12 Temmuz 2017 Çarşamba 17:17
“Nuriye ve Semih için elimizden ne geliyorsa acilen yapmalıyız, kum saati işliyor”

Emre Orman - Soner Karabulut / Demokrat Haber

Bir gece yarısı çıkartılan KHK’larla işlerinden atılan ve “İşimizi Geri İstiyoruz” talebiyle direnişe başlayan, devamında süresiz açlık grevine giren akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça açlık grevlerinde 126. Günü geride bıraktılar. 50 gündür de tutuklular.

Onların taleplerinin kabul edilmesi ve serbest bırakılmaları için ülke genelinde destek açlık grevleri yapılıyor. Girdiği süresiz açlık grevinin 12. gününde olan TAYAD’lı (Tutuklu ve Hükümlü Aileleri ile Yardımlaşma Derneği) Mehmet Güvel ve bir haftalık açlık grevinde olan oyuncu Defne Halman ile 11 Temmuz Salı günü bir röportaj gerçekleştirdik:

MEHMET GÜVEL: HERKESİN YAPABİLECEĞİ ŞEYİ YAPMASI GEREK

-Kendinden biraz bahseder misiniz?

Mehmet Güvel: Adım Mehmet Güvel, TAYAD üyesiyim. 30 yıldır TAYAD içinde görev almış ve hala almaya devam eden biriyim. Bu 30 senenin 17 senesi, demokratik mücadele verdiğim için hapishanelerde geçti. Ülkemizde demokrasi mücadelesi, bedel isteyen bir mücadele. Devletin çizdiği sınırlar içinde değil, o sınırları zorlayarak yaptığımız eylemlerde gözaltına alınıp tutuklandım. 1995 yılında Buca ve İzmir hapishanelerinden çıktıktan 7 ay sonra İstanbul'a geldim ve tutuklandım. Ayrıca 1996 ölüm orucu gazisiyim.

- TAYAD, en başından beri Ankara Yüksel Caddesi’ndeki direnişinin içindeydi. Orada bu direniş için nasıl bir mücadele verdiniz?

Mehmet Güvel: TAYAD Nuriye ve Semih’in hiçbir zaman yanlarından ayrılmadı. Biz İstanbul TAYAD olarak dedik ki “tamam, TAYAD’lı Aileler Ankara’da direnişe destek oluyorsa bizim de burada direnişi büyütmemiz için bir şey yapmamız gerekiyor”.

Nuriye ve Semih’in istekleri bir an önce yerine getirilsin ve sağlıklarına kavuşsunlar diye bir süresiz açlık grevi ve çeşitli yerlerde destek açlık grevi yapılmasına karar verildi. Burada ilk gün toplantıda söylediğim gibi: “Nuriye ve Semih’in talepleri kabul edilinceye kadar, onlar hapishaneden çıkıncaya kadar, işlerine geri dönünceye kadar, onlar açsa ben de aç olacağım ve onlarla birlikte sonu ne olursa olsun ölüm dahi olsa süresiz açlık grevini sürdüreceğim.”

Direnişin 12. günündeyim ve aynı kararlılıkla bu direnişimi sürdürüyorum. Bu konuyla ilgili bana yurt dışından telefonlar geldi, onlar da Nuriye ve Semih için direniş yaptıklarını, açlık grevi yaptıklarını söylediler. Bu yönüyle direnişi geniş bir yelpazeye yayma çabalarımız sürüyor. Bu konuda herkesin yapabileceği bir şeyler vardır. Nuriye ve Semih’i bir an önce sağlıklarına kavuşturup onların taleplerinin kabul edilmesini çabuklaştırmak istiyorsak mutlaka bir şeyler yapmak gerekiyor.

-Açlık grevine neden Armutlu’da başladınız? Bunun özel bir nedeni var mı?

Mehmet Güvel: Küçük Armutlu, duyarlı bir mahalledir. Bu konuda yıllardır kendileri duyarlılıklarını göstermişlerdir. Burada çok yıkım yapılmaya çalışılmıştır ve direnişle bunlar alt edilmiştir ve bu mahalle insanları, sahiplenen bir toplumdur. O bakımdan Küçük Armutlu’yu tercih ettik. Armutlu’da açlık grevini önemli bir yerde sürdürüyoruz, uyuşturucu çeteleri tarafından katledilen Hasan Ferit Gedik"in dedesinin evinde sürdürüyoruz. Bu direniş burada daha da bir anlam kazandı, bu yüzden Küçük Armutlu’yu seçtik.

- Nuriye ve Semih 125 gündür açlık grevindeler ve durumları kötüye gidiyor. Dün itibariyle hapishanelerdeki bazı siyasi tutuklular da açlık grevine başladı, bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mehmet Güvel: Geç de olsa böyle bir harekete geçmeleri sevindirici. Bunların daha da yaygınlaştırılması, giderek daha da büyümesi hepimizin isteğidir. Onun için olumlu buluyoruz ama biraz geç kalmış bir eylem olarak düşünüyoruz. Daha çabuk harekete geçmiş olsaydık belki şimdiye kadar zafere yaklaşmıştık ve belki de zaferi kazanmıştık. Onun için sendika ve kitle örgütleri ne kadar bu konuyla ilgili bir şey yaparsa o kadar erken zafere varırız.

Biz ilk zamanlarda odalara ve sendikalara, kendi üyelerinin bulunduğu sendikalara gittiğimiz zaman “şuan OHAL ve KHK var, bu süreçte bir şey yapılmaz” düşüncesi vardı ve bu düşünceyi önce Nuriye ve Semih, şimdi ise milyonlar kırdı ve bundan sonra herkesin bir şeyler yapmasını bekliyoruz.

- Bildiğimiz gibi Nuriye Gülmen ve Semih Özakça 125 gündür açlık grevinde, talepleri hala kabul edilmedi, sağlık durumları da epey bozulmuş durumda. Sizce gelinen bu noktada halka düşen görev nedir?

Direnişi yükseltmek için başta çeşitli yerlerde Semih ve Nuriye için yapılan eylemler var. Kadıköy’de her Cuma yürüyüş yapılıyor, oturma eylemleri yapılıyor, burada ben açlık grevindeyim gelip ziyaret edebilirler ve desteklerini sunabilirler, Nuriye ve Semih’e mektup yollayabilirler, onların direnişlerini kutlayabilirler ve onların yanında olduklarını söyleyebilirler, Ankara’ya gidip Yüksel Caddesi’ndeki eylemlere katılabilirler. Aslında herkesin mutlaka yapabileceği bir şeyler vardır, herkesin yapabileceği şeyi yapması da gerekir.

DEFNE HALMAN: KUM SAATİ İŞLİYOR!

-Merhaba Defne Hanım. Bugün Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için girdiğiniz bir haftalık destek açlık grevinizin 7. Günündesiniz. Öncelikle kendinizi kısaca tanıtır mısınız bize?

Defne Halman: Merhaba, ben Defne Halman. Oyuncuyum.

- Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevlerinin 120. gününde çok sayıda aydın ve sanatçıyla beraber siz de 1 günlük destek açlık grevine girmiştiniz. Fakat sonra Twitter hesabınızdan, açlık grevini 1 haftaya uzattığınızı açıkladınız. Neden açlık grevine girdiniz?

Defne Halman: Uzun bir süredir Nuriye ve Semih’in onurlu mücadelesini takip ediyordum. Destek olmak için de değişik direniş ve destek biçimleri içindeydim. Mesela bir çok video çalışması oldu, bunlardan biri Gazete Müstehak’ın bir çok sanatçıyla beraber yaptığı, Rıfat Ilgaz’ın “Aydın Mısın?” şiirini okuduğumuz bir videoydu. Sosyal medya çalışmaları yapıldı. Nuriye’nin tek başına Yüksel’de pankartıyla başlattığı direnişe sonra Semih Özakça, Veli Saçılık, Acun Karadağ gibi KHK’yla ihraç edilen eğitimcilerin, emekçilerin de katılması, insanların desteğinin artmasıyla Yüksel direnişi daha kitlesel bir boyuta vardı. Ama bence bu yine de çok geç ve yavaş gerçekleşti.

Açlık grevinin 67. gününde bir grup oyuncuyla beraber Nuriye ile Semih ve diğer bütün Yüksel direnişçilerinin yanına Ankara Yüksel Caddesi’ne ziyarete gittik. Onca gün, iki insanın, taleplerinin kabul edilmesi için açlık grevinde olmaları için çok uzun bir süre, bugün 126.gün.

Çevremdekilerle “Daha başka ne yapabiliriz, nasıl destek oluruz?” diye konuşuyoruz hep. Abbasağa’da şair Selah ağabey oturma eylemi yapmıştı, bir ara ben de belli bir mekan seçerek eylem yapayım, belki birileri dahil olur diye düşündüm. Arkadaşlarla “Biz de açlık grevi direnişi başlatalım” dedik, dönüşümlü olabilir bu ya da süresiz yapmak isteyen devam eder şeklinde. Buradaki tüm amacımız; Nuriye ve Semih’in seslerini daha yüksek, daha yoğun nasıl duyurabiliriz diye fikir üretmek.

Açlık grevi yapmak da aklımda vardı. Çünkü onların seçtiği direniş biçimi bu. Tutuklanmalarının ardından Esra ve Sultan anne, iki gün da sonra aşçı arkadaşımız İsmail Erdoğan süresiz ve dönüşümsüz açlık grevine başladılar. Değişik meslek gruplarının ve bireylerin de bir günlük, iki günlük, ya da bir haftalık açlık grevlerini bu mücadeleyle beraber takip ediyorum.

Geçtiğimiz hafta bir günlük destek açlık grevi gündeme geldiğinde Ataol Behramoğlu, Deniz Türkali, İlyas Salman, Hüseyin Turan, Atilla Dorsay, Orhan Aydın gibi çeşitli sanatçılarla birlikte ben de dahil oldum, videolarla desteğimizi kamuoyuna duyurduk.

Bizim bir günlük destek açlık grevimizin olduğu günün akşamında Konur Sokak'ta Esra ile dayanışma içerisinde olmak için, Esra’nın açlık grevinin 45. gününde bir etkinlik vardı. Orada Esra’nın polisler tarafından darp edilerek, yerlerde sürüklenerek, müthiş bir şiddet uygulanarak 45 günlük açlığıyla gözaltına alındığını gördüğümde, bu sefer Esra’nın açlığını paylaşmak ve onunla dayanışmak için açlık grevini devam ettirmeye karar verdim.

Zaten İnsan Hakları Anıtı’nın da yasaklanmasına ve etrafının barikatlarla çevrilmesine, insanları Yüksel’e sokmamak için yapılan zulme karşı isyan etmemek mümkün değil. Ben de destek açlık grevini bir hafta sürdürerek, yapılan tüm haksızlıklara, hukuksuzluklara ve zalimliklere karşı bir ses olabilmek istedim, hakları gasp edilen insanların açlığına ortak olmak, onlarla dayanışma içerisinde olmak için…

Artık direniş biçimleri kısıtlandıkça ya da alanlarımız daraldıkça geriye bedenlerimiz kalıyor. Onunla bir söz söylemek, onunla karşı durmak, onunla protesto etmek bence güçlü bir direniş biçimi. Yüksel’de her gün görüyoruz; Veli Saçılık’ın bedeniyle gösterdiği o olağanüstü cesaret ve direnişi. İnsanlar her gün darp ediliyor, yaka paça yerlerde sürükleniyorlar, Veli Saçılık’ın da ampute kolunun omzunu kırdılar.

Acun Karadağ saçlarını niye kestiğini anlatmıştı bir videoda, “Saçlarımdan beni sürükleyemesinler diye kestim, bu dönem bitince uzatırım tekrar” demişti. Nuriye ve Semih, Veli Saçılık, Acun Karadağ öyle bir korku yarattılar ki, onları çeşitli yöntemlerle bastırmaya ve sindirmeye çalışıyorlar fakat bunu başaramıyorlar.

Fiziki olarak da Yüksel’de bulunmayı, basın açıklamalarına katılmayı, mücadeleye destek vermeyi de istiyorum, ama bunu henüz gerçekleştiremedim. Ben de bulunduğum yerde bir haftalık açlık grevi yaparak dayanışma göstermek istedim.

Nuriye ve Semih için kurulan, bir çok kitle örgütü ve STK temsilcileri ile gönüllülerden oluşan bir dayanışma grubu kuruldu. Eylem alanları ve çeşitlerinin arttırılması için çalışıyoruz. Her hafta belirli gün ve saatte, farklı il ve ilçelerde Nuriye ve Semih’in sesini büyütmek ve daha güçlü bir kamuoyu oluşturmak için yapılan eylemler var, ben de o çalışmaların içerisindeyim.

Ama görüyoruz ki bu çalışmalar da bir yerde yetersiz kalıyor. Bugün açlıklarının 126. günü, direnişin ise 246. günü ve talepleri hala kabul edilmedi. Hala büyük bir duyarsızlık, aymazlık, vicdansızlık ve zalimlik var. Bir çok ülkenin ve ülkemizin önde gelen isimleri Nuriye ve Semih için destek verdiler, imzacı oldular, hükümete çağrıda bulundular. Yine de mevcut iktidar bir şey yapmamakla beraber göstere göstere saldırmaya devam ediyor.

Nuriye ve Semih hala tutuklular ve hapishane koşullarında açlık grevlerine devam ediyorlar. Ancak bir çok ihtiyaçları karşılanmıyor. Korkunç bir kötülük ve sistematik olarak uygulanan bir baskı ile karşı karşıyalar. İnsanları yıldırmak için, muhalif sesleri susturmak için iftira atarak ve itibarsızlaştırarak, tehditte bulunarak sindirmeye çalışıyorlar. Ama iki kişi çıkıyor ve “Hayır, biz buna boyun eğmiyoruz” diyerek bedenlerini açlığa yatırıyorlar, çünkü haklılıklarından o denli eminler.

-Sizce Nuriye ve Semih insanlar için, insanlık için ne ifade ediyor?

Defne Halman: Nuriye ve Semih insanlığın en güzel tarafı olan iyiliği, sevgiyi, dayanışmayı ve onuru temsil ediyorlar. İnsanların en temel ihtiyaçları gasp edildiğinde, ona karşı koyabilmenin gücünü temsil ediyorlar. İnsanlıkla ilgili doğru, güzel, haklı, onurlu olan ne varsa Nuriye ve Semih ile bütünleşmiş durumda. Cesareti, yılmamayı, direnci temsil ediyorlar, bunlar çok önemli erdemler. Fakat onların insanlığı karşısında korkunç bir insafsızlık ve vahşet var, bir hınç ve düşmanlık var. Buna tanık olmak bile insanlık adına çok utanç verici bir durum. Yani Nuriye ve Semih’in aydınlığı karşısında müthiş bir karanlık ve kötülük var. Onlar, insanlık adına umudu da temsil ediyorlar. Umutları var ki böyle bir direnişe başladılar, sağır kulaklar seslerini işitsinler ve taleplerini kabul etsinler diye...

-Nuriye ve Semih hoca bu direnişe ilk başladıkları zaman ne hissetmiştiniz? Bu eylemle ilgili düşünceniz neydi? Ve bu eylemin bu noktaya ulaşabileceğini düşünebilir miydiniz?

Defne Halman: Doğrusunu söylemek gerekirse, düşünmemiştim. Bence kimsenin aklına gelmemiştir. Nasıl bu noktaya gelinir, en temel bir hak nasıl talep kabul edilmez? Bu noktaya ancak faşist bir rejimde gelinebilir. İnsanların bu denli yok sayıldığı, haklarının çiğnendiği ve yüz binlerce insanın zarar gördüğü bir faşist rejimde… Tabii ki şiddet ve baskı arttıkça, bir kişi tek başına her şeye hükmetmeye çalıştıkça buna karşı koyma biçimleri de o denli artıyor. Yüksel’de de bunu gördük. Nuriye ve Semih’in tek bir talepleri vardı, sadece işlerini geri istiyorlardı. Fakat bu talep yetkililer tarafından yerine getirilmediği gibi, bir muhatap dahi bulunamadı, yani çok masum olan bu talep görmezden gelindi.

Kamuoyu da buna çok geç dahil oldu. Dünyanın her yerinden tepkiler yağdı, uluslararası kuruluşlardan taleplerin kabul edilmesi için hükümet yetkililerine çağrılar yapıldı. Burada yine destek veren ve dayanışmaya dahil olanlar var, ama çok daha büyük bir karşı çıkış ve haykırış olmalı. Nuriye ve Semih için elimizden ne geliyorsa acilen yapmalıyız. Kum saati işliyor!

“ADALET YÜRÜYÜŞÜ VE MİTİNGİ UMUT VE CESARET VERDİ”

- Ülkedeki bu adalet sorunu ile ilgili neler söylemek istersiniz? Sizce bu sorun nasıl çözülebilir?

Defne Halman: Bence çok uzun soluklu, uzun zaman alacak bir mesele bu. 15 yıldır iktidarda olan bir siyasi parti var. Gittikçe insanların hakları, yaşam alanları, yaşama hakları yok sayılıyor, kentler yok ediliyor. Bir çok kentimiz, ‘yeniden yapılanma’ olacak denilerek talan edildi, tuzla buz edildi. Sur olsun, Cizre olsun, Şırnak olsun, Nusaybin olsun… Geçtiğimiz haftalarda İstanbul Kent Savunması’ndan arkadaşlar dayanışmada bulunmak için Sur’a gittiler, çekim ve röportajlar yaptılar. Her taraf yıkılmış, ama insanlar “Biz evlerimizden çıkmayacağız” diyor. Alanlarımızı savunmamız lazım; sokağımızı, işimizi, mahallemizi, kültürel mirasımızı, parkımız, evimizi, kentimizi, ülkenin tümünü… Bu mücadeleyi inatla, cesaretle sürdürmemiz gerekiyor. Yoksa üstümüze basıp bizi çiğneyerek istedikleri gibi elimizden işimizi, aşımızı, artık neyimiz varsa alacaklar ve bizi istedikleri gibi hoyratça sömürecekler.

İnsanlar işlerinden ediliyor, hedef gösteriliyor, tehdit ediliyor. Yargı da tepeden inme siyasi kararlarla yürüyorsa elbette adalet de söz konusu değildir. Karşı koymaya çalıştığınızda baskı ve şiddet artıyor, sesini çıkaranlar cezalandırılıyor. Göz göre göre hak ve hukuk hiçe sayılıyor. Bilerek yok ediliyor, bilerek belli bir zümreye hitap ediyor, belli bir kitleyi kayırıyor. Adaletin bu şekilde işlemesi mümkün değil, herkes için eşit bir şekilde işlemesi gerekiyor. Adalet olmadığında insan haklarının da varlığından söz edemeyiz. Sistemin dayanağı adalet değilse, herkesin hayatı, işi, geleceği tehlikede demektir. Akademisyenler, vekiller, gazeteciler, avukatlar, insan hakları savunucularının göz altına alındığı, tutuklandığı bir ülkede adalet’ten söz etmek mümkün değil.

Adalet yürüyüşü ve mitingi de olumlu bir adım oldu, insanları sokağa çıkardı, umut ve cesaret verdi. Ama nasıl bir çözüm olur bilemiyorum.

Çok korkunç bir dönemde yaşıyoruz. Hepimiz bir araya gelip haykırmalıyız, “Bunu kabul etmiyoruz” diye. Onun için de, hangi direniş biçimi işleyecekse, nasıl olacaksa deneye deneye öğreneceğiz, diye düşünüyorum. Bir kıvılcımla başlıyor bunlar, insanlık tarihine bakacak olursak eğer, bunu orada da görebiliriz. Nerede bir baskı rejimi, bir diktatörlük varsa orada buna karşı mücadelenin fitilini ateşleyecek bir kıvılcım her zaman olmuştur. Kemal Kılıçdaroğlu Adalet yürüyüşüne başlarken; “Ben adalet için Ankara’dan İstanbul’a yürüyeceğim” demişti, peşinden çok büyük kitleler geldi. Demek ki ne kadar büyük bir açlık varmış adalete. Nuriye ve Semih’in söyledikleri ne kadar doğru “Biz yemeğe değil adalete açız” diyorlar. Açlık hiç birimizden çok ötede bir şey değil. İşiniz elinizden alınabilir, haklarınız gasp edilebilir, birileri sizi hiçbir hukuki dayanağı ve delili olmadan terörist ilan edebilir. Siz de böyle durumlarda, en güçlü silahlarınızdan biri olan açlığınızı kullanarak, onlarla mücadele edebilirsiniz.

Hepimiz Nuriye ve Semih için bir ses bir beden olmalıyız, eylemlere katılıp ses vermeliyiz. Vicdan bunu gerektirir. Yanımıza bir kişiyi çekebilmek bile büyük bir kazançtır. Çünkü o kişi, üç kişiyi daha getirebilecektir ve bu dalga gittikçe büyüyecektir.

Bir örnek vereyim; 10 Temmuz’da Twitter’da bir hashtag çalışması yapıldı, #NuriyeAndSemihMustLive (Nuriye ve Semih yaşamalı) diye, dünya genelinde en çok konuşulanlar listesinde birinci oldu. Bu belki elle tutulabilir bir şey değil ama yine de onların sesini dünyaya duyurmak adına olumlu bir adımdı.

Zalimlerin yönettiği bir yerde zulüm mutlaka olacaktır, zulmün yaşandığı bir yerde ise ona karşı direniş en temel haktır ve meşrudur. Nuriye ve Semih de direnişin bütün yollarını deneyip karşılık bulamadıkları için bedenlerini açlığa yatırmaya karar verdiler. Ben de onlar için destek açlık grevleri yapılmasını önemli, anlamlı ve gerekli buluyorum.

“DİRENİŞ, DAİMA..”

Bir çağrı da yapmak istiyorum: Bildiğiniz gibi Nuriye ve Semih artık zamana karşı yarışıyorlar. İlla süresiz açlık grevi yapmak gerekmiyor, ama dayanışma göstermek adına bir gün, iki gün, beş gün, bir hafta, artık ne geliyorsa insanların içinden onu yapabilirler. Onu da yapamıyorlarsa bir video çekip yayınlayabilirler, Nuriye ve Semih’e mektup ve kitap gönderebilirler... Mutlaka herkesin kendi başına yapabilecekleri şeyler vardır. Önemli olan dayanışma gösterebilmek...

Meydanlardaki sloganlardan biri de “Emekçiyiz Haklıyız Kazanacağız”. Bu haklılık çok önemli işte, emekleri için veriyorlar bu kavgayı. Ekmek kavgası bu, onur mücadelesi bu…

Veli Saçılık’ın her saldırıdan sonra çıkıp söylediği gibi, “direniş, daima..” diyerek bitirmek istiyorum sözlerimi…

Son Güncelleme: 13.07.2017 08:59
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Yorumlardan doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderene aittir.