‘Kürt özerkliği bölgedeki Kürtlere dinamizm kazandıracaktır’


Devrim Akçadağ / Demokrat Haber Berlin

 

Ortadoğu üzerine yetkin isimlerden araştırmacı, yazar Faik Bulut, Suriye’deki çatışmaları ve Batı Kürdistan bölgesinde yaşanan son günlerdeki gelişmeleri değerlendirdi. Yaşananların sadece Suriye savaşı değil; aynı zamanda bölgesel çapta bir savaş halini aldığına dikkat çeken Bulut, bölgede yaşanan çatışmaların etkisiyle Irak, Türkiye ve Suriye’de Kürtlerin siyasi ve askeri sahnede önemli bir aktör olarak boy gösterdiğini belirtti.

 

“Devletin, Suriye’deki Kürtlerin haklarını elde etmesinin, Türkiye’de çözümsüz bırakılmış Kürt sorununa moral, dinamizm ve ivme kazandırmasını öngören bilinçaltına yerleşmiş bir korkunun var olduğunu vurgulayan Bulut, “Oradaki Kürtler, esas olarak kendi  kendilerini yönetmeyi esas alan bir “özerklik, özyönetim kurmayı hedefliyorlar” diye ifade etti.

 

Bulut ayrıca “yine de dikkatli, temkinli olmak lazım. Bu konuda fazla iyimserlik, zarar getirir. Çünkü Türkiye’nin Kürtleri bölerek birbirine düşürme ve kontrol etme gibi bir planından veya niyetinden söz edilebilir” uyarısında bulundu.

 

SURİYE SAVAŞI BÖLGESEL ÇAPTA BİR SAVAŞTIR

- Suriye’de birçok gelişme yaşanıyor... Özgür Suriye Ordusu, yani muhalif güçler ile resmi ordu arasındaki çatışmalar birçok bölgede şiddetlenerek, devam ediyor. Diğer taraftan “Suriye Kürt Ulusal Konseyi” (SKUK) ve “Batı Kürdistan Halk Meclisi”ne bağlı Halk Savunma Birlikleri, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki yönetimi ele geçiriyor. Tüm bunlar yaşanırken, siz Suriye’de yaşanan tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye’de yaşananlar sıradan çatışmalar değil. Kırsal kesimlerde vur-kaç taktiğiyle yapılan çete veya gerilla savaşı, esas olarak düzenli orduyu yıpratmaya yönelik. Bir anlamda ÖSO (Özgür Suriye Ordusu), yıpratma savaşı taktiği izliyor. Şehirlerde ise kısmi kurtarılmış bölge işgali, sokak savaşı ve sabotaj (intihar eylemi dahil) yöntemlerine başvuruyor. Suriye hızla iç savaşa sürükleniyor. Bu arada ABD, AB, Türkiye, S. Arabistan, Katar ve Ürdün’ün açık ve gizli müdahalelerine maruz kalıyor. Bu anlamda Suriye savaşı sadece Suriye savaşı değil; aynı zamanda bölgesel çapta bir savaş halini alıyor. Lübnan, Irak, İran, Türkiye, Ürdün ve İsrail hem olaylardan ciddi biçimde etkileniyor; hem de olaya müdahale ediyorlar. Ayrıca çatışmaların etkisiyle Irak, Türkiye ve Suriye Kürtleri siyasi ve askeri sahnede önemli bir aktör olarak boy gösteriyorlar. Boşluktan ve fırsattan istifade kendi geleceklerini ellerine almaya çalışıyorlar. Kaplanların dövüşünü fırsat bilerek (Türkçe deyişle it itle dalaşırken, çobanın işi rast gelmiş misali) azami derecede haklar elde etmenin zeminini hazırlıyor ve ulusal taleplerinin altyapısını (özyönetim, özerklik gibi) oluşturuyorlar.

 

SAVAŞ AKDENİZ’DEN KÖRFEZ’E KADAR YAYILACAKTIR

- Peki Suriye’de yaşanan bir çözümsüzlük ve uzun vadeli çatışma süreci, başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerini nasıl etkiler? Bu durumda uluslararası bir dış müdahaleden bahsedebilir miyiz?  

Suriye’de giderek daha fazla kıyamet kopuyor; bu kıyametin yangını Akdeniz’den İran ve Körfez bölgesine kadar her yeri az yahut çok ölçüde etkisi altına alacaktır.

 

Nitekim Suriyeli Kürtlerin yönetimi ellerine almaları sonucu Türkiye’nin sınıra asker yığması; Suriyeli Kürtleri tehdit etmesi ve Şemdinli bölgesinde alan hakimiyeti kurmak üzere PKK ile Türk ordusu arasında 13 gündür yaşanan amansız çatışmalar ile Malatya’nın bir köyünde oruç yüzünden meydana gelen Kürt Alevi bir ailenin linç edilmesi ve evinin Sünni Türkler tarafından yakılması girişimi, Suriye krizinin boyutunun nerelere varabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.

 

Keza Türkiye ile Irak Kürdistan Federal Yönetimi arasında yapılan petrol satışı anlaşmasının, Irak hükümeti tarafından kabul edilmemesi; Başbakan Nuri El Maliki’nin Kürtleri korkutmak üzere Kerkük’e asker göndermesi ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Suriyeli Kürtler ile Arap muhalifleri Erbil’de birleştirmeye çalışması ve kendisinin Kerkük’ü ziyareti sırasında Bağdat yönetimi tarafından tehdit edilmesi üzerinde ciddiyetle durulması gereken gelişmelerdir.

 

Uluslararası dış müdahale, klasik biçimde yani Afganistan, Irak, Somali ve Libya’daki gibi ilk elde askeri olmaz. Gizli müdahaleler ise yeni değil. Yaklaşık bir yıldan beri başta ABD olmak üzere Türkiye, Ürdün, Katar ve Suudi Arabistan Suriye’ye müdahale ediyorlar. Muhaliflere para ve silah dahil her türlü siyasi, diplomatik ve lojistik desteği sunuyorlar. Obama, aylar önce CIA’nın Suriye’de gizli-açık faaliyette bulunması için gereken belgeyi zaten imzalamış.

 

Direkt askeri müdahale şimdilik olmayacağına göre; havadan ve karadan tampon bölge oluşturma; “insani yardım koridoru açma” gerekçesiyle Halep üzerinden Hums ve Hama’ya uzanan bir müdahale hattı izlenmesi mümkündür. Türkiye, Kürt meselesindeki endişesinden ötürü; Suriye Kürdistan bölgesini kuşatacak biçimde mülteci kampları oluşturma ve ÖSO elemanları ile İslamcı militanları, kendi adına vekâleten Kürtlerle çatıştırma politikası izleyebilir.

 

MAHALLE VE KÖYLER MEZHEP TEMELİNDE BÖLÜNMÜŞ DURUMDA

- Suriye içinde yaşanan kargaşa, zaman içinde Alevi-Sünni çatışmasına dönüşebilir mi?

Çatışmaların Alevi-Sünni biçimine bürünmesi veya büründürülmesi politikası genel olarak Batılı ülkelerin gönlünden geçen bir senaryo ve uygulama. “Suriye bölünür, Sünni ve Alevi devletleri kurulur” gibi kurguların Batı medyasında sıkça yayınlanması, bunun işareti sayılır. Fakat olayın özü, esası  Sünni-Alevi çatışması değildir; zalim bir yönetim ile her bakımdan baskı altında olan farklı siyasi kesimlerden (İslamcı, liberal, solcu, demokrat) ve kimliklerden (Kürtler gibi) insanlar arasındaki sosyo-politik, sosyo-ekonomik bir mücadeledir. Ayrıca Suriye yönetimi sadece Alevi ve Hıristiyanlardan oluşmuyor; ciddi biçimde Sünni bürokrat ve sermaye sınıfının desteğine de sahiptir. O halde Suriye oligarşisi (Esad hanedanı, büyük sermaye sınıfı ve askeri bürokrasi) ile halk arasında bir sorun mevcuttur. Mesele, bu haliyle sınıfsal bir durum arz ediyor.

 

Buna rağmen; birçok yerde, hızlı biçimde Alevi-Sünni ayrışması; kapışması, çatışması ve boğazlaşması yaşanabiliyor. Sözgelimi Hama ve Humus şehrinin mahallelerinde ve köylerinde Aleviler ile Sünniler arasında yaşanan öldürme, intikam alma ve siyasi ayrılıklar nedeniyle; artık mahalle ve köyler, mezhep temelinde bölünmüş durumdalar. Bunun yansımaları Lübnan’da Beyrut ve Trablusşam’a kadar; Irak’ta ise Bağdat’tan başlayarak Sünni ve Şii bölgelerine kadar uzanabiliyor.

 

Aynı zamanda Suriye’deki olay; sıradan bir iç savaş değil; ABD, AB, Türkiye ve petro-dolar şeyhliklerinin aktif  biçimde müdahale ettikleri bir uluslar arası ve bölgesel savaştır.

 

PKK’NİN SURİYE’DEN SIZARAK TÜRKİYE’DE GERÇEKLEŞTİRDİĞİ EYLEM ORANI %0.05 BİLE DEĞİLDİR

- Uluslararası medya kuruluşları, Suriye’de yaşanan olayları geniş bir yelpazade değerlendirirken, Türkiye’de, iktidara yakın olan medya kuruluşları, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerin PKK tarafından ele geçirildiği ve hakimiyet kurduğu bilgisini neden ön plana çıkarıyor? 

Geleneksel Türk milli refleksi diyebiliriz: Bunun içinde yaklaşık yüz yıllık bir Kürt sevmezlik ve Kürtlerin varlığını kabul etmeme gibi ideolojik-siyasi bir şartlanmışlık var. Türk-İslam sentezi çerçevesinde Kürtlerin demokratik haklarını vermemek var. Devletin, Kürt sorununu “PKK ve terör” sorununa indirgemesi var. Çok daha önemlisi, Suriye’deki Kürtlerin haklarını elde etmesinin, Türkiye’de çözümsüz bırakılmış Kürt sorununa moral, dinamizm ve ivme kazandırmasını öngören bilinçaltına yerleşmiş bir korku var.

 

Halbuki son gelişmeler; özellikle Suriyeli Kürtlerin Erbil’de imzaladıkları birlik anlaşması; orada bulunan yaklaşık 16 örgütün, PKK veya PYD’den ibaret olmadığını gösteriyor. PKK’nin Irak Kürdistanı bölgesinde yeterince üssü bulunuyor. Dolayısıyla Suriye’de ayrıca üs kurmasına ihtiyaç yoktur. Kaldı ki, 30 yılı aşan PKK mücadelesi süresince, PKK’nin Suriye’den sızarak Türkiye’de geçekleştirdiği eylem oranı, İran ve Irak tarafından sızarak yaptığı eylemlere göre %0.05 oranında bile değildir.

 

PKK’ye karşı 2014 yılına kadar şiddetli ve yoğun askeri operasyonlar yapmayı planlayan AKP hükümeti, “Kürt meselesini ezerek halletmek” (çözmek değil yani öldürerek, imha ederek sorunu bitirmeyi) tasarlayan bir politika izliyor. Bu politika, AKP hükümeti yanlısı veya muhalifi olan Türk medyasını, ciddi biçimde yönlendiriyor. Kürt düşmanlığı temelinde, AKP’nin askeri operasyonlarına kamuoyu nezdinde haklılık kazandırmayı öngörüyor.

 

KÜRTLER ÖZERKLİK KURMAYI HEDEFLİYOR

- Bugün Türkiye’nin özellikle rahatsız olduğu iki gelişme var. Birincisi; Suriye parçalanıyor, yani çeşitli dinsel ve etnik kimlikler Suriye’de kendilerine ait bölgeler kuruyor. İkincisi ise bölgedeki Kürtler tarafından bir Kürdistan doğuyor. Durum böyle iken, Türkiye’nin bu gelişmeler karşısındaki yaklaşımı ve politikası ne olacaktır?

Türk medyasının yanıltıcı biçimde, “Suriye’de Kürt devleti kuruluyor” gibi haberleri yayınlaması doğruyu ifade etmiyor. Oradaki Kürtler, esas olarak kendi  kendilerini yönetmeyi esas alan bir “özerklik, özyönetim” kurmayı hedefliyorlar. Bu özyönetim, Suriye merkezi hükümetine bağlı olacak. Kürtlerin A planı ve B planına göre durum şöyledir: Varsayalım Suriye’nin mevcut rejimi bu krizden başarılı çıkacaksa; Kürtler, kendi kurdukları özyönetimin yasallaşması (yerel yönetim hakkı, anadil hakkı gibi) için rejim ile pazarlık yapacaklar. Muhalifler kazanırsa, onlarla aynı haklar için görüşüp anlaşmaya çalışacaklar.

 

Türkiye’nin hazmedemediği, karşı çıktığı fiili durum budur. Türkiye’de çözümsüz kalan ve giderek kanlı bir sürece giren Kürt meselesini silah yoluyla bitirmeye çalışırken; karşısına yepyeni bir Kürt sorunu daha çıkıyor. Üstelik bu sorunun önemli aktörlerinden biri de, PKK paralelinde olan ve güçlü bir halk desteği alan PYD, Türkiye açısından “bela ve tehdi” olarak görülüyor. Bu durumda AKP hükümeti şu taktiklere başvuruyor: Suriye Kürdistanı bölgesini sınır boylarında ve içeriden kuşatmak. Sözgelimi Suriye’den gelenlerin yerleştirildiği mülteci kamplarının bir kısmını Kürdistan’a taşımayı düşünüyor ki, Kürtleri insan duvarıyla çembere alabilsin. Keza Suriye Hür Ordusu ve muhalif silahlı grupları, kendi paralı askerleriymiş gibi, Kürtlerin üzerine saldırtarak; oradaki kazanımları yok etmeyi tasarlıyor. Böylece bir anlamda Kürt-Arap çatışması yaratmaya çalışıyor. Bu arada Kürtleri kendi aralarında “Barzani yanlıları, PKK yanlıları” diye içeriden bölmeyi hedefliyor. Iraklı Kürtler aracılığıyla, Suriye’deki PKK paralelindeki örgütün etkisini azaltmayı, onu pasifize etmeyi öngören bir politika izliyor. Türkiye, kendi aklınca, Barzani’yi Kürtlerin tek lideri yapmak suretiyle PKK’yi kontrol altına almaya veya onunla çatıştırmaya bakıyor.

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Erbil’de Barzani ile  görüşmesi; ardından Suriyeli muhalifler ve Suriyeli Kürt gruplarıyla toplantı yapmasının esas gayesi buydu. Fakat Kürtler, bu oyuna gelmemek için son derece dikkatli davrandılar; Kürtlerarası birliği pekiştiren söylemler geliştirdiler.

 

KÜRTLER ‘BÖL-PARÇALA-YÖNET’ TUZAĞINA DÜŞMEMELİ

- Türkiye’nin, 12 Temmuz’da Hewler’de (Erbil) Suriyeli Kürt örgütlerine ev sahipliği yapan Federe Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilişkileri bundan sonra nasıl bir seyir izleyecek? Ankara’nın, Kuzey Irak’ta olduğu gibi, Suriye’nin Kürt bölgesindeki grupların liderleriyle temasa geçmesi mümkün mü?

Erbil’de yapılan görüşmeler; Türkiye’nin Barzani aracılığıyla “daha makul” siyaset izleyebileceğinin işaretini verdi. Suriyeli Kürtlerle temas kurmasının ötesinde; onların varlığını kabul etmesinin yolunu açtı. Davutoğlu, PKK paralelindeki PYD ile görüşmemesine rağmen Barzani’nin telkiniyle, onların varlığını dolaylı biçimde tanımış oldu. Böylece MİT ile PKK arasında geçen yıl yapılan Oslo görüşmelerinden sonra, AKP hükümeti ilk kez PKK bağlantılı bir örgüt ile dolaylı biçimde yani aracılar yoluyla mesaj alıp mesaj vermiş oldu.

 

Yine de dikkatli, temkinli olmak lazım. Bu konuda fazla iyimserlik, zarar getirir. Çünkü Türkiye’nin Kürtleri bölerek birbirine düşürme ve kontrol etme gibi bir planından veya niyetinden söz edilebilir.

 

Kürtler, aralarındaki birliğe ve Suriye Kürdistanı’ndaki kazanıma önem vermeliler; oradaki halkın geleceğini ve çıkarlarını, kendi dar örgütsel çıkarlarının önüne geçirmemeliler. Türkiye yahut başka bir ülkenin “böl, parçala ve yönet” tuzağına düşmemeliler.

 

- Türkiye ve ulusalarası alanda faaliyet gösteren düşünce kuruluşları bölgede yaşanan bu durumu Demokratik Özerkliğin ilk tohumları olarak değerlendiriliyor. Siz bunu nasıl okuyorsunuz?

Evet, orada özyönetim (autogestion), özerklik (autonomy) testi yapılıyor. Bunun zemini hazırlanıyor. Başarılı olması halinde, bunun Türkiye’deki Kürtlerin özerklik programına somut bir örnek olması düşünülebilir.

 

ARAP DÜNYASI KÜRT ÖZERKLİĞİNE SICAK BAKMIYOR

- Bölgesel dengeleri göz önünde bulundurursak, sizce Suriye’de yaşayan Kürtlerin özerklik kurma koşulları mevcut mu?

Arap dünyası buradaki Kürt özerkliğine sıcak bakmıyor. Hata “bölücülük” ve “Suriye’yi parçalama” olarak görüyor. Bu yüzden Arap medyası, bazı istisnalar dışında, Suriyeli Kürtlerin mücadelesini görmemezlikten geliyor.

 

Suriyeli muhalif örgütlerin neredeyse tamamı, özerklik modeline karşı çıkıyor. Kuracakları yeni devlete “Suriye Arap Cumhuriyeti” adını veriyorlar. Suriyeli İslamcılar, Arap milliyetçileri ve diğer muhaliflerden çok kişiyle görüştüm; hiç kimse, “özerklik” modelini tartışmıyor bile. Tersine, şiddetle itiraz ediyorlar. Aynen Türkiye’deki milliyetçiler ve İslamcılar gibi, “bunun bir Kürt milliyetçiliği ve bölücülük” olduğunu ileri sürüyorlar. En ılımlı olanları bile, “Canım hepimiz Müslümansız, kardeşiz; verilecek haklar herkes için eşittir. Ayrıca Kürtlerin özel taleplerine ne gerek var!” diyerek aldatıcı, oyalayıcı ve tahrif edici bir tutum takınıyorlar.

 

Bölgesel ve uluslar arası şartlar, Suriye’de “özerk bölge, özyönetim” gibi bir model için uygundur. Burada mesele, Kürt örgütlerinin, “koltuk ve iktidar kavgasında birbirleriyle çatışmamaları; birliği ön plana çıkarmaları; kurulacak özerk modelin zeminini sağlam tutmalarıdır. Bu yapılırsa, ilerideki Suriye merkezi yönetimlerine “zorla veya iyilikle” bu model kabul ettirilebilir.

 

SURİYE’DEKİ ÖZERKLİK TÜRKİYELİ KÜRTLERİN ELLERİNİ GÜÇLENDİRİR

- Peki Suriye’de özerk Kürt devletinin kurulması bölgeyi ve siyasetini nasıl etkiler? Çünkü gelişmeler ve “Erbil Deklarasyonu”na göre, nihai hedef, geleceğin Suriye’sinden en azından bir otonomi elde etmektir.

Bölgeyi olumsuz veya olumlu yönde etkiler ama Kürtler arasındaki etkisi ve yankısı çok daha fazla olur. Çevredeki Kürtler için moral olur; onlara dinanizm kazandırır. Özerklik uygulamasının olumsuz ve olumlu sonuçlarından çıkarılacak dersler, özellikle Türkiyeli Kürtlerin yollarını aydınlatabilir ve ellerini kesinlikle güçlendirir.

 

Ayrıca bölge ülkelerinin, özellikle Türkiye’nin, kendi topraklarında yaşayan Kürtler yaklaşımını yeniden gözden geçirmesine vesile olabilir. Suriyeli Kürtlerin başarısız olmaları halinde, Türkiye’nin kendi Kürt meselesini çözmemekte inat etmesine ve askeri çözüme daha fazla ağırlık vermesine yol açabilir.

 

Suriyeli Kürtlerin üç zorlu imtihanı daha var: 1) Kendi içlerinde birlik ve kazanım konusunda verecekleri imtihan. Yani birlikte ısrar etmeleri; yerel iktidar için birbirlerine silah çekmemeleri; 2) Suriye merkezi yönetimine karşı imtihan: İster Esad rejimi kalsın, ister muhalif yönetimi gelsin; Kürtlerin elde ettikleri yerel kazanımları birçok yol ile (siyasi, diplomatik, askeri, ekonomik) merkezi hükümete kabul ettirmeleri; 3) Türkiye ile imtihan: Türkiye’nin izlediği olumlu (temas ve diyalog) ve olumsuz (Kürtleri bölüp parçalama, oyalama, birbirleriyle çatıştırma; Kürt-Arap çatışması yaratma gibi) politikalara karşı esnek, akıllı ve çok boyutlu biçimde alternatif siyasetler izleme sanatı. Bu üç imtihanı az hasarla ve başarılı biçimde geçebilen Kürtlerin Suriye’deki özerkliği korumaları mümkündür. Yoksa kazanımların hepsi boşa gider. Kürtlerin geleceği kararır.

 

TÜRKİYE SURİYE’DE HESAPLANMAMIŞ BİR SÜRPRİZLE KARŞILAŞTI

- Sizce Türkiye, bugün Suriye’nin Kürt bölgesinde yaşananlar konusunda bir öngörüye, siyasi perspektife sahip miydi? Yoksa bu konuda yanlış hesaplar mı yapıldı? Sanırım Ankara için beklenmedik bir gelişmeydi...

Görünen o ki; Türkiye, Suriye’deki krizi ve Kürt boyutunu kendince hesaplamıştı. Ancak gelişmenin boyutunun buraya varabileceğini hesaplayamadı. Esasen, MİT’in Suriyeli Kürtler konusunda hükümete sunduğu raporun gazetelerde yayınlanan kısmına bakılırsa, öngörülememiş ve hesaplanmamış sürprizlerle karşılaştı Türkiye. Sürprizle karşılaştığı için, Suriyeli Kürtlerin idareyi ellerine almasına çok sert tepki verdi; onları tehdit etti. Sınıra askeri yığınak yaptı. Çünkü AKP hükümeti, klasik bir klişeden yola çıktı: Güya Suriye rejimi, PKK ile anlaşmış. PYD’nin muhaliflere ve Türkiye’ye karşı kullanılması kabul edilmiş.

 

Halbuki başta PYD olmak üzere diğer örgütlerin rejim boşluğundan istifade ederek birkaç kenti ele geçirip özyönetimlerini kurmaları, bu arada silahlı Suriye muhalif grupların Kürt bölgesine girmelerini yasaklamaları, yukarıda sözü edilen klişenin ne kadar mesnetsiz, boş ve hatta düzmece olduğunu ortaya koydu.

 

TÜRKİYE’NİN FİİLİ KOMŞULARI ARTIK KÜRTLERDİR

- Kendi Kürtleriyle kavgalı olan ve Kürt sorununu çözüm yoluna sokamamış bir Türkiye’yi bundan sonra ne gibi sıkıntılar bekliyor?

Kendi iç meselesini çözememiş bir Türkiye, artık sahneye çıkmış Kürtlerin çok yönlü kuşatması ve baskısı altında kalabilir. “Kendi Kürdünü döven komşudaki Kürdü görünüşte seven” Türkiye’nin izleyeceği siyasetlerin sonu boşluktur.

 

Sınırlar resmen ve siyasal bakımdan değişmemiştir. Ancak fiili olarak Kürtler arasında sınırlar hükümsüz kalmış, ortadan kalkmış gibidir. Sınırlar Kürtleri birbirinden uzaklaştırmamış; tersine, birbirlerine daha fazla yaklaştırmışlardır. Bu nedenle Türkiye’nin fiili komşuları artık Kürtler olmuştur. 

 

Hal böyle olunca, Kürtlerle temas kurmayan onları muhatap almayan üstelik Şemdinli’yi 13 gündür bombalayan Türkiye’nin başkasına model olma, Kürtleri ikna etme şansı yoktur. Tam tersine; bugün Kürt meselesini özerklik/özyönetim temelinde çözemeyen Türkiye, boş yere çok kan dökülmesinin ve Kürt-Türk çatışma girdabına girmesinin yanı sıra, gelecekte “bağımsız Kürdistan” talebiyle karşılaşması sürpriz olmayabilir.

 

BAAS SONRASI YÖNETİMİN BELKEMİĞİNİ İSLAMCILAR OLUŞTURACAK

- Sonuç olarak; Baas rejiminin devrilmesinden sonra, şekillenecek olan yeni Suriye konusunda farklı görüş ve endişeler mevcut? Sizce Şam’dakinin yerini nasıl bir rejim veya yönetim modeli alacak?

Baas sonrası Suriye hakkındaki senaryoların gerçeklikle ilgisi bulunmuyor. Özellikle Alevi devleti, Dürzi devleti, Sünni devleti ve Kürt devleti türünden senaryolar, 1. Dünya Savaşı sonrasının uygulanan ama tutmayan senaryolarıdır. Adı üstünde senaryodur. Her senaryo bir kurgu yani bir hayaldir. Bu anlamda gerçek değil fictif sayılır.

 

Her durumda Baas sonrasında omurgasını ve belkemiğini İslamcıların (özellikle Müslüman Kardeşler örgütünün) oluşturacağı yönetimden söz edilebilir. Türkiye, bu yönetim sayesinde kendi Neo-Osmanlıcı politikalarını Ürdün, Lübnan, Suriye ve Filistin’de test etmeye koyulabilir. Fakat romantizm ile reel politiği sıkça birbirine karıştıran Türkiye, bu konuda da uzun erimde bataklığa saplanacak ve kumarda kaybedecek gibi görünüyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.