da bir kere daha anmak istiyorum. İşte tüm bu nedenlerle zaten kadınlar “devlet işkenceye soyunduğunda kadınlar direnişi giyinir” diye bir slogan ürettiler. O anlamda Kürt kadınlarının direnişine saygı duyduğumu ifade etmek isterim. Bunun yanında hakikaten hayatın her alanında emek alanında direnen işçi kadınları, feminist kadınları, yıllardır her türlü ayırımcılığa, her türlü cinsiyetçi politikalara karşı mücadele yürütmüş bütün kadınları saygıyla selamlamak isterim. Bu 8 Mart’ın anlamı çok daha fazla çünkü her alanda kadınlar en önde ve bu ülkede evet ayrımcılık ortadan kalkacaksa, demokrasi, barış sağlanacaksa bu en fazla kadınların elinde gelecek diye düşünüyorum.

Kadınlar, Barış İçin Kadınlar Girişimi öncülüğünde “Barışın anahtarı kadınlarda” sloganıyla barış nöbetleri, beyaz tülbent eylemleri, imza kampanyaları gibi pek çok eylem ve etkinliğe imza attılar ama batıdaki kadın mücadelesi anahtar durumunu ne kadar oluşturabildi? Bu konuda nasıl bir gözleminiz var?

Ben yapılan her mücadelenin anlamlı olduğunu düşünüyorum. “Doğu daha çok ses çıkarıyor, Batı çıkarmıyor” gibi argümanlara da çok fazla katılmıyorum. Karşımızda gazıyla, copuyla her barışçıl eylemi engellemeye çalışan bir devlet gücü var. Buna karşı gerçekten barışçıl protesto haklarını savunan insanların birbiriyle dayanışması lazım. Burada önemli olan o dayanışmayı yükseltmektir. Bunun başını da kadınlar çekiyor diye düşünüyorum.

Dolayısıyla bu anlatım kolay bir anlatım değil. Evet 90’larda çok şey görülmüyordu, bugün sosyal medya vasıtasıyla daha fazla görülüyor, duyuluyor diyoruz ama insanların çaresizliği de var. O çaresizliğin önünü açmak da bu baskıcı savaş ortamında o kadar kolay değil. Bu anlamda ben “ne kadar oldu”yu sorgulamak yerine, olanları desteklemek, olanları teşvik etmek ve daha fazlaya yaymak için herkesin elinden geleni yapması gerektiğini, demokrasi ve barış cephesini çoğaltmak, genişletmek için elden gelenin yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Genel olarak kadın mücadelesindeki son bir yılı nasıl değerlendirirsiniz? Kadın hareketinin savunma pozisyonunda kaldığı, var olan hakları koruma pozisyonuna sıkıştığı tespitine katılır mısınız?

Şöyle bir etki var; Türkiye’de herkes Kürt illerinde yaşanan kıyıma, zalimce politikalara kilitlenmiş durumda. Sadece o da değil. Ekim ayında Ankara ortasında 102 insanımızı kaybettik (Bu vesileyle Ankara’daki ikinci bombayı da kınadığımı belirtmek istiyorum.) Süreç Suruç’ta başladı, hatta daha önce Diyarbakır mitingimizde başlamıştı. Yani karşılıklı bir çatışma, savaş hali değil bu.

Türkiye bunu daha önce hakikaten görmemişti. Zaten istenen de batıyla doğunun birleşmemesiydi. Dolayısıyla bu savaşçı politikalara karşı hemen harekete geçmek, hemen büyük bir siyasi atraksiyon göstermek ve insanların tekrar tekrar bir araya gelmesi o kadar kolay bir şey değil. Ben bu anlamda kadın mücadelesi de dahil olmak üzere, mücadele eden güçlere haksızlık etmemek, cesaret vermek gerektiğini düşünüyorum.

‘SİVİL DARBE DEDİĞİMİZDE KIZIYORLAR’

Kadınların sokağa çıkması İstanbul, Ankara ve Urfa’da yasaklandı. Nasıl değerlendirirsiniz?

Kadın düşmanlığı, protesto hakkı düşmanlığı, ifade özgürlüğü düşmanlığı aldı başını gidiyor! 8 Mart’ın yasaklandığını da gördük yeniden ve buna sivil darbe dediğimizde de pek kızılıyor! Ama kadınlar da hak ve özgürlükler yolunda aldı başını gidiyor ve bunu engellemek de hiç kolay olmayacak açıkçası!

 

 ‘ZİHNİYET DEĞİŞMEDİKÇE KADIN BAKANLIĞININ ANLAMI YOK’

Bize hatırlatır mısınız, kadın bakanlığının ayrılması neden önemli? Ek olarak, zihniyet değişmedikçe bakanlığın aile ya da kadın olarak ayrılması neyi çözecek?

Elbette ki zihniyet değişmedikçe mücadeleler sonucunda elde ettiğimiz ceza kanununda değişikliklerin de, medeni kanunundaki değişikliklerin de, kadına yönelik şiddetle ilgili tedbir kararlarının da,  hiçbirinin anlamı yok. Yani etkin uygulama olmadıkça, buna ilişkin siyasi kararlılık olmadıkça kadın bakanlığı olmasının tabii ki önemi yoktur.

Gerçek bir kadın bakanlığı olması şu sebeple önemlidir; Kadın bakanlığı bütün bakanlıkların bütçelerine bakar, koordine eder, oradaki toplumsal cinsiyet konusundaki ayırımcılıkları görür, buna müdahale eder, örneğin toplumsal cinsiyete duyarlı bütçe hazırlanması için etkide bulunur, özellikle eğitim alanında ilkokuldan başlayarak kadın hakları eğitimi verir, her mesleğe kabulde, başta emniyet, yargı, tıp olmak üzere aynı şekilde toplumsal cinsiyet eşitliği için eğitim verir, parkların bahçelerin aydınlatılması için çevre bakanlığı ile iletişim kurar, kadınlardan yana sağlık hizmetlerinin arttırılması için uğraşır, emek alanında aynı şekilde esnek zamanlıydı, şuydu buydu deyip, kadınları evlere hapsetmeye çalışan uygulamaları denetler ve böyle şeylere asla izin vermez.

Ev emeğinin toplumsallaştırılması, mahalle kreşlerinin açılması için denetimlerde bulunur. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için her şeyi yapar. En başta yaşam hakkını sağlamak için. Belediyeler kanuna göre sığınaklar açılıyorsa bunların açılmasını sağlar, hesap sorar bunu açmayanlardan ve bugün yaşadığımız en can alıcı sorunlardan biri olarak da barıştan yana tavır alır. Olması gerekenler en asgarisinden budur.

‘ADALET SİYASİ İKTİDARIN ADALETİ’

AKP’nin kadın/aile politikalarının oluşturulduğu kurumlardan biri olduğu söylenen Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) Toplumsal Cinsiyet Adaleti Kongresi’nde, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da toplumsal cinsiyet eşitliği yerine adalet kavramının savunulması gerektiği vurgulandı ve sorunların giderilmesinde temel yapı olarak aile kurumu işaret edildi. Eşitlik ve adalet karşı karşıya getirilebilir mi? Biri yerine diğerinin ikame edilmesi nasıl sonuçlar doğurur?

Eşitlik çok mühim bir şey. Ben eşitliğin de ötesine geçilmesi gerektiğini savunanlardan biriyim. Çünkü kapitalizm şartlarında ve savaş politikalarının olduğu bir düzende (dünya çapında söylüyorum bunu), feminist mücadele kadınların erkeklerle eşitlenmesini savunmaz sadece. Bunun ötesine geçmeyi savunur. Bu politikaları değiştirmeyi, dönüştürmeyi, dünyanın daha özgür, daha yaşanır bir yer haline gelmesini talep eder. Tabii ki eşitlik de savunulması gereken bir şey.

Ama daha özgür bir dünya için, kadınların özgürlüğü ve tabii ki tüm toplumun özgürlüğü için mücadele etmek eşitliğin de ötesinde. Adalet ise bunu çok sınırlayan bir kavram. Kime göre adalet, neye göre adalet? İçi dolu olmayan bir kavram. Adalet örneğin şu anda siyasi iktidarın adaleti. Ve adaletin nasıl işlediğini görüyoruz. İfade özgürlüğü anlamında görüyoruz, yaşam hakkı anlamında görüyoruz, çocuklarla ilgili görüyoruz, çocuk hapishanelerinde görüyoruz, eğitimdeki tek tip otoriter anlayışta görüyoruz… Bunlar mı adalet? Kadınlar hangi adaletin içine girecekler? O nedenle bu benim bu anlamda reddettiğim bir şey.

Siz de vurguladınız, cezasızlık ya da saygın tutum indirimleri konusu bu yıl da kadına yönelik şiddet gündeminin ana tartışmalarından biri olmaya devam etti. Kamuoyunda “Özgecan Yasası” olarak adlandırılan “kadına karşı işlenmiş suçlarda ceza ve tahrik indiriminin kalkmasını, bu suçların en ağır ceza ile cezalandırılmasını” talep eden bir kampanya yürütüldü. Konuyla ilgili tartışmalara “idam geri gelsin” ya da “hadım edilsinler” talepleri eşlik etti. “Cezalar artsın” talebine bir hukukçu olarak sizin yaklaşımınız ne? Cezaların artması çözüm olur mu?

 

Hukuk açısından baktığımda benim kafama taktığım en önemli şeylerden biri şudur, olanlardan idarenin pozitif sorumluluğu vardır ve önleme yükümlülüğü vardır. Biz de eksik olan en önemli şeylerden biri önlemektir. Cezaların arttırılması hiçbir şekilde çözüm olmaz. Kadına yönelik şiddet konusunda da çözüm olmaz. O nedenle ceza ağırlaştırılmasına karşıyım.

Hele ağırlaştırılmış müebbet gibi cezalara daha da karşıyım. Bunu popülist bir yaklaşım olarak buluyorum. Diğer yandan indirimlerin yapılmaması desteklenebilir bir taleptir çünkü bu hakikaten kadınlar aleyhine kullanılıyor. İşte daha çok yeni Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun da onayladığı bir kararla Facebook’ta erkeklerle fotoğrafı görülen bir kadına şiddet uygulayan erkeğin kusuru daha az görüldü. Kadının kusuru daha fazla görünerek erkeğe tazminat ödendi. Bütün bu anlayışlar aslında bütün yasal metinlerimize, uluslararası sözleşmelere aykırı.

Savaş nedeniyle yerlerinden edilen yüz binlerce Suriyeli mülteci kadının yaşadığı ağır bir dram söz konusu ama ne yazık ki mülteci kadınların durumu ne kadın mücadelesinin, ne de sizlerin meclisteki çalışmasında kayda değer bir yer tutamıyor. Savaş mülteci kadınları unutturdu mu?

Mecliste bir şeyleri ne kadar gündeme getirmeye çalışsanız da, onların gündeme gelmesi o kadar kolay olmuyor. Biz daha ilk andan itibaren mülteci kadınlarla ilgili soru önergeleri verdik ama bu önergelere çok çabuk yanıtlar alınamıyor maalesef. Zaten meclis gerçekten kilitlenmiş bir durumda. “Kabul ediyorum, etmiyorum” denilerek işler kotarılıyor.

Demokrasiyi çoğunluk üzerinden algılayan tahakkümcü bir siyaset yürütülüyor. Ama haklısınız tabi, yaşanan katliamlar ve saldırılar arasında mülteci kadınlara yeterince eğilebildiğimizi söyleyemem. Bunda tabii AB’nin insan hakları değerlerini hiçe sayan politikalarının da etkisi var, çünkü bu tek başına Türkiye’nin muhalefetinin gündeme getirmesiyle üstesinden gelinebilecek bir şey değil. Dünyadaki bütün kadınların dayanışmasını gerektiren bir durum mülteci kadınların durumu. Dediğiniz gibi savaş, bütün gündemleri arka planda bırakabiliyor. Mülteci kadınlar da, engelli kadınların sorunları da veya esnek çalışma, kiralık işçiliğin en fazla kadınları vuracağı konusu da yeterince gündem yapılamıyor.

HDP her yıl 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tatil ilan edilmesini talep ediyor. 4 Mart’ta da HDP Meclis Kadın Grubu olarak kanun teklifini yinelediniz. CHP de aynı taleple başvurdu.  8 Mart’ın tatil olması neden önemli? Ve bu yıl Hükümetten bu yönde bir adım bekliyor musunuz?

Meclisin kadınların mücadelelerine saygı duyması ve ister evde, ister dışarıda çalışan bütün kadınlar için 8 Mart’ın tatil olması için talepte bulunduk. Meclisin bu mücadeleye saygı duyması gerekir çünkü hiçbir kazanım insanların mücadeleleri olmadan olmamıştır. TBMM de zaten yasama görevini yürütürken aslında bu mücadelelerin ve kamuoyunun baskısının sonucunda birtakım değişiklikleri gerçekleştiriyor. Dolayısıyla 8 Mart da evet, buna saygının gereği olarak bir saygı duruşu olmalıdır tatil günü olarak

 

HDP İstanbul milletvekilleri olarak Cizre halkıyla dayanışma ve taziyelerde bulunmak için hafta sonu Cizre’deydiniz.  Cizre’de yaşanan korkunç tabloya ilişkin sizin gözlemleriniz ne? Cizre’nin yarası nasıl sarılır? Özellikle Cizreli kadınlar bu noktada ne talep ediyor?

Çok ağır bir tablo gördüğüm. Hani siyasi iktidar “hendek, hendek” diyor ya, hendek olmayan, yolları düzgün, parke taşları vs. yerinde olan sokak ve mahallelerde de evler, içlerindeki eşyalar tahrip edilmiş. Cizre’de herkesin bir hikayesi var ve bu ağır bir hikaye. Her ailenin kaybı, kimi ailenin birden fazla kaybı var. Kiminin Şengal’de, kiminin Rojava’da, Kobenê’de kaybı var.

O bodrumlarda kaybı var. Buna rağmen insanlar şunu acımasız buluyorlar; evet ölüm ama ölümün de ötesinde yani aslında hiçbir çatışma olmayan sokaklardaki evlerin içerisine girip yatak odalarına kadar evlerin dağıtılmış olması gerçekten nasıl izah edilir?  Televizyonlara sıkılmış kurşunları gördüm, klimaların parçalandığını gördüm. Yani evlerini terk etmiş olanların evlerine, eşyalarına zarar verilmiş, göç etmeyenlerin de zaten kendilerine zarar verilmiş.

Öyle bir ağır tablo. Biz bu ağır tabloyu, bu hikayeleri tekrar yaşamamalıydık 2016’da. Bu çok üzücü. Bunu ama artık herkes görüyor, yani hukukçular, adli tıpçılar, insan hakları savunucuları görüyor. Ama devlet ve savcılar yapılanların izlerini görmek, delileri toplamak için hiçbir şey yapmıyorlar.

Hatta delillerin toplanması bir yana karartılması söz konusu?

Tabi tabi, bütün o yerlerin çevrilmesi lazım, o bodrumların hukuki araştırmalarının yapılması lazım ama onun yerine binalara bayrak dikiyorlar. Bir de “inşa etmek” diye yegane gördüğüm bir okulun karakol yapılmasıydı.

Bu tutum, askere terörle mücadele sırasında işkence ve kötü muamele iddiasıyla soruşturma açılmasını Milli Savunma Bakanı’nın iznine ve Başbakan’ın onayına bağlanmasını öngören tasarı ile ilişkilendirilebilir mi?

Zaten en büyük sorun hesap vermemek ve cezasızlıktır. Nasıl böyle bir şey olabilir, nasıl izne bağlanabilir? Yargı nasıl devreden çıkarılabilir? Bu tamamıyla orada bundan sorumlu olanları muaf tutmaktır.

Ne yapmalı?

Gerçekten çok ciddi bir koordinasyonla dayanışma gerekiyor. Orada evet, örnek olacak şekilde hayatı, yeni bir yaşamı tekrar kurmak lazım. Öncelikle acilen en temel ihtiyaçların giderilmesi, ondan sonra da o yaraların dayanışmayla birlikte sarılması gerekiyor.  İnsanların yalnızlık duygularını, kalp kırıklıklarını, yaşanan kayıpların travmalarını ancak bu tedavi edebilir diye düşünüyorum. Barışta ısrar etmekten başka bir yol yok. Bu yolun önünün açılması gerekiyor. Cizre halkının, Cizreli kadınların da tüm yaşananlara rağmen en temel talebi bu.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.