'Toplumsal planda 'Balkanlaşma' ile siyasal planda 'İsrailleşme' tehlikesi yükseliyor'

 Cizre’de devletin ‘İsrailleşmesi’ tecrübesini gördük. Türkiye’nin geleceği konusunda devlet ve hükümet merkezinin kendisini nasıl örgütlediğini göstermektedir. Türk yönetim geleneği ile Arap tecrübesi Kürtler bakımından açık bir iflas yaşamıştır. Yeni bir hukuk ve adalet alanı inşa edemezsek, ‘Balkanlaşma’ sürecinin tamamına ereceğini görmek için müneccim olmak gerekmez.”



İnci Hekimoğlu / Demokrat Haber

Demokrat Yargı Derneği Eş Başkanı Orhan Gazi Ertekin’le yaptığımız röportajın ikinci ve son bölümünde, 1 Kasım seçimlerine, süren güvenlikçi politikaların yol açacağı sorunlara ve AKP’nin seçim taktiklerine ilişkin Ertekin’in değerlendirmelerini okuyacaksınız.



1. BÖLÜM Orhan Gazi Ertekin: Cizre devlet suçlarına tipik bir örnektir

2. BÖLÜM

- Dış basında giderek ürkütücü değerlendirmeler ağırlık kazanmaya başladı. Türkiye’nin Suriye’ye benzemesi ya da anayasal sistemin askıya alınma ihtimali gibi…  Bu ihtimalleri mümkün görüyor musunuz? Anayasal sistemin askıya alınması kime ne kazandırır?

Anayasal sistemin askıya alınmasına çok alışığız biz. Hatta genellikle anayasasız yönetildik diyebiliriz. Olağanüstü halleri ardı ardına sıralarsanız Türkiye’nin pek az olağan hal yaşadığını görürsünüz. Buna karşılık bazı anayasal geleneklerimiz oldu o kadar. Bu nedenle de Türkiye’deki demokrasi mücadelesi, çok garip bir durum olarak hep eleştirdiğimiz anayasal sistemin işletilmesi talebi üzerinden ilerleye geldi. Sağ muhafazakarlar veya sağ liberaller ise bizden daha arsızdı bu konuda. “Anayasayı bir kez çiğnemekten bir şey olmaz”dan  “Sistem değişmiştir. Anayasayı da buna göre değiştirmek kalmıştır”a kadar uzanan bir işlevsel-pragmatik mücadele hattında ilerlemişlerdir.

Türkiye sağı anayasal mücadelesinde pragmatik bir hatta ilerlerken Türkiye solu ise karşı koyduğu bir anayasanın uygulanması için nefesi tükene kadar karşı koymaktadır. Türkiye solunun bunun üzerine düşünmesi gerekir ve bu durum onun politik etkinliğinin aşırı “hukuki” ve “anayasal” bir cephede sıkışıp kalmasına yol açmaktadır. Erdoğan’ın hukuk ve anayasa üzerine demeçlerini “sizi bağlamayan hukuk bizi neden bağlayacak olsun ki?” diyecek açık sözlü politik aktörlere de rastlanılabilir. Rastlanılmalıdır. Böylece Erdoğan’a karşı korkutucu hatıralarını taşıdığımız bir “anayasal gelenek” cephesi açmadan da demokrasi mücadelesi vermemiz mümkün olabilir gibi sanki?

- MHP ve AKP tabanı ile sahaya sürülen ırkçıların, tüm Türkiye için en azından  “Sıkıyönetim” koşulları yarattığını düşünüyor musunuz? Bir siyasi partinin bundan umacağı fayda ne olabilir?

Burada bazı doğrularla bazı yanlışları birbirine karıştırma tehlikemiz var ki, çok özel bir dikkat göstermeliyiz buna. Bir defa MHP’nin ideolojik-politik köklerinde “asayiş” meselesi ile ilgili paramiliter bağını hatırlamamızda bir sakınca yok. Nihal Atsız’ın öz kardeşi Nejdet Sançar daha 1950’lerdeki “Orhun” dergilerinde “komünistlerin başkaldırma pratiklerindeki asayiş” problemine dikkat çekerek, Türkçüleri bu asayiş sorununda görevli kılmıştı. MHP’nin 1970’lerde sürekli sıkıyönetim talep ettiğini ve hatta sıkıyönetim ilan ettirmek için çeşitli eylemleri hayata geçirdiğini de bir bilgi olarak akla getirelim. Tam da bu noktada Maraş’ı hatırlayalım. Evet. Bunlar doğru.

MHP’NİN GEÇMİŞİNİ HATIRLATAN ERDOĞAN’IN ÇIKARLARIDIR

Ama bakın daha üç ay öncesine kadar MHP ile HDP’lilerin birbirleri ile yakın konuşma mesafesinde kaldıklarını hatırlamıyor olamayız değil mi? Hatta bazı MHP’lilerin HDP’ye oy verdiğini?  Ondan önce MHP’liler ile HDP’lilerin Gezi’de elele birbirlerinin bayraklarına yol açtıklarının sevinçle karşılanmadığı da söylenemez.

Bence burada öncelikle düşünülmesi gereken şey daha dünü unutup çok daha eski geçmişi hatırlamamıza neden olan şeyin ne olduğudur? Ya da kim olduğudur? Ben bize bunu hatırlatan şeyin ve kişinin bizzat Erdoğan ve Erdoğan’ın çıkarları olduğu kanaatindeyim.

- 1 Kasım seçimleri bu koşullarda yapılabilir mi? Yapılırsa sonuç ne olur?

Bakın bu meseleye, Marx “Fransa’da Sınıf Savaşları” kitabında değinmiş ve seçim sonuçlarının egemen olanların çıkarlarına uygun biçimde çıkmadığında egemenliğin anayasa ve genel oya karşı sağlamlaştırılması yolunun tercih edildiğini söylemişti. Şu mealde bir şey diyordu hatırladığım kadarıyla; “Oy verme davranışı akla uygun olana, yani egemenin çıkarlarına uygun olmadığı andan itibaren anayasanın ve genel oyun ne anlamı var? Bu halde düzenin anayasa ve genel oya karşı sağlamlaştırılması gerek.” Marx’ın tespiti 7 Haziran sonrası politik durum açısından oldukça öğreticidir. 7 Haziranda ortaya çıkan “genel oy manzarası” Erdoğan ve AKP iktidarını kendisini halka karşı örgütlemek zorunda bırakmıştır. Dolayısıyla, 1 Kasım’da seçim yapılsa bile bu seçimin Erdoğan ve AKP’nin egemenliğine uygun olarak çıkması için her şey yapılacaktır.

Eğer yine AKP egemenliği çıkmazsa, AKP’nin kendisini halka karşı daha sert ve şedit bir biçimde örgütlemesi gerekecektir. Dolayısıyla, seçimi yaptırıp yaptırmamak kararını verecek olan AKP’dir ki; şu sıralar bunun için her türlü olumlu ve olumsuz hazırlıklara ilişkin planlar hazırlanmıştır…

- Türkiye’deki iç dinamiklere de bakıldığında, sizce Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor?

Birkaç farklı noktada cevaplayacağım. Bu soruyu öncelikle negatif haliyle cevaplamak isterim. Bir defa, Türkiye’yi içine girdiği krizden kurtaracak olan şey bir “seçim” değil. Herhangi bir koalisyon da ülkeyi düze çıkaracak bir politik kaldıraç noktası olamaz. Bundan sonra daha çok seçim yapacağız ve daha çok koalisyon meselesini konuşacağız. Başkanlık veya başka bir hükümet sisteminin de yaşadığımız kriz ile bir alakası yok. Erdoğan başkanlığı anayasallaştırsa bile “başkanlık” yapabileceği bir siyasal düzen ortada yok. Çünkü, yaşadığımız kriz geçici bir siyasal kriz değil bir devlet krizidir. Kökleri de çok eskilere dayanmaktadır. Bu krizin 1990’ların başından itibaren derinleşmesinin temel sebebi ise Kürt ayaklanmasıdır.

Siyasal düzen bakımından aşama aşama gidersek; Bu devlet krizine mesafesi bakımından Erdoğan’dan başlayalım; Türkiye’de bugün geleneksel “milli merkez”în giderek büyümekte olduğunu görüyoruz. Erdoğan, 2005’ten itibaren terk etmeye başladığı “milli” merkeze yeniden döndü. Tam olarak 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra  yeni bir politik konum almak zorunda kaldı. Çünkü son on yıldır aldığı politik konumlar ve ittifaklar ciddi bir “risk” barındırıyordu. Ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisi karşısında daha önceden hiç ittifak yapmamış bir MHP-CHP koalisyonu oluştu. Bu durum Erdoğan’ın geleneksel “merkez sağ”ın kitle tabanından tamamen kopması anlamına geliyordu.  Buna karşılık yeni milli merkez içinde iki şey Erdoğan’ı korumaktadır. Birincisi muhafazakar sağın geleneksel zemini onun “baba ocağı”dır. İkincisi ise “milli merkez”in Erdoğan için MHP’den CHP’ye kadar uzanan geniş bir alanda ittifak imkanı barındırmasıdır.

Toplumsal şiddet ve siyasal şiddetin örgütlenmesi bakımından analize devam edelim mi? Bence bugünlerde, Türkiye’de toplumsal planda “Balkanlaşma” ile siyasal planda “İsrailleşme” tehlikesi yükselmektedir. Türkiye, etnik-kültürel çatışmaların bütün temel çatışmalara başat geldiği bir Balkanlaşma tehlikesi ile karşı karşıyadır ve bu durum olağanüstü ve toplu şiddet gösterilerini beraberinde getirir. İkincisi ise İsrailleşmedir ki bunun bir yanı son on yıldır PKK’ya karşı geliştirilen Askeri ve Politik stratejinin halktan uzak “üsler”, başka deyişle “kalekol”lar yaratılması ile ilgilidir.

BU STRATEJİNİN SONUCU YEREL HAYATIN DÜŞMANLAŞTIRILMASIDIR

Geleneksel karakol sistemi, halka kolaylıkla ulaşabilir ve belirli bir iletişim kurabilir bir mekan tasarımına dayanıyordu. Buna karşılık, kalekollar, o coğrafya içindeki bütün bir beşeri toplamın “yabancı” ve “düşman” mesafesinde tutulması algısına dayanıyor ve asıl olarak da “güvenlik” ihtiyacına vurgu yapıyor. Böyle bir askeri ve politik stratejinin açık sonucu halkın terk edilmesi ve yerel hayatın “düşmanlaştırılması”dır. Bu İsrailleşmenin bir yönüdür. Diğer ve daha tehlikeli yönü ise “nokta operasyonları”nın yerini “bölge kontrolü”ne dayalı bir genel savaş mantığının almasıdır. Böyle bir durumda ortada “sivil” olmaz. Bütün siviller askeri taraflardan birisi olarak algılanır ve özellikle giderek yerel halka yabancılaşan görevlilerin şiddet patlamaları ile sonuçlanır. Cizre’de devletin işte böyle bir “İsrailleşmesi” tecrübesini gördük.

Tüm bunlar, Türkiye’nin geleceği konusunda devlet ve hükümet merkezinin kendisini nasıl örgütlediğini göstermektedir.

-Çözümün temelleri nasıl atılabilir peki sizce?

 Eğer Türkiye’nin bu süreçlerini yaşamasını istemiyorsak kapsamlı bir yeniden inşa hareketini başlatmak gerekiyor. Bir defa, Ortadoğu’da farklı etnik kültürel gruplar arasındaki ilişkinin tanzim edildiği üç büyük gelenek, ciddi tahribatlar yaşamaktadır. Türk milliyetçiliği, Arap milliyetçilikleri ve ‘Fars Aklı’ tarafından belirlenen geleneksel hukuk, farklı etnik kültürel grupların ortak ve eşit yaşamına müsaade edemeyecek kadar dar siyasal temellerde ilerliyordu. Burada Fars aklı ve coğrafyasının daha geniş bir kabul biriktirdiğini kabul etmek gerekir. Geçenlerde İran Cumhurbaşkanı Ruhani Kürt Özerk bölgesine gitmiş ve “Biji Kürdistan” sloganı atmıştı. Buna karşılık Arap milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği hala “ne Kürt sorunu canım. Çözdük her şeyi” havasından çıkamıyor. Bence İran’ı bir tarafı bırakırsak, Türk yönetim geleneği ile Arap tecrübesi Kürtler bakımından açık bir iflas yaşamıştır ve yeni bir hukuk inşa etmek kaçınılmazdır. Eğer yeni bir hukuk ve adalet alanı inşa edemezsek Türkiye’nin “Balkanlaşma” sürecinin tamamına ereceğini görmek için müneccim olmak gerekmez.

ÇÖZÜM SÜRECİ NİTELİK DEĞİŞTİRDİ

- “Çözüm süreci”nin AKP ile birlikte yeniden başlama olasılığı kaldı mı? Ya da kısa dönemde, bunca cenazeden sonra bir “çözüm süreci” başlayabilir mi?

Çözüm süreci, AKP ve Erdoğan ile başlamış bir süreç değil, 1993 yılından itibaren yaklaşık olarak 20 yıldır “çözüm süreci”nin içindeyiz  ve Kürtlerle barışıyoruz. İlk olarak Özal başlatmıştı. Arkasından Öcalan ve Örgüt Karargahı ile doğrudan ya da dolaylı biçimde görüşmeyen tek bir iktidar unsuru kalmadı. Biliyoruz ki; 28 Şubat generalleri de müzakere yürütmüşlerdi. Erdoğan bu “çözüm süreci”ni aynen devam ettirdi ve bundan sonra kim gelirse gelsin “çözüm süreci” kesin olarak devam edecek.

Bunu birkaç nedenden dolayı söylüyorum. Birincisi “Kürt meselesi” 19.yy’nin sonundan 1990’lara kadar ulaşan bir “sorun”dur ve temelinde dil, vatan ve kültür sorununun sınıfsallaştırılması süreci yatar. Buna karşılık 1990’lardan itibaren “Kürt meselesi” yerini “Kürt çözümü”ne bırakmıştır. Bu dönemle beraber bir defa “Kürtler”in varlığının kabulü, hem ulusal hem de uluslararası bir sağduyuya dönüşmüştü. Kürtlerin, İran hariç diğer ülkelerin yekpare hayatının içine kolaylıkla dahil edilemeyeceğini öğrendik, “isimsiz” olarak terk edilemeyeceklerine ve  tabii ki ciddi bir direnç gösterdiğine şahit olduk. Bu durum Kürtlerin bir vatan ihtiyacında olduğunun ve dahası bu ihtiyacı yöneten örgütlerin de Barzani ve PKK hareketleri olduğunun iyice belirginleşmesine ve herkes tarafından tanınmasına yol açtı.  Böylece, Kürt meselesi, 1990’larla beraber bir “Kürt öznesi” çıkarmış ve “Kürt meselesi” de “Kürt çözümü”ne  evrilmiş oldu. Yani, artık sadece iktidarların tanımladığı ve sürekli olarak kendilerine “ödevler” verdiği  bir “Kürt meselesi” yok. Aynı zamanda iki “taraf”ın olduğu, diğer tarafın istek ve iradesinin tanındığı bir “çözüm süreci” var.

İki tarihsel durum arasındaki en önemli fark budur ve Türkiye açısından bu nesnel durum 1990’ların başında oluşmuştur. Bugün de Kürt çözümünün tam içindeyiz ve görünen o ki bir yirmi yıl daha Kürt çözümü sürecek ve biz barışmaya devam edeceğiz.

Bu nasıl barış? Çok şiddetli savaşlar yaşanıyor?

 “Barış” daima ikili bir anlama sahip olmuştur. Birincisi bir savaşsızlık hali iken ikincisi bir “düzen”(pax) halidir. Bir yeni düzen inşa edilene kadar da savaş ve savaşsızlık hallerinin iç içe geçtiği bir süreci yaşamak durumunda kalacağız. Bugünkü savaş tarafların “barış masası”nda daha avantajlı bir konum elde etmek için yapılıyor. Bu anlamda savaşın nedeni ne Erdoğan ne de PKK’dır. Bizzat içinde bulunduğumuz barış sürecinin mantığından kaynaklanır. Bunu bir iltifat olarak kabul etmeyin lütfen. Ama her iki taraf da “barış”ın her iki anlamına uygun olarak “barışıyorlar” ve daha da barışacaklar!

“Bizler savaşa doğrudan gitmediğinde utanç duyan bir ‘Romalı’ değiliz. Şerefi de utancı da aşağıdaki yoksul çocuklarına reva gören bir savaş politikası geleneğimiz var. Bu açıdan Irak’ın Saddam’ı ve Libya’nın Kaddafi’sinin savaş geleneğine de yakın sayılmayız. Her ikisi de savaşlarını aynı zamanda kendi çocukları ile yapmışlardı.”

Bunun gencecik Türk ve Kürt çocuklarının bedenleri üzerinden yapılıyor olması ise hüzün veriyor. Bizler savaşa doğrudan gitmediğinde utanç duyan bir “Romalı” değiliz. Şerefi de utancı da aşağıdaki yoksul çocuklarına reva gören bir savaş politikası geleneğimiz var. Ne kendisi ne de çocukları savaşan Erdoğan’ın “karaktersizliği” şehit yakınlarına bahşetmesini hatırlayalım. Bu açıdan Irak’ın Saddam’ı ve Libya’nın Kaddafi’sinin savaş geleneğine de yakın sayılmayız. Her ikisi de savaşlarını aynı zamanda kendi çocukları ile yapmışlardı. Fakat, Erdoğan, bu geleneklere çok uzak. Bu nedenle de içinde bulunduğumuz “barış süreci” veya “çözüm süreci”nde insanların kolaylıkla harcanmasına yol açıyor. Tarafların barış masasına yeniden döneceklerinden hiçbir kuşkum yok. Bu ülkeyi kim yönetse aynı şeyi yapacak. Ama ara ara masayı devirmeden ama masaya daha avantajlı oturmanın yollarını bulmaya çalışacaklar her iki tarafta.

-Herkes büyük bir umutsuzluk içinde, ülkeden kaçmayı düşünenler, siyasetten nefrete dönüşen apolitik bir hal,  adalet istemekten vaz geçmeye doğru uzanan bir kayıtsızlık vs. vs. Ne olacak bu hal?

Evet. Neredeyse herkes siyasetten ilgisini çekiyor. Adalet talep etmenin de anlamsız-işlevsiz olduğunu her gün daha çok düşünüyor. Bu harala güreleden kaçıp domates, çilek yetiştirmek istiyor.  Her şeyi kanıksamaya başlıyoruz. Fakat bir defa kaçarak kurtulmak mümkün değil. Tevfik Fikret ve Rıza Tevfik gibi kendi özerkliklerini kabul ettirmeyi başaran aydınlar da Yeni Zelanda’ya yerleşme planı yapmışlardı. Fakat, hayat onları daha çok siyasetin içine doğru itti.

ŞEHZADE KORKUT YAVUZ’DAN KAÇAMADI, BİZ DE KAÇAMAYIZ

Siyaset içindeki hakkından feragat ederek şiir yazıp domates yetiştirme hayalinin de boş olduğunu Şehzade Korkut’tan bu yana pek iyi biliyoruz. Pek güzel huylu ve karakter sahibi bir şahsiyet olan Şehzade Korkut, kardeşi Yavuz’a “kendisinin siyaset hakkından feragat ettiği”ni taahhüt etmiş ve köşesine çekilmişti. Yavuz buna hiç inanmadı.

İktidar ve güç açısından sizin “domates yetiştirme” veya “yurt dışına çekilme” taahhüdünüzün hiçbir anlamı yoktur ve sizi bundan dolayı rahat bırakması için bir neden de yoktur. Tıpkı Şehzade Korkut’un Manisa’dan bugünkü Antalya Korkuteli’ne kadar aylarca takip edilip ekmek almak için köylüye sattığı o güzel atından izi sürülerek bulunup öldürülmesi gibi.  Tıpkı Yavuz gibi iktidarlar da daima peşimizdedirler. Feragat etsek de, karışmamayı taahhüt etsek de kaçamayız. Domates-çilek yetiştireceğimiz garantisi versek de bizden daima işkillenir. Bu nedenle de kaçmamamız tersine üstüne gitmemiz gerekir…

Röportajın ilk bölümü: Orhan Gazi Ertekin: Cizre devlet suçlarına tipik bir örnektir

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.