'Uğradığım polis işkencesinin tanıklarını arıyorum!'

Ankara’da 2 Haziran tarihindeki Gezi Parkı protestoları sırasında bisikletiyle gezerek olayları fotoğraflayan, gazdan ve polis şiddetinden etkilenen vatandaşlara yardım eden genç kadın, yemek yediği mekana giren polislerce darp edildi. Yanında bulundurduğu bisiklet kaskını gören polislerden “eylemci olduğu gerekçesiyle” yarım saat boyunca işkence gören kadın, yaşadıklarını Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattı.

Fotoğraf / Söyleşi: Cankız Çevik / siddethikayeleri.com

Evladına bir fiske vurmamış olmakla övünen bir ailenin ikinci kız çocuğuyum ve aldığım eğitim bu durumun bir şans değil, hak olduğunu bana öğretti. Şiddeti yalnızca gazete kupürlerinde, filmlerde ve romanlarda görmüş olan, “karıncayı incitmekten dahi çekinmek” deyimindeki “dahi” edatından bile, nihayetinde karınca da bizim gibi bir canlı olduğu için rahatsızlık duyan birinin, günün birinde bazı insanların o ya da bu sebeple saldırısına uğrayacağını ve yediği ölümcül darbeler sonucu yerde dizlerini karnına çekmiş yatarken tir tir titreyeceğini tahayyül etmesi oldukça zordur. Empati yapabilir, başkalarının acılarını içselleştirebilirsiniz ama bu acıları kendinizin çekecek olması fikri hala sizin için çok uzaktır. 2 Haziran 2013 gecesine kadar durum benim için de tam olarak böyleydi.

2 Haziran’da kendiniz şiddetin öznesi haline gelene dek ne gibi olaylara tanıklık ettiniz?

Kuşağımızdaki umutsuzluğu ve boşvermişliği bir anda silip atan 31 Mayıs gününden itibaren sokaklardaydım ve gördüklerimi fotoğraflamaya çalışıyordum. Beni en çok etkileyen olay, Yüksel Caddesi girişinde kafasına gaz kapsülü isabet etmesiyle yaralanmış olan genç bir adamın çevresinde yaşananlar oldu. Genç adamın yakınında yüz kadar eylemci ve yirmi kadar polis vardı. Birkaç doktor kafası kanlar içinde olan o gence müdahale etmeye çalışırken, polisler bir anda yaralının yanına gaz bombası attı. O sırada çevrede bulunan eylemciler vandal değildi, belki bir kısmı vandalizmin anlamını dahi bilmiyordu ama eğer polisler kaçmasaydı o kalabalık onları linç dahi edebilirdi. Gaz bombası atıldığında doktorlar, insanlar, yerde yatan yaralıyı bırakıp kendilerini mi kurtaracaklardı? Hayır, o gazı atan tarafı uzaklaştıracaklardı elbette. Onları göndermek için de taş atmak gerekiyorsa o taş meşrudur, bu eylem de hala pasif bir eylemdir. Çünkü meşru müdafaa tam da böyle bir şeydir.

Eylemler boyunca en çok öne çıkan şey sokaktaki dayanışma ruhu oldu. Ankara’daki dayanışma ortamını nasıl betimliyorsunuz?

Sokakta yardımlaşma vardı, insanlık vardı, muhabbet vardı ve biz daha önce buna benzer bir şey görmemiştik. Binaların tepesinden atılan biber gazlarından göz gözü görmez hale gelmesine, bize soluyacak hava kalmamasına, her dakika insanların yaralanmasına rağmen mutluyduk. Keder içindeydik fakat umudun yeşerdiği yerde mutluluk da kaçınılmazdır. Her köşe başında gözlerimizin yanmaması için ellerinde limonlarla, antiasitle, sütle bekleyen yoldaşlarımız, yaralılarımıza anında ilkyardımda bulunan doktorlarımız, biber gazlarını havada yakalayıp onları imha ederek bizi koruyan fedailerimiz vardı. Muhabbet vardı. Varoş sayılan mahallelerde büyümüş oğlanlarla üniversiteli kızlar konuşabiliyorlardı. Yaşanan olaylar hakkında pek bir şey bilmeyenler ve apolitik olanlar bile bir şeylerin iyiye gittiğini içten içe sezebiliyorlardı. Olayların ilk günlerinde Kızılay ve çevresinde bulunan kimse bir ütopyayı yaşadığını inkâr edemez.

Bahsettiğiniz kesimler içerisinden hangisinde yer alarak sokakta var oldunuz?

Ben de bisikletimle gezerek insanlarla sütümü paylaşıyor, yaralıları fotoğraflıyor, ağlayan yaşlılara mendil uzatıyordum. Tanışıklığım bulunmayan insanlarla muhabbet edebiliyordum ve kimse bunu garipsemiyordu. Buna gerçekten alışkın değildik. Koşulsuz iyiliğe bir tek analarımızda tesadüf etmiştik. Bencil büyütülmüş, hayatımız “benim”ler ve “benim olsun”lar üstüne inşa edilmişti. Cehenneme gitmemek için arkadaşımıza dondurmamızdan bir ısırık vermek bizim için büyük fedakârlık sayılırdı. 2 Haziran’a gelindiğinde ise artık kimse gaz bombasından korkmuyordu çünkü biber gazına dayanılabildiğini ve o güne dek bize yabancı olan dayanışma ortamı sayesinde uğruna fedakârlıkta bulunulacak çok fazla şeyimiz olduğunu gördük.

2 Haziran akşamı neler yaşadınız?

Cebimde biraz para vardı ve orada parasız, acıkmış insanların da olabileceğini tahmin ederek ücretsiz dağıtılan kumanyalardan almaya gönlüm razı gelmedi. Yemek yiyebileceğim bir yer bakınırken Yüksel Caddesi’ndeki Tombiş’e girmeye karar verdim. On beş dakika sonra mekânın içi biber gazından nefes alınamaz duruma gelmişti. İçeride yemek yiyenler arasında yaşlı bir adam, toplamda ise dokuz on kadar insan vardı. Yaklaşık 10 çevik kuvvet polisi mekâna zorla girdiği sıra, içeri dolan gazın etkisinden hala kurtulamamıştık. Polis ağzından tükürükler saçarak dükkânı boşaltmamızı söyledi. Amacı o an direnmek olmayanlar bile istedikleri yerde yemek yemeye hakları olduğunu bildiklerinden, polisin sözlerine tepki vermediler ve belki de yanlış duyduklarını düşünerek oturdukları yerde kaldılar. Bu defa polis copunu rasgele sallayarak mekânı boşaltmamız için bağırmaya başladı. Yemek yiyenlerden biri orada yemek yemeye hakkı olduğunu söylediği için coplanarak dükkândan yaka paça atıldı. O an herkes durumun ciddiyetini fark etti; ben de koşarak uzaklaşmak için ayağa fırladım. Polislerden bir tanesi, “Ooo! Bir de kask takmış” dedi ve copla bacaklarıma ve belime vurmaya başladı. Mekândaki bir arkadaş, “vurmayın kıza” dediği için o da polislerin hedefi oldu. Onu en son gördüğümde yerde dizlerini karnına çekmiş, elleriyle kafasını korumaya çalışıyordu.

On kadar insanın arasından ilk sizi hedef almalarını neye bağlıyorsunuz?

Bence bunun tek sebebi bisiklet kaskı takıyor olmamdı. Faşizm kanlı elleriyle sizi boğazlamak için her zaman kendi gerekçelerini yaratır. Diğer herkes onlar izin verdiği için oradan kaçabildi ama bana müsaade etmediler. Bir anda dört polis her yerime, bazıları tüm gücüyle bazıları da öteki polisler tarafından ayıplanmamak için nispeten daha hafif bir şekilde vurmaya başladı. Daha çok bel, kol, bacak gibi bölgeleri hedef alıyorlar, bir taraftan da sürekli dükkândan çıkmamı söylüyorlardı fakat durmaksızın darp edilirken hareket edemiyor, ağlıyordum. “Ben bir şey yapmadım” diyerek, daha fazla vurmamaları için yalvarıyordum. Sonradan anladım ki tüm bu başımıza gelenler zaten kimsenin bugüne kadar bir şey yapmamasından, zulmün karşısında yer almamasından kaynaklanıyordu.

Beni içeride ite kaka savururlarken, bir anlık boşluklarından istifade edip beni görmeyeceklerine ya da görseler bile acıyıp görmezden geleceklerine dair bir ümitle sürünerek yan dükkanın içindeki masaların altına kaçtım. Daha bacaklarımı içeri çekmeye fırsat bulamadan bir tanesi ayak bileklerimden sürüyerek beni tekrar dışarı çıkardı ve ayağa kalkmamı söyledi. Ayağa kalktığımda yüzüme bir darbe indirdi ve dudağım ile yanağımın içini patlattı. Başım döndü ve yüzümden kanlar aktığını fark ettim. Kendimi yere atma fikri başından beri aklımdaydı ama yere düştüğümde tekmelenme ihtimali daha korkutucu geliyordu.

Sizi darp etmekten nihayet nasıl vazgeçtiler?

Yaklaşık yirmi dakikadır dayak yiyordum ve ayakta durduğum sürece de vurmaya devam edeceklerdi. Sonunda kendimi sere serpe yere bıraktım, güya ölü taklidi yapacaktım fakat şok bütün bedenimde karşı konulmaz bir titremeye yol açtığı için titremeye başladım. Madem titrememi engelleyemiyorum, bari sara krizi geçirdiğimi sansınlar diye tüm kaslarımı serbest bırakmayı akıl ettim. Bunun üzerine nispeten vicdanlı olan polislerden bir tanesi çantamı arayıp beni gözaltına almayı teklif etti. Bunu duyar duymaz içimi sonsuz bir rahatlama kapladı çünkü gözaltına alacaklarına göre beni öldürmeyeceklerini anladım. Suratınıza copla vuran adamların arasında kaldığınızı ve kurtuluşunuz olmadığını gördüğünüzde ölüm korkusu bedeninize tümör gibi yayılıyor.

Polislerin, sadece kask takıyor olduğunuz için hep birlikte size bu şekilde saldırmalarına daha sonra bir anlam verebildiniz mi?

Bana saldıran polislerin hepsinin muhakkak birer sebebi vardır. Suratımın sol yanına aldığım cop darbesinin yaratacağı kanlı ve morlu tablonun ressamı olan polis, ağabeyinin katil zanlısı olmakla itham ediyordu beni. Ağabeyini kimin öldürdüğünü bilmiyorum fakat bu adamın çektiği acıyı birilerine ödetmesi fikri kulağa olağandışı gelmiyordu. Biri de geceleri evinde uyuyamamasının, çocuklarını görememesinin sebebi olarak görüyordu beni. Bir ötekisi, “kız başıma” orada bulunduğum için bağırıyordu. Diğeri, kendilerine taş attığımı söylüyordu. Sonuncusu ise onlara küfür ettiğimi iddia ediyordu. Ve hepsi de hiç durmadan vuruyordu… Onların gözünde ben bir kadın, bir insan, hatta bir canlı bile değildim. Bir simge, bir sembol, bir sebeptim.

Nihayetinde oradan kurtuluşunuz nasıl oldu? Gözaltına alındınız mı?

Gözaltına alındım ve kısa bir süre içerisinde adli tıbba götürüldüm ama henüz tüm morluklarım ortaya çıkmamıştı. Üç gün sonra morluklar daha belirgin hale geldiğinde Gazi Hastanesi’ne giderek bir başka darp raporu daha aldım. Karakolda bana Gezi Parkı olaylarına katıldığım için terörle mücadele şüphelisi olarak alındığıma dair bir kâğıt imzalatmaya çalıştılar ama imzalamayı kabul etmedim. Darp edilip gözaltına alındığımda ne sokakta yürüyordum, ne de eylemcilerin arasındaydım. Sadece bir kafede oturmuş yemek yiyordum. Yani istediğimiz yerde istediğimiz yemeği yemek kadar basit bir özgürlük bile başkalarının kararına bağlı.

Bahsettiğiniz belgeyi imzalatmak için zor kullandılar mı?

Oldukça kötü durumda olduğum için beni rahat bıraktılar ama başkalarına kâğıdı çabuk okuyup imzalamaları için kızıp baskı yapıyorlardı. Onlara, “Sizin yüzünüzden ifade vermek için dışarıda bir sürü insan bekliyor, o kadar okuyacak ne var” diyorlardı ama beni rahat bıraktıkları için metnin tamamını okuyabildim ve imzalamamaya karar verdim. Bunun üzerine, “İmzalarsan hemen çıkar gidersin yoksa sabaha kadar avukatının gelmesini beklersin” dediklerinde ben de bekleyeceğimi söyledim. Sonunda, “‘İmzalamaktan imtina ederim’ diye yazıp imzala, çık git” dediler, ben de öyle yaptım.

Bu sırada dudağım tamamen şişmiş, sağ gözüm kapanmıştı o yüzden polisler bile “Sana ne oldu böyle?” diye soruyor, beni çevik kuvvet polislerinin dövdüğüne inanmak istemiyorlardı. Sanki ben koca dayağı yemiş de karakola gelmişim gibi, “Sana neden yapsınlar ki böyle bir şeyi?” diye soruyorlardı. Sanıyorum görünüş olarak kendi halinde biri gibi duruyorum. Örgütlü bir tarzım olmadığı için benim neden dayak yiyebileceğimi anlamadılar ama bu süreçte öyle bir ayrım kalmadı zaten. İnsanların anlaması gereken de bu; kendi halinde, naif, sevimli bir kadın olarak görünebilirsiniz ama bu, yaşanan şiddetten payınızı almayacağınız anlamına gelmez.

Avukatınızla nasıl iletişime geçtiniz? Nasıl bir hukuki süreç başlattınız?

Kuğulu Park İnisiyatifi’ne yaşadıklarımı anlattığımda bana çoğu akşam parka Ankara Barosu’ndan avukatların gelip gittiğini söylediler. Bir akşam avukat geldiğinde bana da haber verdiler ve beraber dava dilekçemi yazdık. Olayın ertesi günü yemek yediğim Tombiş isimli mekândan kamera kayıtlarını istemeye gittiğimde bana polisin savcılık kararıyla kayıtları aldığını ve bu işe bulaşmak istemediklerini söylediler. Oysaki herkes bana savcılığın bir günde böyle bir karar çıkartamayacağını söyledi. Yani ya mekân yalan söylüyordu ya da polisler yalan söyleyerek, herhangi bir karar göstermeden ertesi gün gelip kayıtları almıştı. Darp raporlarım var ancak görüntüleri alamadığım için davamı güçlendirmek adına, o gün orada bulunan sohbet etme imkânı bulduğum iki arkadaşın şahitliğine ihtiyaç duyuyorum. Umarım bir şekilde bana ulaşırlar.

Yaşadıklarınızdan sonra herhangi bir psikolojik destek almaya başladınız mı?

Bu olayın elbette psikolojik tedavi görecek kadar üzerimde etkisi kaldı ama sanıyorum ki içine kapanık bir insan olmam sebebiyle psikolojik destek almayı tercih etmedim. Uğradığım şiddeti anlatmaktan hoşlanmıyorum; kaçmayı, unutmaya çalışmayı tercih ediyorum galiba. Duygularımı yazmak veya bu röportajı vermek de kendimi daha iyi hissetmemi sağlıyor. Aslında dışarıda tencere tava çalınması bile bana yanımda birilerinin olduğunu hissettiriyor, o eylemlilik güven veriyor. Şu an pek çok parkta yapılan forumlar da o geceyi boşa yaşamamış olduğumu gösteriyor. Yaralarımızın kapanması belki yüzlerce yıl sürecek. 31 Mayıs okyanusta bir su damlasıydı ama okyanus da su damlalarından oluşur zaten…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.