Kürt Sorununda Neredeyiz? 3: UMUR COŞKUN

Kürt Sorununda nerede olduğumuzu konuşmaya devam ediyoruz…

Bugün, Demokratik Özerklik tartışmalarını yakından takip eden ve bu konuda değerlendirmelerini daha önce Demokrat Haber’e “Demokratik Özerklik ve Yeni Bir Türkiye Vizyonu” başlığıyla yazan Umur Coşkun’un sorularımıza verdiği yanıtları okuyacaksınız.

Yarın da Emine Uçak Erdoğan'ın...

DEMOKRAT HABER - Mehmet Göcekli / Cafer Solgun

 

“BİRKAÇ AY KİMSE ÖLMEZSE SEVİNİYORUZ, UNUTUYORUZ”

12 Haziran seçimleri sonucunda “demokratik açılım” denemiş AK Parti ciddi bir başarı elde ederek her iki seçmenden birinin oyunu alarak yeniden tek başına iktidar olurken, BDP’nin desteklediği bağımsız adaylardan 36’sı da meclise girmişti. Yeni meclisin temel misyonunun da “yeni anayasa” yapmak olduğu genel bir kabul görüyordu. Kürt sorununda barışçıl çözüm umutları artmıştı. Ne oldu da her şey birden sarpa sardı? Mesele YSK’nın bilinen kararlarının yarattığı bir sonuç mudur sadece? AK Parti ve BDP açısından güncel durumu değerlendirmeniz gerekse, neler dersiniz?

"Her şey birden sarpa sardı" demek pek doğru değil. Sürmekte olan bir savaş var, arada sırada barış sürecini başlatma fırsatları doğar gibi oluyor, fakat bu fırsatlar daha el sürülemeden bir şekilde yok ediliyor. On yıllardır yaşadığımız budur, bugün de öyle... Birkaç gün, birkaç hafta, birkaç ay kimse ölmezse seviniyoruz, unutuyoruz, oysa savaş devam ediyor. Biz bugün bunları konuşurken laflarımızın üzerine kan damlıyor, acayip bir durumdayız yani. Süregiden çatışma ve savaşın yerine, kalıcı barışı tesis edecek siyasetlere ihtiyaç var. 

Güncel duruma bakarsak; AKP her alanda, her konuda siyaset yapıyor, iktidar olanaklarını da kullanarak örgütleniyor, güç ve destek kazanıyor. Çünkü siyaset deyince neredeyse tek ve rakipsiz gibi bir durumu var. Ancak bu siyasetler demokratik ve barışçı değil. Ekonomik büyüme ekseninde tüm sorunları çözeceklerini düşünüyorlar. Halkın desteğini sağlamışken, barışı da, bastırma, susturma ve dayatma yöntemleriyle gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Açık ki "çözüm" böyle gelmeyecek. Barış bir yana, büyüme stratejisi diğer sorunlara çare falan olamayacak, bir vadede tümüyle çökebilir de. Bunları şunun için söylüyorum: İktidarın güncel politikalarının felaketlerle sonuçlanmasını bekleyecek halimiz yok. AKP'nin karşısına barışa yönelen "demokratik siyaset"lerle çıkmak gerekli. Her alanda, her konuda, katılım ve çoğulculuğu gerçekleştiren siyasetlerle, "demokratik siyaset" budur: Yeni anayasa konusunda olduğu gibi, yargı reformu, enerji, sağlık, kadın, çevre, sosyal güvenlik, emeğin yeniden örgütlenmesi, sivil haklar, hak ihlalleri, her konuda "demokratik siyaset"... Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku'nun bunu yapabilecek imkan ve birikimi olması gerektiğine inanıyorum. Bu birikim ve imkanlar kullanılırsa çok şey değişebilir. Yalnızca baskılara, hak ihlallerine karşı mücadeleye sıkışınca, siyasetin tüm diğer alanları AKP'ye kalıyor. Oysa barışın kapısının açılması, her alanda demokratik siyasetin yaygınlaşmasına, TBMM başta olmak üzere her imkanın sonuna kadar değerlendirilmesine bağlı görünüyor.

Girişte hatırlatmaya çalıştığım gibi, savaş ortamında "demokratik siyaset" üzerine konuşmak fantezi sayılmamalı. Barış, demokratik siyaset alanlarının öznesi olan kitleler ağırlık koydukça yaklaşacak, onlar sayesinde kalıcılaşacaktır. 

“HİÇBİRİNİ DİĞERİNE TERCİH ETMEK DURUMUNDA DEĞİLİZ”

Kürt Sorunu’nda “Çiller-Ağar dönemi konseptine geri mi dönülüyor?” dedirten gelişmeler yaşanıyor. “Özel Birlikler” ile 90’lı yıllara geri döneceğimiz şeklindeki yorumlara katılıyor musunuz?

"Çiller-Ağar" dönemi, devletin en kirli yöntemlerle en bariz insanlık suçlarını işlediği bir dönemdir. Fakat yanlış anlama olmasın, zaten çok büyük kayıplara mal olan, boylu boyunca kirli bir savaştan söz ediyoruz. Burada "başı okşanabilir kötülük" diye bir şey tanımıyorsak eğer, o dönem, bu dönem fark etmez. Savaş varsa "özel birlikler" gibi sayısız aracı da vardır. Ya da şöyle söyleyelim: Özel birlikler savaş araç ve yöntemlerini kapsayan dev aysberginin görünen uçlarından biridir yalnızca. Örneğin sayıları yüzbine yaklaşan koruculuk sistemi bir başkası... Bunların altında, yanında, daha nice savaş yapılanmaları var ki, biz hiçbirini diğerine tercih etmek durumunda değiliz. Tümünün köküne kibrit suyu dökecek bir barış sürecine ihtiyaç duyuyoruz.

“İŞLEVLİ DİYALOG KANALLARI KURULMALIDIR”

Öcalan’la başından itibaren görüşüldüğü artık açıkça kabul ediliyor. Öcalan da her hafta “heyet geldi, heyet güçlü, protokoller var, barış konseyi kurulacak” vb gibi mesajlarla yapılan görüşmelerle ilgili mesajlar veriyor. Ancak, o bunları söylerken kan gövdeyi götürmeye, yeni savaş hazırlıkları gündeme gelmeye başladı. Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmelerin içerik ve mahiyeti hakkında yorumunuz nedir? Bu görüşmelerin sadece “istihbari” amaçlı olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Kürt hareketinden de “bizi aldatıyorlar, oyalıyorlar” şeklinde görüşler beyan edilmeye başladı, bu görüşleri de dikkate alarak neler söyleyebilirsiniz? Bu görüşmelerin sorunun çözümü açısından ifade ettiği bir önem olduğunu düşünüyor musunuz?

Sahici bir barış sürecinin en önemli taraflarından biri kuşkusuz Öcalan olur. Yalnız onunla değil, yakın tarihte zaman zaman yapıldığını öğrendiğimiz gibi, doğrudan gerilla temsilcileriyle de görüşülmelidir. Kürt siyasetçilerle sürekli açık olması gereken işlevli diyalog kanalları kurulmalıdır. Oysa şimdi gördüğümüz gibi, devlet-iktidar-AKP, barış yönünde cesaretli adımlar atamadığından herkes istediği yorumu yapmaktadır. Süreci sahicileştirmek zordur, sıkıntılıdır, ama başka türlü bu özetlediğiniz spekülasyonları aşmak ve barış sürecine geçmek mümkün olamaz. Müzakere, diyalog, uzlaşma arayışı; bunlar "sahici" bir barış sürecinin anahtarlarıdır. Kimi demokrat aydınların çabalarıyla ortaya çıkan, "ne, nasıl yapılmalı" anlamında değerli çalışmalar da var şimdi. Bunları değerlendirmek ve barışa yönelmek için cesaret gerekiyor...

“SAVAŞ VARSA, BİR SÜRÜ DEVLETİN OPERASYONLARI, TAKTİKLERİ, STRATEJİLERİ OLACAK”

İran’ın da kapsamlı bir Kandil operasyonuna giriştiği görülüyor. ABD, Türkiye, İran ve diğer uluslararası güçler PKK’ye karşı birlikte yeni bir savaş konsepti mi deneyecekler? Bu sorunu çözer mi?

Sanırım sorunun önümüze bu şekilde gelmesinin "problemli" olduğunu kabul etmek zorundayız: ABD ve "diğer uluslararası güçler" (her kimse onlar!), her alanda İran'la çatışma içindeler, fakat her nasılsa ve her nedense, PKK'ye karşı birlikte hareket edecekler! "İran, Amerika'nın oyununa geldi, gelmemeli, vs". Bu değerlendirmelerde bence bir yerine oturmazlık var, ama bu önemli değil. Önemli olan şu: Bir yerde savaş varsa, orada taraf olan olmayan bir sürü devletin operasyonları, taktikleri, stratejileri olacaktır. Zaten savaşın en kötü yanlarından biri de budur. Devletler oyunlarını oynar, kazanır, kaybeder, vazgeçer, çekilir, fakat sonuçta ölenler öldükleriyle kalırlar, savaşın ödenemez bedelleri insanların üzerinde kalır. Bu nedenle savaşı ve çatışmaları derhal bitirmek yönündeki irade esas olmalıdır. İran da, Türkiye de, kendi sorunlarıyla barışırlarsa kendi halkları için en doğrusunu yapmış olurlar. Barışçı gelişme esas olarak siyasi istikrar arayan "uluslararası güçler" için de tercih edilecek bir durumdur. İran'da da, Türkiye'de de, Kürtlerin eşit ve özgür bir statüye sahip olarak, egemenliğin kaynağında yer almaları için atılacak adımlar, her iki ülkede de barışçı gelişmenin zeminini oluşturacaktır.

“BEKLETİLEN YEMEĞİN TADI KAÇTI”

DTK’nın ilan ettiği “demokratik özerklik” konusu hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz? Bu demokratik ve barışçıl bir çözüm imkanı olabilir mi? Ya da yeniden başa mı sarmış oluyoruz? Meclise girmeden, önerilerini diğer partilere sunmadan, yeni anayasa tartışmalarında rol almadan ilan edilen “Demokratik Özerklik” zamanlama ve tarz açısından hatalı mıydı? Yoksa, mevcut durumu ancak bu tür de facto girişimler mi ileriye taşır, itici bir rol oynar?

"Demokratik özerklik" 2007 yılında Kürt siyasetçiler tarafından bir barışçı çözüm çağrısı olarak dile getirildi. Ancak daha yeni yeni tartışılıyor, desek yalan olur. Çünkü aslında tartışılmıyor, ya kafadan reddediliyor, ya da uğrunda her şey göze alınacak bir siyasi hedef gibi ortaya konuluyor. Ocağın üstünde hiç dokunulmadan bekletilen yemeğin tadının kaçması gibi bir durum oluştu. Üstelik bu yemeğe acilen ihtiyaç duyanların sabrı da taştı. Oysa tartışmanın tüm Türkiye'de iştahla yürütülmesi herkesin yararına olacak, barışın önünü açabilecekti.

Bu kapsamda, BDP'nin tartışmaya sunduğu "Türkiye'nin Demokratikleşmesi ve Kürt Sorununa Dair Siyasi Tutum Belgesi"ni özellikle hatırlamak gerekli. "Bölgesel meclisler" hem hizmet verme, hem yasa yapma anlamında hangi sorumlulukları üstlenmeli, hangi alanlar merkezi hükümetle paylaşılmalı, neler merkezin uhdesinde kalmalı gibi, konunun özüne dair çok önemli açılımlar vardı bu belgede. 

Özerkliğin mekanı ve çoğulcu demokratik katılımın katmanları tartışılabilirdi buradan başlayarak. En başta "bölge" fikrinin açılması, yerleşmesi gerekiyordu. Nereler bölge olarak tanımlanmalı? İdari yapı yeniden nasıl düzenlenmeli? Bölge fikrini destekleyen ihtiyaçlar ve uluslararası manivelalar nelerdir? Bölgeler arası dengesizliklerin giderilmesi yönünde neler yapılmalı?

Bu tartışmalar hala günceldir, çünkü "bölge" gibi henüz olmayan bir şey üzerine siyaset oturtmak haliyle pek kolay değildir. Ayrıca demokratik özerkliğin bölge meselesini aşan yanları da vardır.

Bölgeden daha küçük idari birimlerde etnik bir topluluğun, dini bir azınlığın, ekolojik bir havzanın, ya da yerel katılımın özerklikle ilişkisi nasıl kurulmalıdır? Tüm bunlar anayasadan başlayarak ilgili yasal mevzuatla nasıl tanımlanacak, nasıl güvenceye alınacak? Bu konularda tartışma ve çalışmalara tekrar dönmemiz gerekli diye düşünüyorum. Çünkü sanıyorum "demokratik özerklik" fikrine sahip çıkan hiç kimse olayı, Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda, Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu bazı illerden ibaret bir bölgenin, yalnızca orasının konusu olarak görmüyor. Duygusal tepkileri dışarıda bırakarak söylüyorum bunu. Konu, tüm Türkiye'nin idari yapısının yerel katılıma ve çoğulculuğa ağırlık veren ademi merkeziyetçi bir tarzda yeniden yapılanması olarak önümüzde duruyor.

İHTİYACIMIZ OLAN ŞEY SİYASETİN DEMOKRATİKLEŞMESİDİR, YANİ "DEMOKRATİK SİYASETTİR"

BDP’nin barış için kendisinden beklenen inisiyatifli ve yol açıcı bir rolü oynayabilmesi için neler önerirsiniz?

Bu soruyu yalnız BDP değil, biz, hepimiz, herkes, sol, Demokrasi ve Özgürlük Blok'u olarak ele almak istiyorum. Başta da söylediğim gibi ihtiyacımız olan şey siyasetin demokratikleşmesidir, yani "demokratik siyasettir". Yaşamın her alanında çeşitli toplumsal hareket ve gruplarla, sivil girişimler ve örgütlerle birlikte sürdürülecek bir faaliyettir.

BDP'nin özellikle yerel yönetimlerde karşılaştığı sayısız engele rağmen katılım ve çoğulculuğu sağlama anlamında çok önemli deneyler kazandığını da hatırlatmak istiyorum. Bu deney birikimi herkese örnek olabilir. Çoğulculuğu kabul etmeniz, sonsuz tartışma ortamlarını da kabul etmeniz, benimsemeniz demektir. Bu da bize esas gözetmemiz gerekenin "sonuçlar" değil, "süreçler" olduğu noktasına götürür. Barış sürecine geçebilmek için her fırsatı, her imkanı değerlendirmek gerekir. "Yeni Anayasa" süreci de bu fırsat ve imkanların en önemlileri arasındadır. Burada "süreç odaklı anayasa" fikri değerlendirilmelidir. Şöyle ki, bir "yapıldı, oldu" anayasasından çok, barışı sağlamayı başa koyan, giderek kalıcı barışı güvenceye alacak unsurları taşıyan ve özgürlüklerin yapı taşlarını bunların üzerine inşa eden, belki de aşamalı bir anayasa yapım sürecini öngörmek, sahici ve geçerli bir çözüm yaklaşımı olabilir. Böylece önümüzdeki siyasi süreçlerde gelinen her nokta yeni bir başlangıç haline getirilerek, demokrasi ve özgürlüklerin sürekli büyütülmesi imkanı güçlenebilir. En önemlisi, tüm siyasi faaliyetler gibi anayasa yapım sürecinin de barışa odaklanması sağlanabilir.

Madem ki aşamalardan söz ettim, en öncelikli gördüğüm siyasi hedefleri özetle sıralayıp öyle bitirmek istiyorum: (1) Yoruma açık ve geniş bir şekilde tanımlanmış olan "terörle mücadele" yasalarında değişiklik yapılarak, bunların siyasi eylemcileri sindirmek ve hapsetmek amacıyla kullanılmasının önlenmesi, (2) Vatandaşlık tanımı başta olmak üzere, Anayasa ve yasalardaki Türk milliyetçiliği kaynaklı tüm tanım ve kavramların temizlenmesi, (3) Her etnik topluluğa kendi dilinde eğitim hakkının tanınması, (4) Tüm inanç toplulukların kendi ibadetlerini kendi inandıkları şekilde yapmalarının güvence altına alınması, (5) Etnik, dini, kültürel, cinsiyete dayalı ve diğer her türlü ayrımcılığın yasaklanması, (6) Türkiye'nin idari yapısında, bölgelerin tanınması ve ademi merkeziyetçi, demokratik yerinden yönetim genel esaslarının ortaya konulması, ve (7) Siyasi partiler ve seçim kanunlarının, YSK'nın tüm siyasi partilerce denetimi, barajsız seçimler ve partilere desteğin eşitlenmesi konuları başta olmak üzere demokratikleşmesi...


DİZİ KAPSAMINDAKİ DİĞER SÖYLEŞİLER:

Gencay Gürsoy

Erol Katırcıoğlu

Emine Uçak Erdoğan

Fehim Işık

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.