Zübeyir Aydar: Seçime silahla girmeyeceğiz!

AMBERİN ZAMAN / BRÜKSEL / Taraf

PKK’nin Avrupa kanadı liderlerinden Zübeyir Aydar, “Seçimlerin rahat bir ortamda geçmesinden yanayız, seçime silahla girmek yok” dedi.

Avrupa Parlamentosu’nun, 5 Kasım’da Brüksel’de düzenlediği “Türkler Kürtler ve İmralı Barış Süreci: Tarihî Fırsat” adlı konferansta Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar’a rastladık. Oslo müzakerelerinde yer alan, eski DEP milletvekili Aydar ile Brüksel’deki KNK binasında biraraya geldik.

Ateşkesin en azından yerel seçimlerin sonuna kadar süreceğini belirten Aydar, gündeme dair ilginç açıklamalarda bulundu.

Abdullah Öcalan, “Rojava kırmızı çizgimizdir” dedi. Bu konuyu açar mısınız?

Burada iki taraf birbirini çok fazla etkiliyor. Hem Rojava hem Kuzey (Türkiye). Yani çok iç içedir. Bir taraftan “Birisiyle yani Kuzey’le ben çözüm arıyorum, görüşmeler yapıyorum” diyeceksin öbür taraftan Kürtlerin kendi kaderleri hakkında söz sahibi olma arayışlarının önüne her türlü seti çekeceksin. Bu, sizin her türlü inandırıcılığınızı ortadan kaldırır.

Bu sizin de inandırıcılığınızı ortadan kaldırmaz mı? Yani eğer Türkiye’nin Rojava politikası değişmez ve siz de görüşmeleri buna rağmen sürdürürseniz?

Kuşkusuz birbirini etkiler. Ama biz burada Türkiye ile bir yıl önce bir süreç başlatmışız. Bu süreçte samimiyiz. Bütün aksiliklere rağmen, yerine getirmedikleri sözlere rağmen “Biz acaba bir motivasyon yaratarak bu işi barışçıl biçimde götürebilir miyiz” anlayışıyla devam ediyoruz. Bütün olumsuzluklara rağmen... Onun için Başkan Apo “Bahara kadar bekleyeceğim” dedi. Barışı sonuna kadar zorlarız. Ama “Bu iş bir türlü gitmiyor hükümetin adım atmaya niyeti yok” dediğimiz anda kesilir. Hâlen şimdiye kadar tek taraflı adımlarla götürdük. Rojava’da farklı durumda olmalarına rağmen (hükümeti kastediyor) buraya kadar getirdik. Ama Başkan Apo’nun dediği sürecin sonunda yeni bir değerlendirmeye ihtiyaç var.

“Bahar” ile kastettiğiniz seçim öncesi mi, sonrası mı?

Yani, herhalde kimse çıkıp seçime bir hafta kala farklı kararlar almaz. Biz seçim ortamının rahat geçmesinden yanayız. Derler ya Türkiye kamuoyunda, bunlar seçime silahla girmek istiyorlar öyle bir şey yok. Seçimlerin anlamına uygun biçimde bir ortamda yapılmasından yanayız.

Bu kadar sabırlı davranmanızın temelinde şu yatıyor: Süreçte çok yavaş da olsa Tayyip Erdoğan’ın barış konusunda samimi olduğuna inanıyorsunuz. Bu doğru mu?

Siz kendi yorumlarınızı bize onaylatmaya çalışırsanız... (gülüyor) Yok, ben öyle bir şey demedim. Biz de siyaset yapıyoruz. Kendi gündemimizi uyguluyoruz. Biz yalnız Türkiye’de yapmıyoruz. Ortadoğu’yu her şeyi hesaba katarak adım atıyoruz. Bir de bir halkın sorumluluğu var. Biz şuna inanıyoruz: Diyalog kapılarını kapatmamak gerekir. Savaşın en sert olduğu dönemlerde dahi diyalog kapılarını açık bıraktık. Şu anki değerlendirmemiz bu çerçevededir. Bundan sonraki durumu da Başkan Apo’nun verdiği o süre içerisinde devletin benimsediği tutum belirleyecektir. Sessizce mi geçirecek bu süreyi yoksa göz dolduran, bu iş oluyor dedirten adımlar mı atacak. Mesela Başkan Apo’nun önü açılacak mı? Bizimle, basınla, âkil insanlarla temas kurup, kamuoyuna mesaj verecek mi? Bunları bekliyoruz.

Hükümetin, İmralı’da BDP’lilerin Öcalan ile çektirdiği fotoğrafın paylaşılmasına izin vermesi sizce minnacık da olsa bir adım değil mi?

Bir fotoğraf meselesi büyütülecek bir şey değil. İnsan, bahsetmek istemez bile. Oraya girmek istemiyorum. Cezaevindeki her hükümlü fotoğrafını çektirtir ve gönderir yakınlarına.

Bu sürecin Oslo’dan farkı nedir? Devletin, hükümetin barış iradesi daha mı güçlü bu kez?

Biz üçüncü bir tarafın, bir devletin hakemliğini istiyoruz çünkü bunun sıkıntısı yaşanıyor. Oslo’da üçüncü taraf vardı. Oslo’da devletin sergilediği ketumluk aynen devam ediyor. Yani hep olacak, yapacağız demelerine rağmen bir yerlerde tıkanıyor.

Ama şöyle önemli bir fark yok mu? Abdullah Öcalan, görüşmelerin merkezine oturtuldu.

Oslo’da da merkezindeydi. Baştan öyle değildi, ama bir süre sonra merkezine oturtuldu. 2009’da merkezindeydi. Bizim talebimizdi o zaman. Fakat bu sürecin farkı şöyle. Oslo tamamen gizliydi. Bu kısmen kamuoyuna açıktır. En azından kamuoyu böyle bir sürecin devam ettiğini biliyor.

Ama bilindiği nispette kamuoyunun, hükümetin süreçte başarılı olması için yarattığı baskı ve beklenti artmıyor mu?

Evet, görüşmelerin açık olması bu anlamda faydalı. Öbüründe aracı kurum vardı. Aracı kurum kimdi? Yani birileri işte...

Kimle kim arasında aracılık yapıyordu?

Bizimle devlet arasında.

İngiltere mi yapıyordu?

Söyleyemem.

Peki, böylesi daha mı kolaydı?

Arada birilerinin aracı olması işi kolaylaştırıyor. Gidiyor geliyor, Arayı yumuşatıyor. Senin gidemediğin yere o gidiyor. Senin söyleyemediğini o söyleyebiliyor.

Ama aracı olan kurum Öcalan’a gidemiyordu.

Gidemiyordu. Orada sıkıntı vardı. Oraya devlet heyeti gidiyordu.

Oslo’nun bir ucunu Barzani ile Talabani tutuyordu. Şimdi onlar da dâhiller mi sürece?

Şu anda hiç kimse yok. Oslo hakkında da bilgileri vardı ama direkt taraf olarak görüşmelere katılmadılar. Talabani’nin o ilişkilerin sağlanmasında, zeminin oluşmasında rolü vardı. O kadar. Oslo’da edinilen tecrübenin İmralı sürecine katkısı var. Ancak her şeye rağmen, Biz geri dönülmeyecek noktadayız” diyemiyoruz.

En önemli engel nedir?

Başkan’ın önünün açılması psikolojik olarak bizim cenahı çok rahatlatır. Sürece güven artar. Halk, “Devlet bunu yapıyorsa demek ki gerisi gelecek” der. Geçen senenin başında BDP’li bir parlamenter heyetinin gitmesi çok önemli etki yaptı. Bu da yoktu Oslo’da.

Hükümet neden bu kadar yavaştan alıyor? Seçimler yüzünden mi?

Seçimle ilgili olduğunu sanmıyorum. Kamuoyundan sürece destek var. “Acaba temel konularda taviz vermeden Kürtleri entegre ve asimile edebilir miyim” anlayışı hâkim sanki.

Öyle diyorsunuz ama Başbakan’ın tabanında dahi bir kuşku var. Tam da görüşmeler şeffaf olmadığından...

Dokuz-on aydır cenaze kalkmıyor, bu çok önemli olay. Başbakan’ı, bütün herkesi çok rahatlanan bir durum. Barış sürecini daha cesaretli bir biçimde savunabilse inanın CHP tabanından da kendine destek bulur. Kendi partisindeki itirazları kat kat aşacak kadar destek bulur. Keşke Türk annelerini, gerilla annelerini biraraya getirip, televizyonlara çıkartıp konuştursalar. Bunların hepsi barış zeminini güçlendirir. Neticede, bize göre ortada bir mutabakat var ve bu mutabakata göre birinci ve ikinci aşamayı bitirmiş olmalıydık. Üçüncü taraf bu tür şeyler için lazım. Ben bir şey söylüyorum, karşı taraf başka bir şey söylüyor (mutabakatın işleyişine ilişkin demek istiyor). Hakemlik şart.

Artık askerin etkisi daha az.

Oslo sürecinde de asker eskisi kadar güçlü değildi ama şu anda etkisi daha da az. Vesayetin kırılması önemlidir. En önemli kazanım karşılıklı ateşkes yaşanması. Bunu kendi tabanımıza da söylüyoruz.

Erdoğan’ın başkanlık arzuları da kafalarda İmralı sürecine ilişkin bulanıklık yaratıyor.

Demokratik bir ülke istiyoruz. Bu, net. Kimsenin vesayet sistemi oluşturmasının payandası değiliz. Birileri diktatör olmaya kalkarsa en çok bizler çekeriz o tür şeylerden. Irak’taki, Suriye’deki, İran’daki durum ortada. Türkiye’de tek partili dönem gözler önündedir. Bizim için temel mesele parlamenter sistem veya başkanlık sistemi değil, bizim için temel mesele demokratik anayasa var mı yok mu. Erdoğan zaten şu anda her istediğini yapıyor yaptırıyor. Tekçilik şu anda var.

Yeni anayasa çalışmaları başarısızlıkla bitti.

Çok kötü oldu. Burada suç, hata var ise iktidar partisindedir. Demokratik öneriyle gelmedi. Bizim önceliğimiz demokratik anayasa.

CEMAAT- İKTİDAR KAVGASI

Gülen hareketine yakın medyada dershane meselesinin İmralı mutabakatının bir parçası olduğu iddia ediliyor. Doğru mu?

Diyorlar ya Oslo’da konuşuldu. Bizim işimiz gücümüz yok mu hükümet ile cemaat arasındaki meseleyi tartışacağız. Bunu söylemek, abesle iştigâl etmektir. Bizim hükümetle cemaat üzerinden konuşacak hiçbir şeyimiz yok. Cemaatin politikalarını beğenmiyoruz. Onların bizde oluşturdukları kanaat, sürece karşı oldukları yönünde. KCK operasyonları, yaptıkları açıklamalar. Hepsini yan yana koyduğumuzda bu kanaat oluşuyor.

7 Şubat’ta Hakan Fidan’ın ifade vermek için savcılığa çağırılması da bunun bir parçası mı?

O tarihte süreç zaten kesilmişti. Oradaki mesele süreci sabote etmek değil, suçlu arayışıydı. Yani Hakan Fidan’ı tasfiye etmek, hükümeti zor durumda bırakmak hamlesiydi. Cemaat devlet içinde paralel devlet oluşturdu. Bunu hiçbir iktidar kabul etmez. Mesele dershane olayı değildir. Cemaat’in geldiği nokta itibarıyla hükümet rahatsız. Askerden tutun tüm devlet rahatsız. Hanefi Avcı’nın kitabını okuyunuz, anlarsınız rahatsızlığı.

Kim daha güçlü konumda?

Bence hükümet güçlü konumda.

Cemaat seçimde CHP ile ittifak yapabilir mi?

Olabilir. DSP ile yapan CHP ile de yapar.

Ya siz?

HDP (Halkların Demokratik Partisi) o konuda tutumunu netleştirdi. Kapıları açık bıraktı ama sanmıyorum olsun.

Cemaat size el uzatsa, o eli alır mısınız?

Biz Türkiye’de yaşayacağız, o ülkede ağırlığı olan her kim varsa herkesle iyi geçinmek isteriz. Kimseyi inkâr etmiyoruz. Cemaat de Türkiye’nin bir gerçeği. Bu konularda kimseye kapıyı kapatmıyoruz. Birisi eli uzatınca elbette birbirimize söyleyecek şeylerimiz olur.

Cemaatle diyalogun barışa katkısı olur mu?

Olurdu, her zaman da olur. Cemaat’in her zaman bir gücü var. Nasıl sabote edebiliyorsa o kadar da katkı yapabilir.

Hakan Fidan bir memur. Şahıslar üzerinden değerlendirme yapmak sağlıklı olmamakla birlikte sizce Hakan Fidan figürünün barışa somut katkısı olmuş mudur?

Evet. Olmuştur.

Nasıl?

Bu kadar yeter...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.