Ahmet Türk'ten Davutoğlu'na yalanlama: Hitler dönemindeki Göbels propagandası gibi

Mardin Belediyesi Eş Başkanı Ahmet Türk, kente gelen Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun "Mardin Büyükşehir Belediyesi'nin toplam giderinin yüzde 62,6'sı personele harcanıyor, oysa Türkiye ortalamasında bu yüzde 11,7. Bu personel ne yapıyor?" sözleriyle ilgili olarak,  "Hitler dönemindeki Göbels propagandası gibi" dedi. Ahmet Türk, teftiş raporlarında "Teftişe tabi dönemde Büyükşehir Belediyesi'nin personel harcamalarının bir önceki yıl bütçe gelirlerinin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nda belirlenen yeniden değerleme katsayısı ile çarpımı sonucu bulunan miktarın yüzde 30'u aşmadığı..." ifadelerinin yer aldığını söyledi.

Cuma günü Mardin'e giden Başbakan Ahmet Davutoğlu, çatışma ve sokağa çıkma yasakları nedeniyle bölgede hayata geçirilecek 10 maddelik 'master plan'ı açıklarken, HDP'li Mardin Belediyesi'nin harcamaları hakkında da eleştirilerde bulundu.

Davutoğlu, "Mardin Büyükşehir Belediyesi'nin toplam giderinin yüzde 62,6'sı personele harcanıyor, oysa Türkiye ortalamasında bu yüzde 11,7. Bu personel ne yapıyor? Hangi hizmeti yerine getiriyor ki personel giderleri yüzde 60'ın üzerinde. Bu personel giderlerinin nereye gittiğini tek tek araştıracak ve hesaplarını soracağız" diye konuştu.

Haberdar'dan Celal Başlangıç'a konuşan Mardin Belediyesi Eşbaşkanı Ahmet Türk, Ahmet Davutoğlu'nun bu sözlerin tepki gösterdi.

Celal Başlangıç'ın Haberdar'da yayımlanan yazısının bir bölümü şöyle:

Beklenti büyüktü. Bütün "bölge" halkının eli yüreğindeydi.

Başbakan Davutoğlu Mardin'e gelecek, öyle bir "Terörle Mücadele Master Planı" açıklayacaktı ki, yanmış yıkılmış Sur bile bir anda İspanya'nın Toledo'su olacaktı. Gerisini varın siz hesap edin.

Madem ki 3-5 Şubat "Haber Nöbeti" bizdeydi, ben de bir günümü ayırır, Davutoğlu'nu önce Mardin Merkez'de, daha sonra gideceği Yeşilli ve Midyat'ta izlerdim.

Diğer "nöbetçi gazeteci" arkadaşlar Sur'da kelle koltukta ya da Nusaybin'de bol biber gazlı "tel boyu nöbeti" tutarken ben Davutoğlu'nun eskortunun peşinde "iktidar nöbeti" tutardım.

Bu hayallerle, daha Diyarbakır'a gitmeden Mardin Valiliği'ne başvurdum. Akreditasyon için istedikleri bir vesikalık fotoğrafımla nüfus kağıdımın ve sarı basın kartımın arkalı önlü görüntülerini maille gönderdim.

Hatta bu işlemleri tamamladıktan sonra bir de telefon aldım Mardin Valiliği'nden:

"T.C. kimlik numaranızı bir hata olmasın diye doğrulamak istedik."

Ben söyledim, telefonun ucundaki de rakamları kontrol etti. Demek ki akreditasyon için bir sorun yoktu.

Diyarbakır'daki iki günlük "Haber Nöbeti"nden sonra dün sabah daha kargalar kahvaltı bile etmeden Mardin yoluna düştüm.

Aldığım bilgiye göre 09.30-10.30 arasında bir vakitte Başbakan Davutoğlu'nun konuşması başlayacaktı.

Akreditasyon kartımı almak için Valiliğe gittiğimde görevli memur çok kibar şekilde "Sizin üzerinizi çizmişler, listeden çıkartmışlar" dedi.

Salonda yer olmadığı için 15-20 gazetecinin "üzerinin çizildiğini", bunlardan birinin de benim adım olduğunu anlatıyordu.

Oysa daha sonra toplantının yapılacağı mekanın önüne gittiğimde, koltuklar boş kalmasın, hatta biraz da "salon balkon ayakta" görünsün diye küme küme, liste liste Mardinlilerin içeri alınacağını görecektim.

Neyse, "Madem akredite etmediniz, bir nezaket gösterip bari telefonla bir haber verseydiniz de Mardin'e kadar boşuna gelmeseydim" dedim.

Görevli memur biraz mahçup karşılık verdi bu "nezaket" meselesine:

"Biz listeleri Ankara'ya göndermiştik. Son halini ancak bu sabah Başbakanlık'tan gönderdiler."

"Ben de size değil, onlara söylüyorum zaten" diyerek çıktım valilikten.

Mardin'in ana caddesinde iki taraflı etten duvar örülmüştü. Yok, yok; bunlar geçerken Davutoğlu'nu görmek isteyen Mardin halkı değildi.

Arkası ana caddeye, yüzü kaldırıma dönük çevik kuvvet polisleriyle, arkası kaldırıma yüzü ana caddeye dönük sarı yelekli trafik polisleriydi. Ana cadde üzerine iki taraflı; beş çevik kuvvet, bir trafik; kavşaklara da iki çevik, beş-altı trafik polisi dizilmişti.

Ben şoför arkadaşın yalancısıyım ama, "Mardin Mardin olalı hiç bu kadar trafik polisini bir arada görmemiş"ti.

Davutoğlu'nun konuşma yapacağı salonun önünde içeri girmek için kapıya yığılmış bir kalabalık vardı. Yok öyle davetlileri isim isim kontrol ederek aldıklarından değil, önce mesleklerine ayırıp sonra onları küme küme isim kontrolüyle içeri soktuklarındandı yaşanan izdiham; "muhtarlar gelsin", "öğrenciler gelsin" gibisinden...

İçeri girmek için toplantıya çağrılı tanıdık Mardinliler de vardı. Bazıları önce davet edilmediklerini, listeye girmek için çok çaba sarfettiklerini anlatıyorlardı.

Söylediklerinden çıkardığım şuydu; kentin bazı önemli sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ve sözü geçen kamuoyu önderleri toplantıya çağırılmadıklarını görünce Valiliği arayıp "Neden biz yokuz" diye sormuşlar.

Kendilerine "Biz Valilik olarak sadece A tipi protokolü çağırdık. Gerisini çağırma işini Ensar Vakfı ile Memur Sen organize ediyor" karşılığını almışlar.

Davutoğlu'nun konuşacağı salonda yer bulabilmek için vakıf ve sendika yönetimlerine başvurmuşlar. Becerebilen yer bulmuş salonda, beceremeyen de dışarıda kalmış.

Ben de eğer gazeteci olarak salona girebilseydim, hemen geçip koltuğuma oturacak ve "nasılsa içeri almıyorlar" diye ortalıkta aylak aylak dolaşırken edindiğim bu bilgiye ulaşamayacaktım.

Salonun önünde birşey çok dikkatimi çekti. Artuklu Üniversitesi kampüsündeki kültür merkezine sadece davetli olanlar gelmişti. Bir resmi polisler vardı "salona girmeyecekler" kadrosundan, bir de ben. Yani salonun önünde birikenlerin hepsi içeri girecekti. Ama Mardinli bir Allah'ın kulu "şu darı dünyada bir Başbakan göreyim" diye ne kentin kaldırımlarına çıkmıştı ne de Davutoğlu'nun geleceği kültür merkezine gelmişti.

Eğer yanılıp da beni akredite etselerdi, içeride olacağım için kentin sokaklarına da, salonun dışına da ilişkin bu değerli gözlemi yapamayacaktım.

Sonunda Başbakan geldi, ben de salonun biraz ilerisindeki AVM'nin İngiliz kafesine girip oturdum. Açtım bilgisayarımı bir yandan gazeteleri, sosyal medya haberlerini okuyordum, diğer yandan da "Haber Nöbeti" için oluşturulan WhatsApp grubundan diğer "nöbetçi gazeteciler"in nerede olduğunu izliyordum.

Evrensel'den Ceren Sözeri ile Haberdar'dan Said Sefa, Özgür Düşünce'den Ergun Babahan Nusaybin'e geçmiş, öğleye doğru başlayacak "Botan Yürüyüşü"nü izliyorlardı. Etha'dan Önder Öner Kızıltepe'ye gitmişti. Evrim Kurtoğlu Diyarbakır'da kalmış, Sur'da çalışıyordu. Cumhuriyet'ten Ayşe Yıldırım "akredite" olduğu için salonda Davutoğlu'nu dinliyordu.

Davutoğlu'nun biraz ilerideki salonda yaptığı konuşma, açıkladığı "10 ayaklı terörle mücadele planı parça parça akıyordu" sosyal medyadan. Kafedeki televizyon da canlı yayından salonu gösteriyordu. Görüntü felaketti. Bakanların içinde uyuklayanlar vardı, salondakiler hayatından bezmiş görünüyordu. Davutoğlu'nun konuşması birbirine çok zor bağlanan tarihi dönemeçlere çarpa çarpa gidiyordu. Belli ki herkes "tarihin ucunu" kaçırmıştı. Çünkü Çetin Altan'ın muhteşem saptaması "Türk'ün Türk'e Türk propagandası"nı aşan bir durumla yüz yüzeydiler. Türkmen olduğunu söyleyen bir Başbakan "Mardinli'ye Mardin tarihi propagandası" yapıyordu.

Millet iyice daralmıştı ki, "10 esas"ı saymaya başladı Davutoğlu.

Not almaya başladım.

"İlki psikolojik unsur" dedi. Zaten projede "milli birlik ve kardeşlik"in yanına "rehabilitasyon"u koymuştu. Demek ki "Kürt sorunu"nu psikolojik bir rahatsızlık boyutunda görüyordu iktidar ve rehabilite etmeyi amaçlıyordu. Ya da büyük bir "psikolojik savaş konsepti" de yaşadığımız çatışmalı sürecin ayrılmaz bir parçası olmuştu. Yani yine gele gele Psikolojik Harp Dairesi'ne gelmiştik.

Sonra "kapsamlı bir demokratik reform süreci"ne geldi ama bunun altını tek bir maddeyle doldurdu; "anayasa değişikliği". Gerisini de getirmedi bu konuda.

Yani demokrasi şartını, anayasa değişikliğiyle "başkanlık sistemi"ne mi bağlıyordu? Öyleyse burada çok sorun var demekti. Yok eğer gerçekten "demokratik bir anayasa" istiyorsa bu sefer de Cumhurbaşkanı Erdoğan'la büyük sorun yaşayacağı anlamına geliyordu bu durum. Yani iki halükarda da sorunluydu.

Sözü daha önce yaptığı gibi Mardin Büyükşehir Belediyesi'ne de getirmeyi ihmal etmedi. Belediye kadrolarına müdahale etmenin ve belediye yönetimlerini düşürerek valilere ve kaymakamlara devretmenin yasal düzenlemeleri yapılacağı sinyalini verirken, "Mardin'de yüzde 96'sı merkezden verilen bütçenin, personele ayrılanı yüzde 62, yatırıma ayrılan yüzde 7" deyiverdi.

Tam bir ay önce, 6 Ocak'ta da aynı şeyleri söylemişti Davutoğlu:

"Mardin Büyükşehir Belediyesi'nin toplam giderinin yüzde 62,6'sı personele harcanıyor, oysa Türkiye ortalamasında bu yüzde 11,7. Bu personel ne yapıyor? Hangi hizmeti yerine getiriyor ki personel giderleri yüzde 60'ın üzerinde. Bu personel giderlerinin nereye gittiğini tek tek araştıracak ve hesaplarını soracağız."

Davutoğlu "hesabını soracak"tı ama daha öncesinde de bu gün de kimse Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk'e sormayacaktı "Bu veriler doğru mu?" diye.

Sonra da haberini yazarken "karşı görüşü de alıp", "Başbakan Mardin Büyükşehir Belediyesine bu eleştiride bulundu ama Başkan Türk bu verilerin doğru olmadığını iddia etti" gibisinden bir cümle kurmayacaktı. Çünkü bu evrensel gazetecilik anlayışı özellikle AKP iktidara geldikten sonra bu topraklarda ancak arkeolojik kazı yapılırsa "eser miktarda" ortaya çıkardı.

Akredite olamadığımız için Başbakan'ın toplantısına alınmadığımıza göre, o anda Mardin'de ve havalesinde "Haber Nöbeti" tutan meslektaşlarım gibi "en özgür" gazetecilerden biriydim. Hemen Ahmet Türk'ü bulup bu soruyu sorabilirdim.

İki telefonla öğrendim, Maridin Oteli'ndeymiş Türk, HDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş'la birlikte. Hemen oraya geçmek üzere yola çıktım ama pek kolay olmadı. Çünkü tarihi kentin tek ana caddesi tümüyle trafiğe kapatılmıştı. Yolları polisler ve askerler kesmişti.

Ahmet Türk, kentin diğer ucunda Başbakan Davutoğlu'nun Eşbaşkanı olduğu Mardin Büyükşehir Belediyesi hakkındaki iddialara kızgındı. "Hitler dönemindeki Göbels propagandası gibi" diyerek gösteriyor ilk tepkisini.

Rakamlar veriyor, yaptığı yatırımları, kente dönük projelerini, AKP'den borç batağında bir belediye devraldığını anlatıyor:

"Biz geldiğimizde belediye başkanının koltuğu bile hacizliydi. İşçilerin parası ödenmemişti. Ana para kadar faizi birikmişti. İşçilerle anlaştık. Belli bir plan dahilinde hepsini ödedik. Şu ana kadar yaptığımız işlerin tümünün parasını ödedik. Zaten altı aydır bakanlığın müfettişleri belediyeden çıkmadı. Kendi müfettişlerinin raporları bizzat Başbakanı yalanlıyor."

Temelde Davutoğlu'nun iki iddiası var. Birincisi Belediyenin personel giderleri yüzde 60'ın üzerinde. Yani Başbakan diyor ki "Nereye gidiyor bu paralar, demek ki teröristlere maaş veriyorsunuz".

İkincisi de "yatırım yapmıyorsun, gelirlerin çok düşük".

Belgeler, dosyalar geliyor masaya. Hepsi gerçekten Davutoğlu'nun söylediklerini yalanlıyor.

Örneğin üzerinde "İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişliği'nin Özel Teftiş Raporu yazılı bir belgede aynen şu cümle yer alıyor:

"Teftişe tabi dönemde Büyükşehir Belediyesi'nin personel harcamalarının bir önceki yıl bütçe gelirlerinin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nda belirlenen yeniden değerleme katsayısı ile çarpımı sonucu bulunan miktarın yüzde 30'u aşmadığı..."

Müfettiş raporlarından bir başka cümle:

"Teftişe tabi dönemde yapılan personel harcamalarının yasal sınırlar içersinde kaldığı..."

Nerede Başbakan'ın "yüzde 60'ların üzerinde" iddiaları, nerede kendisine bağlı müfettişlerin "yüzde 30'ların altında" raporları.

Bir başka belge koyuyorlar masaya; "Mardin Büyükşehir Belediyesi 2015 Yılı Gerçekleşme Oranları".

Bu çizelgede "Personel Giderlerinin Hizmet Alımı Dahil Gerçekleşen Bütçeye Oranı" maddesi var. Burada yazan rakamda öyle Davutoğlu'nun söylediği gibi yüzde 60'ların üzerinde değil. Tamı tamına yüzde 28.

Bazı belediyelerin nüfusları ve personel sayılarıyla karşılaştırmalı bir başka döküman çıkıyor ortaya.Ahmet Türk'ten Davutoğlu'na yalanlama: Hitler dönemindeki Göbels propagandası gibi

Buna göre Trabzon Büyükşehir Belediyesi'nin nüfusu 768 bin. Toplam personel sayısı 1872.

Örneğin Ordu Büyükşehir Belediyesi'nin nüfusu 729 bin. Toplam personel sayısı 1460,

Mardin Büyükşehir Belediyesi'nin nüfusu bu iki kentten de daha fazla, ama toplam personel sayısı daha az. Nüfus 797 bin, toplam personel sayısı 1220.

Peki Cumhurbaşkanı'yla Başbakan'ıyla AKP iktidarının Mardin Büyükşehir Belediyesi hakkında gerçek olmayan bu bilgileri kürsü kürsü dolaşıp söylemelerinin nedeni ne? İşte dün Davutoğlu'nun açıkladığı 10 ayaklı "Terörle Mücadele Master Planı"na bakmak yeterli.




Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.