‘TC değil Breivik Cumhuriyetiydi’


Gülşen İşeri / Demokrat Haber İstanbul

 

1990’lı yılların ilk yarısı... Diyarbakır sıradan bir kentin ötesinde güneş battığında korkuyu giyen bir kent oluveriyordu. Güneş batmadan evine ulaşanlar şanslıydı, güneş battıktan sonra ise evine dönemeyenlerin sayısı azımsanmayacak durumdaydı. Dönemin kontrgerillaları iş başındaydı, evlerinin önünden, Diyarbakır’ın dar sokaklarından alınıp ağır işkence odalarında kaybedildiler. Bazen de işkence odalarına gerek duymadan boş arazilerde elleri, ayakları ve gözleri bağlanıp kurşuna dizildiler, Diyarbakır’da ve Türkiye’nin pek çok bölgesinde!

 

Geçtiğimiz aylarda Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) milletvekillerine ve gazetecilere faili meçhul cinayetlere ilişkin rapor dağıttı… Rapor nasıl bir ülkede yaşadığımızın bilançosunu hatırlatıyordu.

 

Rapora göre, 1990-2011 yılları arasındaki toplam faili meçhul cinayet sayısı bin 901. Faili meçhul cinayetlerin en yoğun yaşandığı dönemler, 1992-1993-1994 yılları. 1990'da 11, 1991'de 31 olan faili meçhul cinayetler, 1992'dan itibaren tırmanışa geçiyor. 1992'de 362, 1993'te 467, 1994'te 423 faili meçhul cinayet gerçekleşiyor… Sonra bu diğer yıllara da sıçrıyor elbette.

 

Toplamda yargısız infaz, dur ihtarı ve rastgele ateş açma nedeniyle yaşam hakkı ihlal edilenlerin sayısı bin 684 kişi.

 

Başbakan Erdoğan her fırsatta “bizim dönemimizde faili meçhul cinayet işlenmedi” diyor ancak, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana tam 127 kişi faili meçhul cinayete uğrarken, 426 kişi de yargısız infaz, dur ihtarı ve rastgele ateş açma nedeniyle hayatını kaybetti... Tüm bu süreçleri uzun uzadıya anlatsak sanıyorum bu sayfalar yetmeyecek.

FAİLİ MEÇHUL ZAMANI!

Bir dönemi yazmaya mutlaka bir şeyler vesile olur. Bir film izlerseniz, bir kitaptaki cümle belki, belki sokakta gördüğünüz bir insanın acılı yüzü, haberlerden saniyede geçen bir görüntü ama mutlaka bir şey vesile olur. Yazarken anımsarsınız, aslında hiç geçmeyen bir yaranın üzerine basmışsınızdır…

 

Faili meçhullere 1990’lı yıllara bir dönüş yapmama da Nazım Alpman’ın ‘Faili Meçhul Zamanı’ belgeseli vesile oldu…

 

2011 yılında çektiği belgeseli Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin (TGC) 2011 Yılı Geleneksel Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülleri'nde ve Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin (ÇGD) Yılın En Başarılı Gazetecileri yarışmasında En Başarılı Televizyon Belgeseli ödülüne layık görüldü. Alpman ödülünü yarın alacak… Bu iş ise Nazım Alpman’a göre gazeteciliğin yüz akı işlerinden biri.

 

Tanıklıklarıyla yapılan belgesel sizi, içinizi rahatsız ediyor, anlatılanlar yaşayanları bir kez daha o yıllara götürüp kimsesiz bırakıyor; savunmasız ve çaresiz.

 

Nazım Alpman da o yıllarda Diyarbakır’da gazetecilik yaptı. 20 yıllık birikimini 40 dakikalık bir anlatıyla sunarken, yaşadığı sıkıntıları ve orada gazeteci olmayı bir iki cümleyle özetliyor:

 

“90’lı yılların ilk yarısında saat 16-18 arası Diyarbakır’da, her gün iki kişi öldürülürdü, o saatlerde dışarı çıkılmazdı, insanlar bir işaret beklerdi. Ben o zamanlar muhabirdim, Diyarbakır Milliyet Bürosuna gittiğim zaman Ertuğrul Pirinççioğlu; Nazım bey dışarı çıkmayın, çıkarsanız da bizim çocukları almayın derdi, bu rutin haline gelmişti…”

 

‘Faili Meçhul Zamanı’ yaşanmışlıklarla da doğru orantılı, Diyarbakır’da gazeteci olmak, her gün bir kayıp ve ölüm haberiyle gazetecilik yapmak bugün yapılan işlerin sahiciliğini ortaya koyuyor… “O yıllara tanıklık etmemiş birine söyleseniz böyle bir iş çıkmaz ki” demesinin nedeni o Nazım Alpman’ın, yaşadığı, gördüğü hayatları 20 yıl sonra da olsa anlatıyor.

 

Kaldı ki o acıları yaşayanlara “hadi kameranın karşısına geç kaybını anlat” diyemiyorsunuz. Onu kameranın karşısına geçirirken o duyguyu iyi bilmeniz gerekiyor, belki de sessizce beklemeniz, sadece içinden geldiğini anlatmasını büyük bir sabırla beklemeniz gerekecek… O duyguyu bilmeden bu sabrı gösterir misiniz? Karşınızda ağlayan birine hala soru mu sorarsınız yoksa acısına ortak mı olursunuz?

 

Nazım Alpman bir haftada çekmiş belgeseli, artı 20 yıllık birikimle, tanıdığı bildiği hikâyelerin, acının peşine düştüğünde gazetecilik refleksiyle o yıllara yeniden dönüyor… ‘ Faili Meçhul Zamanı’ nasıl ortaya çıkmış özetle anlatıyor…

 

20 YILLIK BİR BİRİKİM

“1990’lı yılların ilk yarısında insanlar öldürülürken gazeteciler de izliyordu. Çünkü ilk Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu ‘basın Güneydoğu’yu milli maç gibi izlemeli’ diyordu…  Medya o zamanlar tüm yaşanılanları milli maç gibi izledi ve ağır sonuçları oldu”

 

Bu cümleler de Nazım Alpman’a ait, bire bir tanıklığından…

 

O dönemin çok parlak gazetecileri vardı diyor Alpman; “bunlardan biri de Celal Başlangıç; yaşanılan süreç çok ağırdı ama oraya giden bütün gazeteciler orada hak ihlallerini büyük oranda yansıttılar. Mesela Milliyet’in Diyarbakır bürosundaki gazeteciler direkt güvenlik güçleri tarafından ‘terörist’ olarak algılanıyordu. Cudi dağına gidip PKK’nin elindeki esir astsubayla röportaj yaptığına göre sen de teröristsin! Hâlbuki bu bir gazeteciliktir, gidip gözaltına alınmış ama karakolda bulunan bir gerillanın akıbetiyle ilgili de haber yapabilir ama o da aynı şeye yazılıyor, bu belgesel de böyle bir birikimin sonucunda ortaya çıktı, bir hafta gibi gözükse de 20 yıllık birikim var arkasında.”

 

2006 yılından beri İz Tv’de çalışan Alpman, daha önceleri biyografik belgeseller yapıyordu. Sonrasında toplumsal konuları işleyen belgesellere imza attı.

KANAYAN YARAYA DOKUNMAK

‘Faili Meçhul Zamanı’ ise bu toplumsal meselelerin en ağırı, en acısı, kanayan bir yara hala... Bu kanayan yarayı göstermenin zorluğundan da bahsediyor Nazım Alpman: Bu işleri yapacak başka arkadaşlar da var ama bunu yayınlayacak yönetici lazım, Coşkun Aral, Murat Toy, Vedat Atasoy, Ahmet Sargın gerekse de Digitürk’ün çok önemli katkıları oldu. Daha doğrusu bizi teşvik ettiler. 60 yaşındayız, iki ay önce Nazım Hikmet belgeseli yaptık, 80 yaşın üzerinde kişilerle konuştuk, bu bile bir şey, yarına daha değerli hale gelecek.

 

‘Faili Meçhul Zamanı’ da böyle bir imkân bulduktan sonra buluştu izleyicisiyle… Kimileri için gereksiz, hatırlanmak istenmiyor, unutulsun geçmiş deniliyor, kimileri için de bu acılarla baş etmenin yolu bu sürece dokunmak, kanasa da dokunmak tüm bu süreç bir daha yaşanmasın diye.

 

“Polonya’da bir dernek var, Savaş Acılarını Koruma ve Yaşatma Derneği, mazoşist değil insanlar, bu acılar yeniden yaşanmasın diye bunlar diri tutuluyor, Diyarbakır’daki çalışmalar da böyle, değerli çalışmalar var… Nereye giderseniz gidin hangi sivil toplum kuruluşuna, hepsinin duvarında kaybettiklerinin fotoğrafları var. Bu çok doğal sanki… “ diye anlatıyor Nazım Alpman bu acılarla baş etmenin yolu olarak.

 

KÜRT OLDUĞUMUZ İÇİN!

Tarihin karanlık günlerini anlatan Faili Meçhul Zamanı’na konuşan tanıklıklar ‘neden size’ sorusuna çok net bir yanıt veriyorlar: Kürt olduğumuz için!

 

Şeyhmus Diken ise o yıllarda takip edildiğini, bunu hissettirerek yaptıklarını anlatıyordu… Öldürülen onlarca kişinin yakını: Bir sabah gittiler bir daha dönmediler...! Bari bir mezarı olsaydı diyenler...

 

Evet, onlar Kürt oldukları için öldürülüyordu, kaybediliyordu, işkence tezgâhlarında JİTEM’in kurbanı oluyorlardı. Kürt oldukları için ‘öteki’ydiler, Kürt oldukları için üzerlerinden silindir gibi geçildiler.

 

Belgeselde itirafçı Murat Demir anlatıyor; faili meçhulün ilk kurbanı Vedat Aydın öldürülecekti. Halkı sindirmek için birkaç kişi indirme planlarını itiraf ediyordu. Doğuda herhangi bir kitlesel eyleme engel olmak için... Vedat Aydın öldürüldü, cenazesi binleri buldu; surlara yerleşti keskin nişancılar, Diyarbakır İl Jandarma Alay Komutanı İsmet Yediyıldız’ın talimatıyla halkın üzerine ateş açıldı… İtirafçı Murat Demir’in anlattıkları kanları donduruyordu; onca ölümlere, onca katliamlara rağmen bırakın geri püskürtmeyi, Kürtlerde öfke daha da bilenmişti.

 

Bir defa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Kürt öldürmek, Kürtlerin üzerinden silindirle geçmek her zaman yasal olmuştur diyor Nazım Alpman ve bu korku kültürünü, Kürtlerin üzerindeki bu yoğun baskının sonucunu özetliyor: Küçücük bir kediyi bile kovarsın kovarsın en sonunda kaçamayacak bir yere gelir ve tırnaklarını gösterir… Bu kadar senedir, Kürtleri hesapsızca vur, kır, öldür, as, hapiste işkence yap üstelik de bunu ilan da et sonra bir silahlı direniş çıksın, hepsini onun üzerine yık… Daha sonra da Kürtler isyan etti de; isyan etmeyip de ne yapsın!

 

BREİVİK CUMHURİYETİ

Aslında Kürtlerin üzerindeki baskı sadece 1990’lı yıllarla da sınırlı değil, söz Diyarbakır Zindanlarına geliyor, Nazım Alpman, “o kadar çok üzerlerine gittiler ki, Diyarbakır cezaevinden daha ağır bir şey olmaz. Zaten onu geçtikten sonra bak sizi mahvederiz, çok kötü şeyler yaparız diyorlar, yaptın zaten, bok yedirdin insanlara! Bu kadarı da olmaz! Filistin askısı, falan yasal kaldı, kollar kırılıyordu askıda ama buna razıydı insanlar; burada hem fiziki hem de kişiliğe saldırı vardı. Daha nasıl korkutacaksınız ki, “vururum” diyor. Bir sürü insan intihar da etti, kendinden nefret ettirdiler insanları, ayakta durabilecek olanlar ben zaten ölmüşüm varsa bir gücüm benim yerim de silahlı mücadele, orada onurlu ölürüm dedi nitekim de bu silahlı mücadele hareketi, birçok şeyi değiştirdi“ diyor.

 

Konuşmamız sırasında söz geçen Temmuz ayında Norveç'te biri bombalı iki ayrı saldırıda 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik’e geldi.

 

Nazım Alpman işte o yılları Breivik Cumhuriyeti olarak tanımlıyor: “Mesela 6 ay önce Norveç’te ortaya çıkan hasta ruhlu bir faşist bir adayı bastı, önüne geleni vurdu, dünya şok oldu, biz de şok olduk, aslında bizim şok olacak bir durumuz yok, o yıllarda devletimiz Breivik’ti zaten. TC değil Breivik Cumhuriyetiydi. Ve küçük küçük Breivikler o yıllarda herkesi vuruyordu… “

 

Kürtlerin her alanda baskıya maruz kaldığını anlatan Alpman, son dönemde milletvekilliğinin veto protestolarında bile bir kurban verildi diyor… 2011 yılında Türkiye’nin dört bir yanında yapılan protestolar kanlı bitmiş ve Halil İbrahim Oruç yaşamını yitirmişti.

 

GAFFAR OKKAN’I ORTADAN KALDIRDILAR

Diyarbakır’da bir başka faili meçhul de Gaffar Okkan’dı. Belgeselde o da unutulmamıştı. Onun da faili hala ortada yoktu; diğerleri gibi…  Diyarbakır’ın sevdiği bir polisti Gaffar Okkan. Nazım Alpman’a göre Diyarbakır’da Gaffar Okkan bazı şeyleri tersine çevirdi: Bir paradigmayı iflas ettirdi. ‘Kürtler sadık olamazlar, haindirler’i tersine çevirdi, bir tane cep telefonuyla, onun telefonu herkeste vardı çünkü, devletin en sert ucu olan emniyetten, bir adamı seviyorlardı Diyarbakırlılar; bir telefonla bunu halledebiliyorsak 15 yıldır neden bu halk bombalanıyor? Ve bunu tersine çevirdiği için Gaffar Okkan’ı ortadan kaldırdılar”

 

Gaffar Okan ortadan kaldırıldığında Mehmet Ağar dediklerini de anımsatıyor: Ağar “kusursuz bir operasyon” demişti. İyi olmuş demedi ama bu cümle altında gizli bir takdir vardı…

 

BU BELGESEL KÜRTLERE KARŞI KÜÇÜK BİR ÖZÜR

Faili Meçhul Zamanı belgeselini Kürtlere karşı bir özür olduğunu söylerken, yaşanılan döneme de bir özeleştiri olarak algılanmasını istiyor Nazım Alpman:

“Biz de bu ülkede yaşıyoruz, gazeteciyiz, diğer meslektaşlarımızın, üst düzey yöneticilerin gazetecilik dışı davranışları bizi aklamaz, özeleştiri metni olarak okunabilir bu belgesel, bu belgesel Kürtlere karşı küçük bir özürdür... “

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.